KAÇIŞ/ "Vazgeçiş"

2176 Kelimeler
Kaçış - 2 / 11. Bölüm * * * * * * * * Çünkü yaşanılanları gerçek kabul edemeyecek kadar mutlu hissediyorum ve bu benim uzun zamandır yaşadığım bir duygu değildi. Hele ki sürekli ölümün eşiğinden dönerken... O yürürken, sallanan omuzları ve rüzgarın esareti ile hareketlenen saçları o kadar güzeldi ki, ardımda dünyanın en kıymetli insanını bırakıp gitmek ona söylediğim andaki kadar cesur hissettirmiyordu şu an. Muhtemelen o an orada söylememiş olsaydım, yeniden beni göndermemesi için ayaklarına kapanacak kadar kapılırdım havasına...  Benim yaşadığım hayatın içerisinde zamana küçük bir çizik atıp, derisinin içerisine haps edebileceğim o kadar az yaşanmışlığın vardı ki sayıları bir elin beş parmağını geçmezdi. Birbirine zincir halinde kenetlenmiş ve ruhuma ince bir iğne ile kazınmış anların varlığı ile hala ayakta durabiliyordum. Eğer beni hayata bağlayan o küçük birkaç nüans da olmasa, ölüm henüz Ammar ile tanışmadan çok zaman önce bulmuş olurdu beni. Oturduğum banka sırtımı yasladığım da kokusunu aldığım şey yeşilliğin o taze kokusu değildi. Annemi duyuyordum... Sanki hemen yanımda oturmuş, kolunu omzuma atıp atmamak arasında tereddütte kalmış gibiydi. Varlığına duyduğum ihtiyaç çok yüksek olduğu için mi onu bu kadar gerçekçi hissedebiliyordum?  Benim aklıma kazınan o birkaç anımdan birisi de, hiç şüphesiz annemin kokusunun baş rol olduğu anlardı. Ben geride bıraktığım hayatın içerisinde en çok annemin kokusunu severdim. O beni anlayamasa da, çoğu zaman duyamasa da ben hep duyduğum o kokunun yamacında serinlerdim ve yaşamak onun kokusunu soluduğum yerde daha çekilir olurdu... Şimdi ise sanki kaldığım arafı ve çekilmez hissettiğim ihtimalleri hissetmiş gibi yanı başında duruyordu varlığı. Onu özlemiş olabildiğimi ilk kez korkunç rüyalardan sonra değil, öylesine otururken hissediyordum. O benim anlaşılmaz anlayan tarafındı her zaman. Karmi' nin neredeyse en tepesinde kalan ve muhtemelen gündüz olsaydı, bütün Girne şehrini rahatlıkla görebileceğimiz bir kiliseydi burası. Kapalı alandan ziyade etraf kullanımı açık ve gezilmeye müsait açık alanlar ile bezenmişti. Kullanılan loş ışıklar, etrafımızı kuşatan antik kolonlar ve her şeye rağmen soluk alabildiğin bu bank... Ammar benden uzaklaşmış, bir seyir tepesi gibi her tarafın ışığını içeri döken trabzanlara doğru yaslanmıştı. Şehrin bütün ışıkları, kolonların arasına karışıyordu. Bu kalabalık yerlerde yaşayan ve güzelliklerin tadını gürültüden ötürü çıkaramayan insanlar için büyük bir lütuf gibiydi. Bizi okşayan rüzgar içinde huzuru barındırıyordu sanki.  Iyi ihtimaller, kötü ihtimallerin ölmüş cesedi altında ezilir iken ben kendi halinden habersiz bahtsız bir bedevi gibi rüzgarın yanağımı okşayışı ile ilgileniyordum. Halim tam olarak buydu. Soğuktan yavaş yavaş titremeye başlayan tenim ve iki dizimde birleştirdiğim avuçlarım, kafanın içerisinde dönen her şeyi kadar soyuttu ki, sanki kıymetli bir vazo düşmüş paramparça olmuş ve kırık parçalar bedenimin her tarafına batmaya başlamıştı. Ama ben içimde kanamaya başlayan her yere rağmen dizlerimde birleştirdiğim ellerimi ısıtmanın derdindeydim. Bu, bana arkası dönen ve loş ışığın saçları arasına karıştığını gördüğüm adamın bana bıraktığı bir etkiliydi. Ölüm döşeğine yatırdığı kadının, dudaklarına daha geç ölsün diye ara ara su içirmek dışında hiçbir şey yapmıyor gibiydi hali. Ben ise ne bileyim...  