Acı ☾ II

1599 Kelimeler
"Ama götürmemiş?" dedi sorarcasına, "Evet, Nil ve Erdem ile karşılaştık. Onlar kaçmama yardım etti, üçümüz kaçtık. Sonra arabayı kenara çekip ne yapacağımızı düşündük, hava almak için arabadan indiğim sırada bir kamyon, park halindeki arabaya sürücü tarafından çarptı." "Hikayede bir boşluk var," dedi adam hemen sonra kahvesinden bir yudum aldı "Arkadaşların seni, eli silahlı bir adamdan nasıl kurtardı?" Duraksadım. Bunu nasıl açıklayabilirdim? Bütün suçu Erdem'in üzerine atmalı mıydım? "Nil'in erkek arkadaşı Erdem, Hazar'ın...kafasında bir saksı kırdı." "Erdem mi? Saksıyı nereden buldu? Olaylar evin içinde mi gerçekleşiyor?" "Hayır," omuzlarım düşerken ve sırtım dik durma çaban yüzünden ağrırken arkama yaslandım. "Evin, kapısının önünde. Saksı da karşı komşunun, kapısının önündeki saksıydı." Seray'ın yüzünü kapattığını yan gözle de olsa görmüştüm, duydukları onu hayrete mi düşürmüştü? Yoksa sıcaklamış mıydı? Sıkılmış olabilir miydi? "Peki ya sonra? Onu orada bırakıp kaçtınız mı?" "Hayır, ambulansı aradık, yani evet kaçtık ama ölüme terk etmedik." "Ya da etmedin?" dedi şüpheli bir sesle "Belli ki arkadaşın senin ya da sizin kadar nazik değilmiş." "Sadece beni kurtarmak istedi." "Seni kurtarmak için çömlekten yapılmış, içi toprak dolu ağır bir saksıyı, bir başkasının kafasında parçaladı yani?" "Saksının...çömlekten olduğunu..." "Nereden mi biliyorum? Çünkü plastik bir saksının etkisi bu kadar büyük olamaz, mermer olanlar ise kaldırması oldukça zor olanlardır." Gerçekten sadece mantığını mı kullanmıştı? Yoksa Barlas'ın yaptığı gibi benimle oynuyor muydu? "Telefonun yanında mı? Numarayı alabilir miyim?" "Hayır, telefonum evde." Seray sesli bir şekilde nefesini verdi. "Beni yanlış anlamayın ama pek yardımcı olacak gibi değilsiniz. O adamlar için çalışıyorsanız söyleyin, sizde rahatlayın, bizde rahatlayalım." "O adamlar için çalışıyor olsaydım, hikayenin tamamını duymak için bu kadar vakit harcamazdım değil mi?" Terleyen avuç içlerimi üzerime sildim, zamanı geriye alsaydık ve sadece kafede sipariş ettiğim tatlıyı yesem olmaz mıydı? "Adını biliyor musun peki? Numarasını istediğin kişinin?" Söylemeli miydim? Hazar'ın adını öylece vermek nedense beni ürkütmüştü, karşımdaki kişinin benim tarafımda olduğuna emin değildim. Söylemezsem ve bildiğim ortaya çıkarsa o zaman başım belaya girer miydi? Gerçi daha ne kadar belaya bulaşabilirdim ki? "Adı--" "Amirim!" İçeri giren polis, kapıyı dahi çalamamıştı, nefes nefese bir halde hemen karşımızda oturan adama bakıyordu. "Cengiz Köse burada, sizinle görüşmek istiyor, yanında da meclisten bir üye var." Amir Onur ayağa kalkıp ona doğru adımlarken kısa bir saniye duraksayıp bize doğru döndü. "Burada bekleyin hemen dönerim." Yeniden önüne dönüp kendisini bekleyen polis memuruna ilerledi, ona bir şeyler diyerek odadan çıktığında Seray hızla ayağa kalktı. "Gitmemiz lazım!" "Ne? Neden?" dediğimde bileğimden tutmuş beni çoktan kaldırmıştı. "Cengiz Köse, hani oğlu öldürülen iş adamı. Senin burada olduğunu öğrenirse yakana yapışır, kaçmamız lazım." "Seray saçmalama, karakolda da bana zarar verecek değil ya." "Rana saf mısın yoksa salak mısın? Adam meclis üyesi ile gelmiş, üstelik zengin ve oğlu öldürüldü. İnan bana şuan yapamayacağı şey yok." "Nasıl görünmeden kaçacağız?" Ofisin kapısı açıldı, bir polis memuru içeri girdi. "Tanık koruma programına alındığınız için Onur amirimiz sizi güvenli bir yere götürmemizi istedi." dediğinde Seray rahatlamış bir şekilde beni de çekiştirerek yürümeye başladı. "O adam buradayken yapılacak en mantıklı hareket." "Sadece tanık," dedi memur Seray'ı durdurarak "Ne yazık ki sizin de tanığın yerini bilmemeniz gerekiyor." "Ama o benim arkadaşım." dediğimde adam başını iki yana salladı "Prosedürler bu şekilde değil." "Rana," dedi Seray sabırsız bir sesle "Önemli değil, sen güvende ol yeter. Ben zaten bir şey bilmiyorum, kendine dikkat et, bildiklerini de en yakınına bile anlatma tamam mı? Sadece Onur amire anlat." Başımı aşağı yukarı salladım, sanırım en doğrusu buydu. "Kendine dikkat et." dediğimde Seray kollarını sıkıca bana sarmıştı, vedalaşıyor gibi hissetmiştim. Polis memuruyla birlikte aşağı indiğimde, Seray ofiste kalmıştı, neyi beklediğini anlamasam da itiraz etmemiş beni bekleyen araca ilerlemiştim. Sanırım bu kez işler yolunda gidiyordu, bu kez gerçekten iyi olan kazanacaktı. Araca bindiğimde memur sürgülü kapıyı kapattı ve şoförün yanındaki sürücü koltuğuna geçti. "Beni nereye götüreceksiniz?" diye sorduğumda beni araca indiren şoför şapkasını çıkardı ve omzunun üzerinden bana döndü. "Maalesef bu bilgiyi paylaşamıyoruz." Araba çalışmaya başladığında, karakol binasından koşarak çıkan Seray'ı gördüm. İrkilerek o taraf döndüğümde arabanın kapıları kilitlendi. "Rana!" Seray'ın boğuk sesi arabanın içine ulaştığında, kavanoza konulmuş karınca gibiydim, sesler boğuktu ve ne olup bittiğini anlamıyordum. "İn arabadan!" Kapıyı açmaya çalışırken, Onur amirin de karakoldan çıktığını gördüm. "Gidelim." Araba hareketlendiğinde Seray arkamızdan koşuyordu, erken ümitlenmiştim, elbette ki hiçbir şey yolunda gitmiyordu. "Yerine otursan iyi olur." Önüme döndüğümde bana doğrultulmuş bir silah görmek şaşırtıcı olmasa bile dehşet vericiydi. "Kimsiniz siz?" diyebildim cılız bir sesle. En başından beri verdiğim en kötü karar karakola gitmekle gitmemek arasında bocalamamdı. Olaylar tazeyken gitsem, beni ortadan kaldırmak için uğraşan bu kadar insan olmazdı. Sorum havada kaldı, cevaplanmadı. Bana yöneltilmiş silah, yol boyunca bir kez olsun inmedi, karşımdaki adam sallanan arabaya rağmen büyük bir kararlılıkla tutuyordu silahı. Korkuyla geçen uzun bir yolculuğun sonunda kocaman bir fabrikaya gelmiştik, bacasından simsiyah dumanlar çıkıyordu, etrafında işçiler vardı ve yüklenen kamyonlar. "Arka tarafa dolan." Ben bir milim dahi oynamadan beni bekleyen akıbeti merak ederken, işlek yerleri geçip, fabrikanın çevresinden geçerek biraz ilerisinde bulunan ve yüksek duvarla fabrikadan ayrılan koca yapıya baktım. Önce şoför sonra bana silah doğrultan adam inip, benim tarafımdaki kapıyı açtıklarında korkuyla onlara baktım. Belki de gördüğüm son yüzlere ve duvarlara bakıyordum. "İn." İtiraz etmedim, arabadan inerek aralarında yürümeye başladığımda burnumu yakan kimyasal kokusuna karşın yüzümü buruşturdum. Burada ne üretiliyordu böyle? Ayaklarımda ayakkabı olmadığını fark ettiğimde adımlarım yavaşlamak istedi fakat adamlardan birisi beni sırtımdan itekledi. Şimdi onlar polis miydi yoksa polis kılığına girmiş katiller miydi? Onur Amir tıpkı Seray gibi endişeli görünüyordu, demek ki bize ihanet etmek gibi bir planı yoktu. Peki ama bu adamlar kimin tarafındaydı? Katilin mi kurbanın mı? Beni buraya getirten kişi Cengiz Köse miydi yoksa Hazar'ın babası mı? Hazar'ın babasının böyle bir düşüncesi olsa bunu Barlas yapmaz mıydı? Belki de çok kısa bir süreliğine kardeşiyle gerçek bir ilişkide olduğuma inanmıştı. Deponun kapısından içeri girdiğimizde dışarıya göre daha soğuk bir hava karşıladı beni. "Soldan devam et." Büyük buzdolabına benzeyen yapılara baktım, bunlar derin dondurucu muydu? Yoksa öldürdükleri cesetleri burada mı saklıyorlardı? Rituximab. Siyah kapının üzerindeki sarı sprey boyayla yazılmış yazıya baktım. Kanser tedavisinde bu ismi duymuş gibiydim. Kanser ilaçları Türkiye'de üretiliyor muydu? Küçük, benim gibi çokta uzun olmayan birisinin bile başını hafifçe eğeceği bir kapıdan içeri geçtiğimizde içeri giren tek kişi bendim. Gürültülü bir şekilde kapanan kapının geçtiğim tarafında beni bekleyen manzara oldukça korkutucuydu. Erdem, parçalanmış yüzü ve kanı kurumuş bedeniyle odanın bir köşesinde yatıyordu. Onu kıyafetlerinden tanımıştım, öyle ki bir bez bebeği atar gibi koymuşlardı ve ikiye katlanmış şekilde duruyordu. Odanın içindeki daha da korkunç manzara ise Nil'in de burada olmasıydı. Yaralı bacağı, solmaya dem tutmuş teni ve morarmış dudaklarıyla Erdem'in biraz ilerisinde yatıyordu. Yerdeki izlere bakacak olursam Erdem'e gitmeye çalışmıştı. "Nil!" Hızlı adımlarım onun yanında bittiğinde dizlerimin üzerine çöktüm hızlıca bir buz parçası kadar soğuktu. "Nil," Eğilip göğsüne başımı koyduğumda nabzı o kadar yavaştı ki duymakta zorlanmıştım. Ne yapacaktım? Etrafıma bakındım, birkaç çuval, kilime benzer tuhaf büyük bir parça ve bir köşeye yığılmış pamuklardan başka bir şey yoktu. Kilim benzeri parçayı hızlıca kapıp yere iki kat olacak şekilde serdiğimde gözüm sürekli Nil'i kontrol ediyordu. Bir çuvalın içerisinde pamukları doldururken kapının önünde birkaç kişinin konuştuğunu duydum, bir yerin kapısı açıldı kapandı fakat benim içinde bulunduğum bu dar oda değildi. "Nil, beni duyuyor musun bilmiyorum ama düzelecek." Çuvalı, kilimin üzerine koyduktan sonra Nil'e yürüdüm, daha da ağırlaşmış bedenini kollarının altından tutarak kilimin üzerine çekiştirdiğimde bu kadar sakin kalmama şaşırmıştım. Ağlamadan bir şeylerin çaresine bakmaya çalışmak pek benim tarzım değildi ya da belki de öyleydi. Nil'i nihayet yatırıp, başını kendimce yaptığım yastığa koyduğumda bacağındaki yaraya bakmamaya çalıştım, çuvallardan birisini tüm gücümle yırtmaya çalıştım ama sonuç yamulup, şekil değiştirse bile birbirine sıkıca sarılmaya devam eden ipliklerden başka bir şey değildi. Üzerimdeki kanlı gömleği çıkarıp, bir tarafını bütün gücümle iki yana çekiştirdim, kumaşın cılız feryadından sonra parçaladığım gömlek parçasını Nil'in yarasının üstünden sıkıca bağladım. Kalan kumaş parçalarını da yarasına bastırdım, neyse ki baygın olduğu için acı çekmiyor gibi görünüyordu. Geriye kalan kocaman işlenmiş pamuk yığınlarını göğüslerine kadar bütün vücuduna sardığımda artık içimdeki askılı atletle kaldığım için donan bendim. Küçük titremeler vücut sıcaklığım düştükçe beni ziyaret ederken odadaki küçük cama baktım, ince dikdörtgen camdan içeri giren güçsüz ışık tıpkı bana benziyordu. "Kahretsin," diye fısıldadım kollarımı kendime sararak "Donuyorum." Kapıya vurup çıkarın beni diye bağırmak faydasızdı, bunu ancak aptal başroller yapardı. İçimdeki bastırılmış bencil yanım, Nil'in üzerindeki pamukları kendime sarmamı söyledi, nasıl olsa ölecek deyip duruyordu. Başımı iki yana salladım, hepimizin içinde, bastırılmış bir şekilde bir şeytan yatıyordu ve zamanını bekliyordu. Onu sonsuza dek bastırarak saf iyilikle ölmeyi başaran var mıydı? Bakışlarım Nil'e kaydı, dudakları hâlâ mosmordu, göğsü dikkatle bakılınca bile zor fark edilecek kadar küçük hareketlerle inip kalkıyordu. Ölmek üzereydi değil mi? "Saçmalama." dedim düşüncelerime inanamayarak, "Saçmalama, senin yüzünden bu halde. Onlar yerine sen ölmeliyken bu kadar bencil davranma Rana." Her şey daha soğuk ve yorucu bir hal almaya başladığında bakışlarım yeniden Nil'e kaydı sonrasında ise arkasında yatan Erdem'e. Ben hiç var olmamış olsaydım, bütün bunlar başka birisiyle yine de yaşanır mıydı? Kendimi kaybetmeme ramak kala odanın kapısı açıldı, dışarıdaki otomatik lambanın ışığı gözlerimi kör edecek sandım, içeri giren adamların siluetini zar zor seçiyordum. "Oğlanı yakın," dedi birisi gür sesiyle sonra bakışları beni buldu "Bunu sen mi yaptın?" Nil'i gösteren parmağını zar zor görüyordum, pamukları tekmelediğinde, arkadaşımın bedeni de sarsılmıştı. "Yapma!" diye bağırarak oturduğum yerden kalkmamla yere çakılmam bir olmuştu. "Daha kendine bile hayrın yok," dedi diğeri keyifle "Bir de efeleniyorsun." Ellerimden destek alarak yeniden kalkmaya çalıştım, sanki uzun süredir karın içinde oynamıştım ve soğuktan ellerimle ayaklarımı hissetmiyordum. "Vurmayın ona." Başım dönüyordu. Ayağa kalkamıyordum, Nil'in etrafındaki pamukları tekmeleyerek çeken adama duyduğum öfke ile zar zor da olsa ayağa kalktığımda ona doğru atılmıştım ki çeneme çarpan silahın kabzasıyla geriye doğru düştüm. Küflü tavanı yeni fark ediyordum, belki de bu kadar kötü kokan şey Erdem'in cesedi değildi. "O ne olacak?" Kim? Ben mi? Nil mi? "Yaralı olan ölmek üzere, ondan da kurtulun. Diğerine gelince patron bana bırakın dedi."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE