“Peçete var mı yanında?” diye sordu.
“Yanımda yok ama arabamda olması lazım,” cevabını verdi.
“Sen buraya arabayla mı geldin?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Evet,” dedi.
“Çok mu uzaklıkta?” diye sordu.
“Ormanın içinden geldim, beni taksi için yola götürdüğün yoldan geldim,” diye açıkladı.
“Bana peçete lazım, arabanın yanına gitsek?” diye sordu.
“Bu halde yürüyemezsin, ben getireyim. Sen burada kal,” dedi ve gitmek için el fenerini Hicran’a uzattı.
“Olmaz, üşüyorum zaten. Bu gece araba da kalsak daha iyi olmaz mı?” diye karşılık verdi Hicran.
“Peki, adamlar gelirse?” diye endişelendi.
“Ahraz, bugün kimsenin geleceği yok. Bunu bir kez daha sana söylemiştim,” diye temin etti Hicran.
“Galiba haklısın, peki arabada kalalım, yoksa hasta olacağız,” diyerek Hicran’ın yürümesini kolaylaştırmak için Hicran’ın koluna girdi. Topallayan Hicran yürümek için zorluk çekiyordu. “Kucağıma almamı ister misiniz, sayın Mezar Perisi Majesteleri?” dedi Kadir alaycı bir tonla.
Hicran, koluna cimcik atarak, “Dalga geçme, ben yürürüm. Kolumdan tutman yeterli,” dedi inatla. Kadir, Hicran’ın inatçılığına daha fazla dayanamayarak bacağından tutup onu kucağına aldı. “Üzgünüm ama bunu yapmak zorundaydım,” diye mırıldandı.
Hicran, elini Kadir’in omzuna sıkıca yapıştırırken, feneri Kadir’in gözlerine doğrulttu. “Mezar perisi feneri gözüme tutmak yerine, yola tutsan daha iyi olmaz mı? Düşmek mi istiyorsun?” diye sordu alaycı bir gülümsemeyle.
“Sakın düşürme lütfen, zaten sana sinirliyim kucağına kaldırdığın için. Farkındaysan hiçbir şey söylemedim. Eğer beni düşürürsen kıyameti koparırım,” dedi el fenerini yola tutarken.
“Aman sakın ha! Böyle iyi, arabaya kadar sessiz ol. Sessizlik sana yakışıyor, mezar perisi,” dedi Kadir, düşürmemek için Hicran’ı sürekli yukarı doğru kaldırarak. Karanlık ormanın içinde yavaş adımlarla ilerlerken karşısına ne çıkacağını daha dikkatli gözlemliyordu. “Kollarım da rahat mısınız?” diye sordu.
“Hem sessiz ol diyorsun hem de beni konuşturuyorsun, derdin ne senin?” diyen Hicran, Kadir’in boynunu kokladı. Bu koku ruhunu teslim ediyordu.
“Derdim yok da, kollarım koptu,” derken Hicran’ın saçları Kadir’in yüzüne geliyordu.
“Aşağıya indir istersen,” dedi.
“Olmaz, ayağın kötü, yürürsen daha kötü olabilir,” diyerek Kadir, Hicran’ı uyarmaya çalıştı. İkisinin diyalogları, ormanda yaşayan hayvanlar tarafından şahit olunuyordu. Karga, baykuş ve yarasa sesleri kulaklarına geliyordu. Ara sıra nefes nefese kalan Kadir, nefes alıp vermeyi ihmal etmiyordu. “Başına dert oldum, kusura bakma lütfen,” diye mırıldandı Hicran, Kadir’in omzuna yaslanırken.
“İlk günden itibaren başımın belasısın, bunu şimdi mi fark ediyorsun, mezar perisi?” derken öksürük tuttu.
Kadir her öksürüğünde Hicran aşağıya doğru kayıyordu. İki elini Kadir’in boynunu sıkıca tutup kendini sağlama aldı. Boynunu tutan Hicran, Kadir’in nefes almasını zorlaştırdı. “Boynumu değil ya, omzumu tut. Zaten öksürük tuttu, bir de sen tutup nefesimi kesiyorsun,” dedi. Kadir, Hicran’ı sıkıca tutmaya devam etti.
“Ne yapayım? Düşüreceksin diye korkuyorum,” diye inledi Hicran.
“Düşürmem, hem az kaldı yol bitiyor,” dedi ve içinden, “Yol mu bitti, ben mi bittim bilmiyorum,” diye mırıldandı.
İki büklüm olan Kadir, sağ salim arabanın yanına gelerek yavaşça Hicran’ı kucağından indirdi. Cebinden çıkardığı anahtarla arabayı açtı. Sağa sola bakındıktan sonra Hicran’ı ön koltuğa oturttu, ancak ayakları arabanın dışında kaldı. Kapıyı tamamen açan Kadir, eğilerek Hicran’ın ayağındaki yaraya baktı. El fenerini tutan Hicran, acıyla kıvrandı. “Canım yanıyor!” diyerek gözlerinden yaşlar aktı.
Araba torpidosundaki peçeteyi ve yara bandını alan Kadir, tekrar Hicran’ın önüne geçti. “Sana söyledim, hastaneye gitmelisin diye. Fakat sen oralı bile olmuyorsun,” derken peçeteyi yırttı. “Yılan çok kötü ısırmış,” dedi ve yırttığı peçeteden bir parça koparıp kanayan yarayı hafifçe bastırarak sildi.
Canı yanan Hicran, istemsizce bedenini hareket ettirirken, “Dur lütfen, silme, çok acıyor,” dedi ve omzuna dokundu.
“Canının yandığını biliyorum, ama silmeden olmaz lütfen, biraz daha dayan,” diyen Kadir, son kalan yeri sildikten sonra yara bandıyla kapattı. “Evet, şimdi oldu,” dedi ve Hicran’ın gözlerinin içine baktı.
Ayağı dışarıda kalan Hicran’ı arabasının içine koyup Hicranın kapısını kapattı. Kadir de kendi koltuğuna oturup kapıyı çekti. Dikiz aynasını düzeltirken Hicran, Kadir’e bakıyordu. Arabanın ışığını açacakken Hicran, Kadir’in elini tutup açmamasını söyledi. “Karanlığı seviyorum, ışığı açmasan olur mu?” dedi ve elindeki el fenerini de kapattı.
Karanlığa aşık, geceye küskün olan Kadir, ışığı açmamayı kabul etti. “Ayağın nasıl?” diye sordu.
“Biraz daha iyi, sadece yanıyor,” dedi ve elbisesini ayağının sonuna kadar indirdi.
“Umarım yarına bir şey kalmaz,” dedi. Kapkaranlık arabanın içinde birbirlerinin yüzünü dahi göremiyorlardı, fakat birbirlerinin kalbini duyabiliyorlardı. Kadir’in eli direksiyonda gezinip durdu. Ön ve arka camdan da kontrol etmeyi ihmal etmedi. Bütün gün mezarlıkta bekleyip ama kimseler gelmemişti. Belindeki silah artık canını acıtıyordu. Belinden çıkararak arabanın torpidosuna yerleştirdi. Bunu gören Hicran sinirle bakıyordu. Kadir, ne kadar Hicran’ın sinirli yüzünü göremese de nefesini hissediyordu.
“Ne düşündüğünü biliyorum. Mezar perisi, silahı bıraktım.” Dedi.
“Acımdan başka bir şey düşünemiyorum şu an, ama teşekkür ederim silahı bıraktığın için.” Diye cevap verdi.
“Rica ederim.”
“Çok uykum var.”
“Uyuyabilirsin. Ben telefonumdaki mesajlara baktıktan sonra uyuyacağım.”
“Peki, iyi geceler,” diyen Hicran, kafasını sağ tarafa koyup siyah kapşonunu yüzünü örtecek şekilde çekip ve uyumak için gözlerini yumdu.
Kadir de mesajlarını kontrol etti. Çoğunlukla iş hakkındaydı bildirimler. Gördüklerinden sonra telefonunun sesini kısarak elinden bıraktı. Uykusuz bir haldeyken kafasını sol tarafına doğru koyup, odada uyumak için gözlerini yumdu. İkisinin de bugün için epey yorucu geçmişti. Yağmur başlamıştı ve şimşekler gökyüzünde birbiriyle yarışır gibi çakışıyordu. Gök gürültüsünün iniltileri tüm çevreyi kaplasa da, ikisi de sanki hipnotize olmuş gibi derin bir uykuya dalmıştı.
Sessiz olan orman, hayvanların sesiyle bir anda canlanmıştı. Şimşeğin ışığı, bütün gökyüzünü aydınlatıyordu. Ay ışığının süzüldüğü camdan, dışarının sonsuz karanlığı içeriye doğru süzülüyordu. Gençlerin yorgun bedenleri, araba koltuğuna iyice yerleşmişti. Nazikçe inleyen motorun sesi, bir ninni gibi onları uykuya davet ediyordu. Hicranın kirpikleri titrek bir yaprak gibi, Kadir’in ise yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Bu an, dünyanın tüm gürültüsünden uzak, sadece onlara aitti.
•••
Bölüm Sonu...