Beni yatırdığı döşekten bir şekilde er ya da geç beni kaldıracağına inandığım bir garibandım. Bizim sonumuz koyu kan renginden başka bir şey değildi. Onun göremediği şey, aynı son ikimize de yazılmış sondu. Biz mücadele ederken bir köşede bir anda ölümle karşılaşacak ve bu diyarı terk edecektik. O zaman ne onun ihtimallerinin kıymeti kalacaktı ne de benim vaveylalarımın. Geniş omuzları hiç titremiyordu. En ufak bir sallantı yoktu bedeninde. Bu hali bir Yunan heykelinden farksızdı. Eğer onu biraz olsun tanımamış olsaydım buraya dikilmiş nadide bir eser zannederdim. Işte şeytan tam olarak böyle anların içerisine süzülen, sinsi sinsi ilerleyen bir İblis ti o. Ammar' ın içerisindeki karamsarlığı, benim kararsızlığım ile birleştiriyordu. Ne ona bakmaktan çekip alabiliyordum kendimi ne de ondan uzaklaşmaktan. Ve onların dediği cümleler, ben iblisin yakıcı tuzağını anladığım an daha mantıklı geliyordu.  Birbirimize bakarken geçen zaman, bu dünyadaki ihtimallerin varlığına inandıracak kadar güzeldi ve bu güzellik bize er ya da geç uçurumdan atacaktı. Eğer uyanmasak sonumuz mavi ve dalgalı bir okyanusun dibi olacaktı.  Olduğum yerde, onun fikirleri daha baskın gelmeye başladığında, sırtına vuran daha koyu gölgelere bakarak konuşmaya başladım ve cümlelerim ne kızgınlık içeriyordu ne de kırgınlık. Eğer ona karşı içimde ayaklanan bir şeyler varsa bunu onun hayrına kullanmak zorundaydım. Onun davası benim içimde büyüttüklerimden çok daha büyüktü çünkü. " Sen... sen çok haklısın Ammar." Bunu söylediğim an, onun sarsılmaz bedeninden bir anda bir titreyiş geçtiğine yemin edebilirim. Kafası çok hafif benim olduğum tarafa dönse bile olduğu yerde dinlemeye devam etti. Onun ihtimallerinin benim tarafından kabul edilmiş olması en az benim kadar onu da şaşırtmıştı. Sahi şu an benim hissettiğim acıyı hissediyor muydu acaba? Aramızda adeta görünmez bir alfabe yazılmaya başlanmıştı bile. Görünmez alfabe ile uzun uzadıya konuşmaya başlamıştık. " Senin hayatın kor alevler üzerinde çıplak ayaklarla yürümek gibi ve sen bunca yıldır cayır cayır yanan teninin acısını bile duymuyorsun. Davana hissettiğin aşktan ötürü benim bu sevgiye gölge düşürmeye hakkım yok. Ayağına bağ olmaya ise hiç hakkım yok. Çok haklı olduğunu biliyorum."  Bulunduğum bankın üzerine etrafımızı saran koca antik kolonlar devrilmeye başladı. Benim zihnim, bana o kadar karşı karşıydı ki onsuz bir seçeneğe doğru yürümek, şimdiden ruhumda depremlere neden olmaya başlamıştı bile.  Vücudu söylediğim sözler ile yavaşça iyice bana döndü. Ortaya çıkan yüzü tamamen aydınlanırken, saç telleri bile birbiriyle kavgalı gibiydi. Sert gözlerle bana bakıyorlardı. Oysa kavga onların arasında değildi. Benim kalbime tutuşturan her bir parça arasındaydı o kavgalar. Kaşlarını çatarak bana bakarken aynı çizgide oluşmuş yangına doğru beni çeken kuvvetli bir el hissediyordum. Esen rüzgar bile ateşi söndürmeye yetmiyordu.  " Sanırım en başından beri bir mantık hatası vardı bu işte. Joseph Levy' i en baştan beri sen vurmalıydın. Sen bugün, o evde yalnız başına insanlardan kaçıyor olmalıydın, peşine bir pranga gibi taktığın ben ise Joseph Levy' nin o dudak uçuklatan evinde yine odama mahkum olmalıydım. Bu kez pencereme doğru bakarken bir gün beni kurtarabilecek birilerinin varlığını asla hayal etmiyor olmalıydım. Bunlar en baştan beri yanlış giden silsileler bütünüydü." Derin bir nefes almadan duramadım. İçimi kavuran garip ateş onun büyüyen alın çizgisinde yeniden tutuşuyordu. İhtimallerin hatası bizi, hiç bir şey olmayacak bir yere sürüklemişti. Onun bakışları, yerdeki desenli zemini tararken bu gece konuşma sırasının tamamen bende olduğunu bilmek daha rahat konuşmama neden oluyordu. Belki de onun bana karşı duyduğu ihtiyaca rağmen gitmem gerektiğini söylemesi benim için konuşmayı çok daha kolay kılmıştı...  " Bana dair başka ihtimallerin var olmasını istediğini söylemiştin ya biraz önce. İşte ben o ihtimallerin bizi bekleyen diğer hayatta gerçekleşmesi umuduna tutunacağım bu saatten sonra. Beni hangi kader bağrına basar bilmiyorum ya da yeni bir kaderin içerisine sığabilecek kadar şanslı mıyım emin değilim. Ama şunu söylemek isterim ki, senin olduğun bir yerde bir yaşamın var olduğunu bilmek bile eski Naomi için yeni bir yaşama umudu demek. Çünkü birilerinin bir yerlerde canhıraş bir şekilde dünyanın kökünü aleve vermeye çalışanlara kafa tuttuğunu bilmek benim için bambaşka bir onur oldu. " " Ayşe..." deyip araya girmek istediğinde sol elimi kaldırdım ve beklemesini rica ettim. Çünkü onun kelimelerinin alnının ortasında oluşan yangına müdahale edeceğinden adım kadar emindim ve ben yeniden sözlerimden vazgeçmek istemiyordum. Doğru olana ilk kez bu kadar yakınken yeniden yanlışa dönmek istemiyordum. " Bitirmeme izin ver lütfen. Kendi kelimelerine bile sahip çıkamayan bir kız olduğumu en iyi sen biliyorsun sanırım. Bu kelimeler ilk kez bu kadar bana boyun eğmiş iken, izin ver hiçbir şey düşünmeden kalbimden geçenleri söyleyeyim. Çünkü susmanın büyük bir cehennem olduğunu, insanın içerisinden dökülemediklerini nasıl yaktığını inan bana çok uzun zamandan beri biliyorum... " Gözlerimden düşen yaşlar yavaşça yanağıma doğru süzülürken, onun gözlerinin müdahale etmemek için hunharca kaçtığını görebiliyordum. Bu çukurda daha fazla debelenmek ikimizin de işini kolaylaştırmayacaktı. Onun verdiği bıçak ile aramızda oluşan bütün bağı kesebilecek kuvveti kendimde hissedebiliyordum ilk kez. " Senin var olduğunu bilmek, seni ilk gördüğüm andan beri yanılmadığımı görmek, Allah'ın rahmetini, Karun gibi birisinin sarayına bile indirebileceğini gördüm senin sayende. Çünkü o kadar çaresizdim ki, o kadar zor durumdayım ki Allah'a iman etmiş olmasam canıma kıymanın eşiğindeyim. Ama o saraydan Allah'ın rahmeti ile beni çıkardın. Belki de yamacından ayrılmak istemememin en büyük sebebi buydu. Sen bana Allah'ın rahmetinin büyüklüğünü gösterdin Ammar. Fakat benim kendi çapımda bu rahmete gölge düşürecek her türlü hareketten geri durmam gerekiyor. Eğer benim varlığım, senin verdiğin davanın büyüklüğüne gölge düşünüyorsa - ki bu benim asla istediğim bir şey değil - ben arkamı dönüp gitmeye razıyım. Bana sadece uygun bir mekan, gidilecek uygun insanların yanını bulman yeterli. Eğer ailem dışında, işgal devleti dışında bir yerde kendime yuva bulabilirsem gittiğim o yer benim için cennet olur ve sana da bana sunduğun her şey için dua ederim. " Yaşlar çenemden aşağı doğru süzülürken onun olduğu yer, karşımdaki trabzanın kıyısı değil benim kalbimin tam üzereydi. Öyle hızlı çarpıyordu ki göğüs kafesime, vurduğum her yerde şimdiden hasret birikiyordu. Kendi cümlelerinden başımı kaldırmaya fırsat bulduğumda onu burnunun direğini sıkarken bulmayı beklemiyordum. Oradaydı... Bütün tarih boyunca yazılmış en hüzünlü öykü, çizilmiş en acı dolu resim gibiydi. Onun hüzüne bulandığı ve kaşlarının ortasındaki yangına parmak uçları ile müdahale ettiği yer benim kendimi kaybettiğim yerdi. Artık boğazımda duran hıçkırık şiddetli bir gürültü ile dışarı çıkıyordu... Yine sevinç bana dudağının kenarı ile gülümserken, acı ensemden tutmuş beni aşağı doğru çarpıp duruyordu. "Ben..." deyip duraksadığı zaman, çıkacak cümleler bir annenin yeni doğuracağı bebek kadar merak konusuydu benim için. Parmaklarını burnunun direğinden çekip aramızdaki o kadar mesafeye rağmen gözbebeklerimin içerisinden, ona doğru eğilmiş bakan Küçük Naomi' nin göz bebeklerinin içerisine baktı.  Şimdi yangın yeri olan tek yer, onun kaşlarının arasında belirmiş çizgi değil, Küçük Naomi' nin kalbinin tam üzeriydi.  " Seni zalim Karun'un sarayından kurtardıktan sonra, sana başka bir hayat verebilmeyi çok isterdim. Çünkü sen bunu gerçekten hak ediyorsun ama üzgünüm...", deyip kafasını sağa sola salladığı zaman bölüşmek istemediği sevgilisinin hasretini dudaklarına dökmeye başladı.  " senden çok zaman önce bu kalbimi işgal eden bir yer vardı zaten. Oranın sevgisi beni ayakta tutuyor. Ben bir Mescidi sonsuza kadar özgür kılmak için uğraşıyorum ve bütün dünya bana düşman... Seni yanıma almam demek, Hint Okyanusu 'nun ortasında kala kalmam demek ve gönlümdeki şehrin sevgisini bölmem demek, verdiğim mücadeleyi yavaşlatma riskini ortaya çıkarıyor. Ben o mücadeleyi değil yavaşlatmak, ne zaman biteceğini bilmediğim ömrüme zafer olarak kazandırmak için hızlandırmak mecburiyetindeyim. Ama şunu bilmeni isterim ki sen büyük kral Karun'un kızı Naomi Levy, Allah şahidim olsun ki şehadet bir gün bana nasip olursa, cennet köşelerinden bir köşe ile şereflendirilirsem eğer, Rabbimden seni bana ahiret eşi kılmasını niyaz edeceğim... Bu dünyada mücadelem gölgelenmesin diye sana dair gönlüme gömdüğüm ne varsa, ahirette Allah'ın bana vermesini isteyeceğim. Onun rızasını kazanmak ve bir Mescidi özgürleştirmek dışında sonraki en büyük dileğim budur. O gün senden uzak durduğun her gün için sonsuz günler tayin etmesi isteyeceğim Rabbimden. Ve ne olursa olsun kılına zarar gelmeden yeni bir hayat kurmanı sağlayacağım. Sana sözüm olsun... " Beşparmak Dağları'nın en yukarısında bir İngiliz köyünde, adını henüz öğrenemediğim bir kilisede hayatımın bütün tezattıklıkları bir aradayken ve ben gönlümdeki acıyı nereye tam olarak yerleştireceğimi bilmezken, onun sözlerindeki dileğinin ucuna takılmıştım.  Ilk kez bu kadar net duyuyordum, onun hanesine eş diye yazılmamı istediğini. Ama aynı hanede bu dünya üzerinde kavuşmanın imkansız olduğunu da görebiliyordum. Benim kavuşamayacağım en güzel şeydi. Eğer sahip olabilseydim, gönlü bir miktar olsun bu dünyada bana yar olabilseydi, asırlar boyu anlatılabilecek bir hikayem olabileceğini çok iyi biliyordum.  Bizim sonumuz ince bir şişe içerisine sıkıştırılmış ve bir okyanusun ortasına atılmıştı. Şişenin kıyıya vurması büyük bir ömrün heba olması kadar zaman istiyordu.  Annemin kokusu günler sonra ilk kez bu kadar netti ve ben artık annemin kokusunu hissettiğim an, Ammar' ın bana sunduğu o cümlelerin tadını alacaktım. Çenemden birikerek düşen damlalar ve onun alnının çatından yükselen alevler şahit olsun ki onun hanesine eş diye yazılmak için bir ömür bekleyeceğim...  "Evet..." dediği an, artık gidişin çanları ikimiz için çalıyordu. Onun için tasviri nasıl bir andı bilmiyorum ama benim için ömrümün en güzel anını o yerde bırakmıştım. Mevsimlerin yağdığı banktan yavaşça ayağa kalktım.  "Gidelim artık geç oldu."  Işte bunu nasıl yapabildiğini bilmiyordum. Hiçbir şey olmamış gibi, sanki normal bir anın içerisindeymişiz gibi davranmasını asla anlayamıyordum. Ben henüz Kalp çarpıntımın bile önüne geçememiş iken, o üzerindeki bütün gamsız havası ile yürümeye başlamıştı. Oysa sadece birkaç dakika önce yüreğinin, tuttuğu burun direğinden akacak gibi durduğuna bizzat kendim şahit olmuştum. Sanırım hayat ona en çok bir anı, diğer bir an ile karıştırmamayı öğretmişti ve benim en çok ihtiyacım olan özelliklerden birisi de buydu. Bu kez yokuş aşağı doğru yürürken yan yana değildik. Tıpkı gerçek hayatta ait olduğumuz manzaranın içerisinde gibiydi varlığımız. O biraz daha önde, ben ise hemen arkasındaydım. Ona yetişmeye çalışan bir çocuktan farksızdı halim. Yürüdükçe arkamızda bıraktığımız ana dönüp dönüp bakmak istiyordum. Sanki uzaklaştıkça annemin kokusu da geride kalıyordu yaşadıklarımız da.  Genzimin içerisine doğru çektiğim koku, yeniden çiğ yaprakların kokusuydu ve ben arkamda bıraktığım sözlerin sadece hafızamın bir uyarlaması olmasından çok korkuyordum. Onun bu şekilde pervasız bir halde yürümesi bu düşüncemi gün geçtikçe İçimden ayrılığın çanlarının kolay çalması için Allah'tan dua isteyerek yürümeye devam ettim. Tenime vuran rüzgar, içimi kavuran hissettiklerime rağmen... وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلٰى مَا كُذِّبُوا وَاُو۫ذُوا حَتّٰٓى اَتٰيهُمْ نَصْرُنَاۚ وَلَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۚ وَلَقَدْ جَٓاءَكَ مِنْ نَبَا۬ئِ الْمُرْسَل۪ينَ Rasûlüm! Hiç şüphesiz senden önce de nice peygamberler yalanlandılar. Fakat onlar bütün bu yalanlanmalarına ve maruz kaldıkları sözlü, fiilî her türlü eziyete katlandılar. Derken kendilerine yardımımız yetişti de, sonunda kazananlar onlar oldu. Öyle ya, Allah’ın sözlerini, yardım ve zafer va‘dini değiştirebilecek kimse yoktur. (Enam / 34. Ayet) * * * * * * *. Selamun Aleykum. Keyifli Okumalar Dilerim Selam Ve Dua ile...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE