-13-

2373 Kelimeler
Her sabah, sadece bir günün başlangıcı değil, aynı zamanda yeniden bir doğuştu. O sabahın güneşi de, gecenin perdesini yırtıp atmak üzereydi. Gözlerini açan ilk kişi, Kadir oldu. Ağırlığı hissedilen uykunun kalıntıları arasında, ilk işi yanındaki Hicran'a bakmak oldu. O, hâlâ derin bir uykunun huzurundaydı; kirpikleri ay ışığının son kırıntılarını yakalıyordu sanki. Araba koltuğunda kıpırdanıp gerildi. Sırtında, zoraki uykunun bıraktığı o künt, sızlayıcı ağrıyı hissediyordu. Hemen, arabanın camını yavaşça aşağı indirdi. Dışarıdan içeriye dolan hava, Kadir'in ciğerlerine dolan soğuk ve taze bir vaatti. Derin bir nefes alıp o havayı içine çekti. Bu, uyanmanın en güzel yoluydu. Daha fazla dayanamadı. Biraz hava almak ve bacaklarını açmak için arabadan sessizce dışarı süzüldü. Dışarıda, sessizlik hükümdardı. Geceye ait tüm gürültüler, çiy taneleri gibi toprağa sinmişti. Çevredeki çamların ve yabani otların yaydığı o keskin, toprak kokusu havayı dolduruyordu. Yere bakınca anladı: Gece yağmur yağmıştı. Toprak, o koyu, ıslak kahverengi tonunu almıştı ve yer yer küçük su birikintileri, gökyüzünün erken maviliğini yansıtıyordu. Kadir eğildi ve avucuna bir parça nemli toprak aldı. Soğukluğunu ve o canlı ıslaklığı parmaklarının arasında ezmeden hissetti. İşte tam o anda, parmaklarının ucundaki o toprağın içinde, bir şeye rastladı. Avucunun ortasında, toprağın arasında parlayan küçük bir yeşil göz bebeği... Bu, sıradan bir taş değildi. Parlak, pürüzsüz ve inanılmaz derecede canlıydı. Tıpkı bir misket gibi kusursuzca yuvarlaktı ama rengi... Rengi, sanki ormanın en derin, en canlı yeşilini içine hapsetmişti. Sanki minik bir cam ustası, doğanın en parlak zümrütünü alıp cilalamış gibiydi. Kadir emin olmak, o canlılığını daha iyi görmek için eğilip onu nazikçe, iki parmağının arasına almak isterken... Tam o sırada, arkasında yumuşak bir hışırtı duydu. Yeni bir güne çoktan gözlerini açmış olan Hicran, ona doğru yaklaşıyordu. Kadir'e seslendi: “Erkencisin,” dedi sesi, sabahın serinliğinde hafif bir fısıltı gibiydi. Hicran’ın sesini duyduğu o anda, Kadir'in o canlı yeşil ışıltı, sanki bir sihirle aniden sönüverdi. Yeşil göz bebeği, o mistik rengini kaybetti ve sadece sıradan bir ıslak toprak parçasına dönüştü. Kendini yakalanmış hissetmenin verdiği ufak bir panikle, hemen toparlandı. Yorgunluk... Evet, gece yeterince uyuyamadığı için halüsinasyon gördüğüne karar verdi. Başka açıklaması olamazdı. Hicran'ın yüzüne baktı. Sabahın ilk ışıkları, Hicran'ın yüz hatlarını yumuşatmıştı. Hafif bir gülümsemeyle: “Beni korkuttun, mezar perisi!” dedi, sesi neşeli bir takılmayla doluydu. Aslında Kadir, erken kalkan biriydi. Güneşle uyanmaya alışkındı; geç uyandığı günler, bir elin parmakları kadar nadirdi. Bu yüzden, bu erken saatte bile gördüğü o tuhaf cisim, tamamen yorgunluğun işi olmalıydı. Elinde kalan nemli ve soğuk toprağı artık serbest bırakma zamanıydı. Toprağı, sanki bir çocuk kaykaydan kayarcasına yumuşak ve umursamaz bir hareketle avucundan yere bıraktı. Hicran, Kadir'in bu hareketine karşılık, merakla yere eğildi. Parmak uçlarıyla ıslak toprağa dokundu. Kadir’in az önce hissettiği o yoğun nemi o da hissediyordu. “Yağmur mu yağmış?” diye sordu, sesi mırıldanır gibiydi. Toprağı, hassasça avuçladıktan sonra, bir parfümü koklar gibi nazikçe burnuna yaklaştırdı. Toprağın o derin, mineral ve temiz kokusu ciğerlerine doldu. Bu, sadece ıslaklığın değil, yaşamın kokusuydu. Kadir, onayladı: “Evet, biz uyurken sağanak bir yağmur geçmiş olmalı. Hiç fark etmedik. Sen duydun mu yağmurun ritmik sesini?” Hicran toprağı yavaşça serbest bırakırken, cevapladı: “Hayır, hiç duymadım. Gece mışıl mışıl uyumuşum.” Kadir, endişeyle asıl merak ettiği şeye geçti: “Peki, ayağın nasıl oldu?” Hicran, hemen o an toprağı unuttu. Gözleri, yılanın ısırdığı ayağına baktı. Hafifçe ayağını hareket ettirdi, durumu kontrol etti. "Biraz daha iyi,” dedi, yüzünde hafif bir rahatlama vardı. “Ufak bir sızlama var sadece." Kadir, ayağa kalktı. Bedenini saran bu tuhaf huzursuzlukla, gözleri etrafı taramaya devam etti. Beton asfalt, inanılmaz derecede sessizdi. Sanki bir an önce aceleyle terk edilmiş bir sahneydi. Yolda ne bir araba izi ne de lastik sesi vardı. Az önce toprakta parlayan o yeşil göz bebeği de, tıpkı buradaki diğer canlılar gibi, tamamen ortadan kaybolmuştu. Kadir’in içinde tuhaf bir his büyüyordu. Sanki dünyada tek insan o kalmıştı ve diğer tüm insanlar, görünmez bir elin işaretiyle büyük bir saklambaç oyununa başlamıştı. O kadar keskin bir yalnızlık ve sessizlik hakimdi ki, Kadir birini sobelese, bütün oyunun, bütün bu gerilimin sona ereceğini hissediyordu. İşte bu kesif sessizlik onu asıl korkutan şeydi. O adamların, peşlerindeki düşmanların, bu kadar çabuk vazgeçeceğini sanmıyordu. Eğer vazgeçmiş olsalardı, o dükkana en başta kolay kolay girmeye cesaret edemezlerdi. Bu sessizlik, vazgeçişin değil, pusunun bir işareti olmalıydı. Bu düşüncelerin ağırlığı altında, Kadir omuzlarını düşürdü. Artık oynamak, birini sobelemek istemiyordu. Yorulmuştu. Başını kaldırdı. Sık ve koyu ağaçların arasından sızan yeni doğan güneşi gördü. Işınlar, yüzüne vuruyordu. Ama onun yüreği, o güneşten bile daha hararetli yanıyordu. Bu yanış, korkudan değil, tükenmişlikten ve bir an önce kaçma arzusundandı. "Bence artık bu kadar kaldığımız yeter, Ahraz," diye seslendi. "Hadi gidelim." Cevabını kendi kendine vermişti zaten. "Tamam, gidelim. Uzaklaşalım buradan," dedi kararlı bir sesle ve arabasının kapısını açtı. Hicran ise, Kadir’in tüm bu gerginliğine rağmen, sadece öylece duruyordu. Bir gölge gibi hareketsizdi. Kadir, onu acele ettirmek ister gibi: "Hadi sen de bin arabaya," dedi. Hicran, başını kapüşonunun içine daha da gömdü. Sanki o kumaşın içinde kaybolmayı arzuluyor gibiydi. "Benim evim yakın, ben yürüyerek giderim, Ahraz," dedi, sesi biraz kısıktı ve kapüşonunu daha sıkı tuttu. Bu kararlılık, Kadir'e şaşırtıcı geldi. Kadir, ona yaklaşıp ikna etmek için bir adım attı: "Sen bilirsin, mezar perisi, ama ayağın acıyor. İzin ver, seni evine kadar bırakayım." Ancak tam o esnada Hicran, Kadir'e doğru yaklaşmasını engellemek istercesine, eliyle kesin bir dur işareti yaptı. Gözlerinde Kadir'in adını koyamadığı bir giz parladı. "Gerçekten gerek yok, ben hallederim," dedi ve Kadir'in erişemeyeceği bir mesafeye doğru bir adım geri çekildi. Kadir, Hicran’ın o ani geri çekilişini ve kararlı "Gerek yok" sözünü anlayamamıştı. Sanki aralarındaki sıcaklık, bir anda buz kesmişti. Ondan korkmuş muydu? Bu düşünce, midesine bir yumruk gibi indi. Neden duyguları bir anda bu kadar keskin bir dönüş yapmıştı? Neden ondan, kendisini korumaya çalışan bu adamdan uzaklaşıyordu? Kadir, bu bilinmezlik karşısında sadece çaresizce "Peki," diyebildi. Başka hiçbir söz, boğazından dökülmedi. Kadir, arabasına binerken, dikiz aynasından Hicran’ı izledi. Hicran, asfalt yolu değil, hemen ormanın içindeki sık ağaçların arasını seçti. Yavaş yavaş ilerledi ve bir anda gözden kayboldu, sanki doğanın bir parçası olup ona karışmış gibiydi. Geldiği yoldan eli boş, yüreği buruk dönen Kadir, direksiyona öyle bir hışımla vurdu ki, arabanın plastiği gıcırdadı ve Kadir’in avuç içi sızladı. Dün bütün günü tedirginlik içinde, boş geçirmişti. Üstüne bir de araba koltuğunda uyumuş olmanın getirdiği o yoğun yorgunluktan tamamen bitkin düşmüştü. Gözlerini yoldan ayırmamaya çalışırken, telefonunun ani titremesiyle irkildi. Ekranda, çırağı Yusuf’tan gelen bir mesaj vardı: 'Abi dükkanı açtım. Bugün işe gelmesen de olur abi.' Mesajı okuyan Kadir'in yüzünde hafif bir rahatlama belirdi. Sevinmişti, çünkü dürüst olmak gerekirse işe gidecek, o gürültüye ve tempoya dayanacak hâli kalmamıştı. Üstü başı toz toprak içindeydi. Arabanın dikiz aynasına baktı. Karşısında, tanımakta zorlandığı bir suret vardı. Yorgunluk o kadar derindi ki, gözlerinin beyazına dolan kan damarları, ince, kırmızı çatlaklar halinde belirginleşmişti. "Uyu ve dinlen," diye fısıldadı kendi kendine, sesi arabanın içindeki boşlukta yankılandı. Hemen Yusuf'a cevap vermeyi unuttuğunu fark etti. Tekrar telefonunu eline alarak: 'Çok iyi olur kardeşim' Yazıp gönderdi. İşten vazgeçmiş, rotasını huzurlu uykunun beklediği eve doğru çevirmişti. Önündeki boş yol, sonsuza dek uzanan düz bir çizgi gibiydi. Sabah güneşi, artık daha da yükselmiş, sıcak ışıkları yolun ince, tozlu yüzeyini altın rengiyle aydınlatıyordu. Hafif bir esinti, arabanın açık camından süzülüp Kadir’in yüzünü okşuyordu. Çevredeki kuş sesleri hariç her şey mutlak sessizlik içindeydi. Sanki dünya, sadece bu uzayıp giden asfalt yol ve onun içindeki Kadir için var olmuştu. İçini, yabancı ama huzurlu bir yalnızlık hissi kaplıyordu. Ortamın bu derin sessizliğini bozmak için, rastgele bir radyoyu açtı. Ancak hışırtılı radyo sesi, dinlenemeyecek kadar boğuktu ve Kadir’in hassaslaşmış kulaklarını rahatsız edercesine cızırdıyordu. Sinirle radyonun sesini kapattı. Kendi telefonundan bir şarkı açtı. Müziğin tanıdık ritmi, biraz da olsa sakinliğini korumasına yardımcı oldu. Ancak zihni boş değildi. Arkada çalan melodiye rağmen, aklında hâlâ babasıyla olan son tartışmanın acı sözleri yankılanıyordu. Eve gidiyordu; tek istediği güzel bir uyku çekmekti. Fakat babasıyla küs ayrılmıştı. Zaten ne zaman güzel bir şekilde ayrılmıştı ki? Bu düşünce, Kadir’in huzurlu yolculuğuna gölge düşüren karanlık bir damga gibiydi. Yarım saatlik gergin bir yolculuğun ardından Kadir, nihayet evinin kapısının önüne ulaştı. Arabayı kenara park etti ve yorgun adımlarla kapıya yöneldi. Anahtarını kilide sokmak üzereydi ki, kapı içeriden aniden açıldı. Karşısında, o an en son görmeyi bekleyeceği iki kişiyi görünce donakaldı: Babası Oğuz Bey ve dostu Hakan. Oğuz Bey ve Hakan da, Kadir’i tam o anda kapıda görünce sanki uzaydan inmiş bir varlıkmış gibi birbirlerine ve Kadir’e bakakaldılar. Yüzlerindeki ifade, gizli bir iş üstünde yakalanmanın saf şaşkınlığıydı. Kadir, bu sessizliği ve tuhaf bakışları fark edince, yorgunluğunun üzerine binen keskin bir öfkeyle sordu: “Niye şaşırdınız? Evime gelemez miyim?” Hakan, Kadir’in sorgulayıcı ses tonuyla kendine gelmeye çalıştı. Yüzüne zoraki, tedirgin bir ifade yerleştirdi: “Kadir, sen nerelerdesin? Seni merak ettim, onun için geldim.” Kadir, Hakan’ın sesindeki titreme ve gözlerindeki kaçak bakışı hemen yakaladı. Hakan'ın yalan söylediğini biliyordu. “Ben sana neden buradasın demedim, Hakan? Ne bu panik?” derken, kilide taktığı anahtarı sert bir hareketle geri çekti. Hakan, kendini rahatlatmak istercesine başını sağa sola çevirdi. Dudaklarının arasından titrek bir ses çıktı: “Yok be, ne panik olması...” Tam Oğuz Bey araya girip durumu yumuşatmaya çalışacakken, Kadir babasını keskin bir bakışla susturdu. Kadir, hızlı ve kararlı bir hareketle, Hakan’ın yakasını kavradı. Onu, kapı eşiğinden dış kapısına kadar sertçe çekti. Ardından kapıyı çarparak kapattı ve koluyla sıkıca tuttu, Hakan’ı dışarıda, kendisiyle yüzleşmeye zorladı. Evin içinde kalan babası, öfkeyle bağırdı: “Aç kapıyı!” Kadir, Hakan’ın burnunun dibine kadar yaklaştı. Gözlerinde, yorgunluğun yerini alan saf ve tehlikeli bir öfke belirdi. Sesi, derin bir fısıltıya dönüştü: “Sen ne işler çeviriyorsun? Niye babamla, daha doğrusu ben yokken neden bu eve geliyorsun?” Hakan, bu yakın temasa rağmen, alaycı bir gülümsemeyi yüzüne yerleştirmeyi başardı. “Önce sakin ol, paşam,” dedi. “O gülüşlerinin altında neler var neler, seni çok iyi tanıyorum Hakan. Şimdi bana neler olduğunu söyleyeceksin.” Bu sözleri söylerken, içeriden babasının sesi tekrar yankılandı: “Hakan, bir şey söyleme!” Babasının bu uyarısını duymak, Kadir’i şaşırtmadı. Babasının Hakan’la bir sır paylaştığından artık emindi. İkisi göz göze gelirken, Hakan nihayet gerginliğini bıraktı ve hızlıca bir açıklama uydurdu: “Kadir, gerçekten bir şey yok. Baban benden borç para istedi, hepsi bu.” “Kumar mı oynuyorsunuz yoksa?” derken, Kadir’in eli Hakan’ın yakasını gevşetti. Arkadaşının iyi biri olmadığını, her zaman başını derde sokan biri olduğunu zaten çok iyi biliyordu. Hakan, iki elini sallayarak ve ayaklarını hafifçe oynatarak tedirginliğini gizlemeye çalıştı: “Valla, orasını bilemem.” Ardından, daha da yaklaşıp mavi gözlerini Kadir’in gözlerine dikti, gözlerini büyüttü: “Senin baban benden borç para istedi, o kadar. Gerisi beni zerre ilgilendirmiyor.” Son sözünü söyleyen Hakan, Kadir’in yanında duraksamadan hızla oradan ayrıldı. İçeride kalan Oğuz Bey ise, kapıyı yumrukluyor, öfkesi doruğa çıkmış bir şekilde bağırıyordu: “Aç şu kapıyı!” Kadir, kapının kolunu sıkıca tutmaya devam etti. Az önceki öfkesi yavaşça sönüyor, yerini tükenmişliğe bırakıyordu. Ağır ağır, sırtını kapıya yaslayarak zemine çöktü. Bedeninin ağırlığı, sanki bütün bir haftanın yorgunluğunu taşıyordu. İçeriden gelen babasının sesine karşı, artık bağırmaya bile gücü yoktu. Sesi boğuk ve fısıltı gibi çıktı: “Sus be adam, sus! Hayatımı zehir eden, sus!” Çaresizliğin verdiği bir tepkiyle, elini yumruk yaparak sertçe kapıya vurdu. Ancak bu vuruş, güçlü bir öfke patlamasından çok, güçsüz bir yakarışın sesi gibiydi. Kadir'in eli kapının kolunu bıraktığı an, Oğuz Bey, aniden açılan kapıdan dışarı çıktı. Yerde, çaresizlik içinde oturmuş oğlunu o halde gördü. Kadir, babasının gözlerinin içine baktı. Gözleri, sözsüz bir çığlık atıyordu: “Çaresizim baba, anla beni.” Bütün bedeniyle, babasının eğilip ona sarılmasını ve onu yerden kaldırmasını bekledi. O an, bir kucaklama, bütün o kırıkları onarabilirdi. Fakat Oğuz Bey, hiçbir şey söylemedi. Göz göze geldiler. Oğlunun çaresiz bakışını gördü, ama sessiz kaldı. Sessizliği, Kadir'in bekleyişini yerle bir etti ve hızla, arkasına bile bakmadan evden uzaklaştı. Beklemek... Bekleyiş, içimizde hep böyle acımasız olmaz mı? Mesela birinin gelmesini beklersin ama gelmez. Ya da onun seni anlamasını beklersin, ama anlamaz. Hayatımız, bu hayal kırıklığıyla dolu bekleyişlerden ibaret değil miydi? Kadir, o an, milyonlarca cam kırığı parçasıyla uğraşıyordu sanki. Her kırık, bir hayal kırıklığıydı. Bu kırık cam parçalarının bir gün son bulacağını bekliyordu. Ama bu sonsuz bekleyiş, canını daha çok yakıyor, daha çok kırıkla yaşamaya devam ediyordu. Belki de eski bardağı bırakıp, yeni bir bardak almalı, yeni bir hayat dünyasına bakmalıydı. Yeni bir Kadir gerekiyordu. Kapıyı yavaşça kapattı. Koskoca evde tek kalmıştı. Gerçi bu yeni değildi. Her zaman tek kalmıştı. Rüzgarın hafifçe estiğine şahit olduğu loş koridorda yürürken, tavandaki avizeler ve duvarlardaki aksesuarlar, Kadir'in yorgun gözlerinde dönüyor gibiydi. Baş dönmesiyle birlikte, yorgun bedeni uyarı veriyordu. Sanki yer, ayağının altından kayıyor, deprem oluyormuş gibi hissediyordu. Odasına çıkmak için merdivenlere yöneldi. Zoraki adımlarla, merdivenlerden yukarı doğru ilerlerken, demirlere sıkıca tutunmak zorunda kaldı. Her adım, bir mücbir sebep gibiydi. Bir an gözlerini yumduğu esnada, düşecek gibi oldu ama son anda demirlere can havliyle tutundu. Dengesini tekrar sağlama alarak son merdiven basamağına bastı. Odasına ulaştı. Üstünü hızla değiştirdi. Komidinin üzerindeki fotoğrafla tekrar göz göze geldi. Hayatı, sanki o küçük ve dar fotoğraf karesi gibiydi. Oda ne kadar büyük olursa olsun, dört duvar Kadir’in üstüne üstüne geliyor, onu boğuyordu. Yorgunluğu ve çaresizliği, bu dar alanda sıkışıp kalmış gibiydi. Kadir, komidinin üzerindeki fotoğraf çerçevesindeki annesinin yüzüne baktı. Gözleri, camın ardından ona şefkatle bakıyordu sanki. Sesi, odanın sessizliğinde acı bir fısıltıydı: “Peki ben bu hayatın neresindeyim, anne? Senin masum sandığın oğlun, aslında koca bir kara delikmiş.” Tam bu duygusal yoğunluk anında, kapıdan gelen gürültülü bir sesle irkildi. Ardından, zil ısrarla çalmaya başladı, sinir bozucu bir ritimle. “Geldim, geldim!” diye seslenerek apar topar fotoğrafı bıraktı ve merdivenlerden aşağı aceleyle inmeye başladı. Son adımını atıp kapıyı açtığında, karşısında Ahunaz’ı görünce bir kez daha şaşırdı. Ahunaz, altı kişilik arkadaş grubunun göz alıcı üyesiydi. Yirmi üç yaşındaydı, buz mavisi gözleri ve kumral saçları vardı. Üstelik, moda dünyasında hızla yükselen başarılı bir tasarımcıydı. O an, simsiyah, şık elbisesi ve elinde tuttuğu küçük, siyah çantasıyla adeta göz alıcı bir kuğu gibi görünüyordu. “Selam!” dedi neşeyle ve topuklu ayakkabılarının ritmik sesiyle, evin içine Kadir’den izin bile almadan bastıra bastıra girdi. Kadir, kapıyı kapatırken Ahunaz’a baktı. Kollarını birleştirerek savunmaya geçti: “İçeri davet ettiğimi hatırlamıyorum, kraliçe.” Ahunaz, dudaklarını büzüştürerek sahte bir şaşkınlık takındı: “Hımm, davet etmedin öyle mi? Ne kadar ayıp ama! Ne misafirpervermişsin sen!” Ahunaz’a, güzelliğinden ve havalı duruşundan dolayı arkadaşları tarafından 'Kraliçe' lakabı takılmıştı. Cool olmak, onun vazgeçilmez farkındalığıydı. Herkesle arası iyiydi, insanlar ona çabuk güvenirlerdi. Fakat kendisi için aynısını söyleyemezdi; kimseye güvenemez ve asla kendini anlatan biri değildi. ••• Bölüm Sonu...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE