KAÇIŞ/ "Hayali Korku"

1245 Kelimeler
Kaçış - 2 / 11. Bölüm * * * * * * * * * * O begonvillerin cama vurduğu her an, benim kafamın içerisindeki anı silsileleri aynı hızlı açığa çıkıyordu. Her vuruş istenmeyen yeni bir anıyı uyandırıyordu Cama çarpan yağmur damlalarını takip ederken sağ işaret parmağım ile aşağı doğru süzülenlere camın arkasından dokunmaya çalışıyordum. Seçtiğim yağmur damlası usulca aşağı inerken, tamamen yok olana kadar onunla beraber parmağım da aşağı iniyordu. Ammar' ın kullandığı aletlerin sesleri mutfaktan yükseliyor, cama doğru çarpan yağmur damlalarının sesine karışıyordu. O yemek yaparken ben her zamanki gibi oyalanacak bir şeyler bulmaya gayret ediyordum. Mutfağa girip yemek yapma takatim bile elimden alınmıştı. Hoş zaten becerikli de sayılmazdım. Çok sıkılmıştım. Aynı evin içerisinde, aynı duvarlara doğru bakarak yaşamak gerçekten zor olmaya başlamıştı. En son geçen hafta gittiğimiz ve benim için çok değerli anlar yaşadığım o kilise dışında bir daha dışarı çıkmamıştım. Ammar da yarım saat veya bir saatlik kısa ayrılıklar dışında evden dışarı çıkmamıştı. Onun o kilisedeki konuşması bize herhangi bir şey katmamıştı. Yine ben kendi odamın duvarlarını gözlerim ile tarıyordum ve yine o kendine oluşturduğu odasında planlarını kurmaya devam ediyordu. Bazen evin içerisi o kadar sessiz oluyordu ki hayal mi gerçek mi tam olarak ayırt edemediğim sesler ile mücadele etmek zorunda kalıyordum. Tavan arasında gezinen güvelerin, tahtaları kemirme seslerini beynimin en derininde duyabilecek kadar sessizdi her yer. Yapayalnız değildim belki ama kör bir sessizliğin içerisine atıldığım apaçık ortadaydı. Onunla bütün muhabbetimiz bitmiş değildi ama sadece gerekli konular için ufak tefek konuşmalar gerçekleştiriyorduk. Onun dışında birbirimizin alanına hiçbir şekilde girmemeye çalışıyorduk. Eğer yemek hazırsa bunu bildiriyor, çıkması gerekiyorsa haber veriyordu veya herhangi bir ihtiyacım olup olmadığını soruyordu. Bunun dışında ekstra fazladan tek bir kelime bile kullanmıyordu bana karşı. O sözlerinin üzerine koyu bir perde ile hızla örtebilecek kadar kabiliyetli idi. Benim aksime... Ammar sınırlarını bu kadar hızlı ve bu kadar güzel muhafaza etmeseydi muhtemelen onun aksine ben onunla konuşmak için milyonlarca yol denemiş olurdum. Bu ise ikimiz için bir felaketi getirmek dışında hiçbir işe yaramazdı. Benim gidişime dair netleşmemiş her şey, kalabilme ihtimalimi güçlendirse bile Ammar' ın o kilisenin avlusunda yaptığı konuşmadan geri adım atmayacağını çok iyi biliyordum. Uygun koşulları oluşturmak elbette zaman alacaktı ama er ya da geç ona uzak bir yeri kendime yuva yapmamı benden isteyecekti. Biliyorum... Bu seçenekten başkası onun için mümkün değildi. Kalmamı seçenekleri arasında bile tutmuyordu ve bazen gayri ihtiyari birbirimize denk gelişlerimizde ona yakın durduğum her an zarar görme ihtimalimi düşündüğünü hissedebiliyordum. Beni en çok bu sebepten ötürü kendinden uzak tutmak istediğini biliyordum ama bu dünya üzerinde onun yanı dışında benim için bulabileceği başka güvenli bir yer var mıydı? Sanmıyorum. Sanırım insan, sevme kabiliyetini en çok kaybetme korkusu ile ölçtüğünde tartabiliyordu. Eğer böyle bir skala doğru ise henüz sözlerine dökmemiş olsa bile alenen Ammar' ın beni kaybetme korkusu hissettiğini görmek, hee ne kadar ayrılığın habercisi olsa da çocuksu bir sevinç duymama neden oluyordu. Benim gibi çocukluğundan mahrum kalmış birisi için bu hiç de azımsanabilir bir sevinç sayılmazdı... Aklımdakiler toparlandığında beynim, baktıklarını yeniden görmeye başlamıştı. Hep böyle oluyordu. Kafam bir şeyler ile doluyken baktığım şeylerin hiçbiri görünür olmuyordu. Sanki puslu bir yere bakıp, boş boş görüyormuşum gibi bir halin içinde kalıyordum. Kafamdakiler kenara çekildiklerinde ise tıpkı şu an olduğu gibi görüntüler yavaş yavaş netleşmeye başlıyordu. Bu kez gözlerim, inen yağmur damlalarında değildi. Çünkü takip edebileceğim kadar yavaş değillerdi artık. Düşen yağmurlar olabildiğince sert çarpıyordu cama ve her vuruş evin içerisine garip huzur sesleri dağıtıyordu. Tak tak sesleri her yerdeydi. Yukarıda olmamızdan ötürü rüzgarı en sert hali ile hisseden begonviller sağa sola doğru o kadar hızlı savruluyorlardı ki her an kopacakmış gibi duruyorlardı. Hatta birkaç dakika sonra rüzgar o kadar hoyrat davranıyordu ki, tek bir dokunuş ile yere doğru dökülebilecek begonvillerin dalları cama hızla çarpıyordu. Bu görülesi bir manzara değildi. Etraf artık huzur korkmuyordyu. O begonvillerin cama vurduğu her an, benim kafamın içerisindeki anı silsileleri aynı hızlı açığa çıkıyordu. Her vuruş istenmeyen yeni bir anıyı uyandırıyordu. Dünya doğru ve güzel şeyleri heba etmesi ile meşhurdur. Nasıl ki güzel bir begonvil en sert şekilde cama vurup darmadağın ediliyorsa, aynı muamele doğru işe kalkışan insana da yapılırdı. Bunu en çok kendimde tecrübe etmiştim. İnce begonvillerin bir damla ile eğilebilecek boyunlarını vura vura kırıyordu rüzgar. Çünkü bu hep böyledir... Azlar doğruyu söyledikleri için daima boyunları vurula vurula kırılanlardan olurlardı. Tıpkı Joseph Levy' nin evinin içerisinde tuttuğu begonvili, başka bir yol seçti diye... Hayır, hayır doğru bir yol seçti diye başını cama vura vura boynunu kırdığı gibi. Bu benim için garip bir manzara değildi. Göz ile görülmemiş, hiç karşılaşmamış bir manzara asla değildi. Çünkü ben dizlerimin üzerinde saatlerce sürüklenecek kadar çekmiştim acının o doludizgin taraflarını. Hatta beni öldüresiye döven Eliza ve o maskeli adam ile karşılaşana dek, babamın vuruşlarını dünyanın en sert darbeleri zannederdim. Oysa şu an anlıyorum ki onun darbelerinin ağırlığı gücünden değil, bir babanın elinden çıkıyor oluşundaydı. Muhtemelen aynı kin ile bir fiske dahi vurmuş olsa, ben yine aynı acıyı hissedecektim... Düşüncelerim gördüklerimi pusulandırması yeniden dağılmıştı. Begonvillerin yavaşlayan vuruşları ile kafamın içerisinde camdan cama çarpan Naomi' nin çarpışları da yavaşlamıştı. İşte tam o an, o begonvillerin arasında gördüğüm ıslak ve siyah bir karaltı, dehşet içinde hızla yerimden sıçamama neden oldu. Dudaklarımdan gördüğüm şeyin etkisiyle tiz bir çığlık kaçarken, ayağımın sehpaya takılmasına mani olamadım. Gözlerim düşen sehpa ile şaşkınlıkla sehpada takılı kalmıştı. Hızla yeri boylayan sehpa ile Ammar' ın mutfaktan koşar adım çıkması bir oldu. O, ne oluyor diye sorarken ben ayaklarımın dibine düşen sehpa ile öylece kalakalmıştım. "Ayşe iyi misin? Beni duyuyor musun? İyi misin? Söylediği kelimeler tıpkı kafam denizin derinliklerinde iken dışarıdan duyduğum boğuk sesler gibiydi. Şaşkınlık ve korku kafamı kaldırıp aynı manzaraya yeniden bakmama müsaade etmiyordu. Ne yapacağımı bilemeden beklerken sesin geldiği yerden bir el hızla kolumu tutup sarsmaya başladı. Sarsmanın etkisiyle gözlerim Ammar' a kayarken, o anlamayan gözlerle bana bakıyordu. "Ayşe iyi misin diyorum? Ne oldu? Neyin var?" Onun sorusu ve yanımdaki varlığının verdiği güçten olsa gerek begonvillerin süslediği cama bakabildim ama bu kez görünürde hiçbir şey yoktu. Kaşlarım çatık bir şekilde burada gördüğüm karaltının varlığın sorgularken, Ammar da baktığım yere bakmaya başlamıştı. "Biri mi vardı? Bir şey mi gördün yoksa?" Joseph Levy' nin beni terk etmeyen zihnimdeki varlığı, muhtemelen yeniden bir gölge olup karşıma çıkmıştı. Günlerce etkisinden çıkamadığım olaydan ötürü uzun bir süre sanrılar görmüştüm. Sanırım onu düşünürken zihnim yeniden bana oyun oynamıştı. Gördüğüm şey bir hayali varlıktan başka bir şey olamazdı. "Özür dilerim. Çok özür dilerim. Ben... Sadece ayağım takıldı..." diye konuşmaya başladığımda Ammar beni dikkatlice süzmeye devam ediyordu. Onun bakışları içimi görür gibi bakarken bir şey olduğunun farkında olduğunu biliyordum. "Ayşe her ne olduysa bana anlatabilirsin." Yeniden verdiği telkin ona doğru bakmama neden oldu. Bir anda anlatıp anlatmamak arasında kalmışken bana bakan gözlerin içerisinde söylediğim zaman beni yargılanmayacak bir taraf aradım. Deli olduğumu düşünmesi isteyeceğim son şey bile değildi. Kaldığım kararsızlığı o da görüyordu ve yeniden konuştu. Bu kez konuşan sesinin içerisinde teskin eden bir taraf vardı. "Endişelenme, yanındayım ben senin. Sakın korkma hiçbir şeyden. Ben yanındayken kimse sana zarar veremez." Onun o ses tonun içerisinde barındırdığı merhamet dizlerimin bağını çözmüştü ve hızla arkamda duran koltuğa yılmama neden olmuştu. Benim oturmam ile o da bana doğru epilmişti ve anlatmam için uğraş verdiğini biliyordum. Daha fazla dayanamadım ve anlatmaya başladım. "Ben birini gördüm sandım." Dediğim an hızla etrafına bakmaya başladı. Kuşkulandığını fark ettiğim an hızla konuşmaya devam ettim. "Hayır hayır... Ben kimsenin olmadığına eminim. Sadece bir sanrıydı." Kuşkusunu bir kenara bırakmış ve bütün dikkatiyle bana odaklanmıştı. Sanrı dediğim an şaşırarak bakan gözlerindeki değişimi fark etmiştim. "Sanrı mı?" * * * * * * * * * * * * Selamun Aleykum. Selam Ve Dua İle..
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE