3.Bölüm: "Yanlış Yön"
Maya Aydar…
Ertesi sabah evde aynı rutini yaşadım. Değerli üvey annem Siren ile daha fazla muhatap olmamak için aceleyle çıktım. Kütüphaneye geldiğimde hayranı olduğum kitap kokusunu derin bir nefes alıp içime çektim. Dede Hasan kendi masasında, yanındaki çaycıdan çıkan buhar… İşte görmek istediğim manzara.
“Günaydın Dede Hasan…”
“Hoş geldin kızım, çay hazır. Önce çayını iç bugün biraz hareketli olacak burası.”
“Öyle mi?”
“Evet Maya, üniversiteli gençler gelecek.”
“Gelsinler bakalım…” deyip Dede Hasan'a doğru ilerledim.
Çantamdan sandviçimi çıkarıp çayla birlikte atıştırdım. Üniversiteli gençler gelecekse biraz zorlanabiliriz. Çok soru sorup çok araştırmacı oluyor geneli. Bakalım Ohri'den gelenler nasıl öğrenciler…
Dede Hasan ile biraz sohbet edip kahvaltımızı yaptık. Ben rafların olduğu tarafa geçtim. Düzenleme ve son kontrolleri yaptım. Listelere göz atmaya başladım, kütüphaneye üye olup kitap götüren ama süresi dolmasına rağmen getirmeyen var mı diye inceledim. O sırada kütüphanenin büyük kapısı açıldı ve gençler geldi. Beklediğimiz öğrencilerdi, hepsi tarih kitapları istedi.
Dede Hasan ile beraber, gelen öğrencilere yardımcı olduk. Onlara aradıkları kitapları verdikten sonra ben de elime fantastik tarzda bir kitap alıp okumaya başladım. Dede Hasan masaların arasında yavaş yavaş yürüdü. Kim olursa olsun, kitaplara zarar vermeden bilgi alınmasını istiyor. Birileri geldiği zaman o yüzden gözü hep onların üzerinde olur.
Benim okuma yaptığım masama doğru geldi ve;
"Hep aynı tarz okuyorsun Maya, ya tarih ya fantastik. Artık biraz tarzının dışına çıkman gerekiyor bence," dedi.
Gülümsedim.
"Mesela ne okumalıyım?" diye sordum.
"Aşk kitapları… Çok güzel aşk r******rı var, onlardan birini okuyabilirsin," dedi.
"Okursam kendimi iyi hissetmem. Çünkü o kitaplardaki gibi gerçek ve çok seven insanlar, maalesef sadece kitaplarda ya da dizilerde oluyor. Hayallere kapılmak istemiyorum. Fantastik tarzda okuyunca içten içe en azından 'gerçek değil' diyorum. Tarih okuduğumda ise geçmişte yaşanmış gerçek olaylar diye geçiştirip hayal dünyasına girmiyorum." dedim.
Sadece başını "Anladım" der gibi salladı ve diğer öğrencilerin olduğu yere doğru adımladı.
Zaman kütüphanede hızlı geçiyor benim için, hele ki kitaplara daldıysam…
Saate baktığımda çoktan akşam olmak üzereydi. Bugün karanlıkta ve soğukta kalmak istemedim, sessizce toparlandım. O sırada öğrencilerden oluşan grupta ayaklandı, çıkmak için onlar da toparlanmaya başladı. Bunu görünce biraz daha bekledim. Önce onlar çıksın, sonra ben çıkarım diye düşündüm.
Kütüphaneye ait olan kitapları masanın üzerine, üst üste düzgün bir şekilde bıraktılar. Dede Hasan, bana bakıp el salladı, "Ben hallederim," dedi. O kitapları alıp raflara doğru ilerleyince, öğrenciler önde ben arkada kütüphaneden çıktık.
Önümdeki öğrenci elindeki telefona bakıp,
"Lanet olsun! Bizim yaşlarımızda bir öğrenci daha yine öldürülmüş!" dedi.
Diğeri, "Aynı şekilde mi saldırıya uğramış?" diye sordu.
"Evet. Şehir merkezinde vahşi hayvan ne geziyor anlamadım," dedi bir başkası.
"Belki de vahşi hayvan değildir de vahşi bir seri katildir. Resmen cesedi parçalamışlar," dedi ilk konuşan kişi.
Haberi okumaya devam etti: "Ayrıca, bu vahşi şekilde katledilen öğrenci dışında 4 tane daha genç kaçırılmış ve aileleri kayıp başvurusunda bulunmuş." dedi.
Yanındaki; “Hızla artıyor. Bir taraftan kayıp, diğer taraftan vahşi ölümler. Gerçekten şehir merkezinde değil de ormanda yaşıyormuş gibi hissetmeye başladım. Neyse, birbirimizden ayrılmayalım ve dikkatli bir şekilde kaldığımız yurda dönelim," dediler.
Konuşmaların etkisinde kaldım, ben de telefonumu alıp son dakika haberlerine baktım. Ekrana düşen fotoğraflara bakınca üzüldüm. Aileler perişan. Ne halde büyütüyorlar bu çocuklarını. Okuyup meslek sahibi olsunlar diye okullara gönderiyorlar ama çok acı bir şekilde kaybediyorlar.
O sırada iç sesim çığlık çığlığa, resmen bağırdı:
"Sağdan Maya! Sağdan dikkat et! Sağ tarafa dön!" dedi.
O an panik yaptım, sağ tarafa değil de sola döndüm. Dönmemle birlikte bir şeye çarptım, alnım ve burnum acıdı. Bir adım geri attığımda, çarptığım şeyin oldukça iri bir adam olduğunu gördüm. Yüzü bembeyaz, dudakları kıpkırmızı…
"Özür dilerim, dalgındım," dedim.
O adam, "Sorun yok," deyip yürüdü. Arkasından baktım; siyah, uzun paltosu, başında fötr şapka. İlk dikkat çeken iriliği ve gerçekten taş gibi sert vücudu oldu.
İç sesim, "Lanet olsun! Çok geç, çok geç!" dedi.
"Neler oluyor? Benimle bir derdin mi var?" dedim.
"Yakında öğrenirsin neler olduğunu," dedi.
Evet, böyle işte. Bazen iç sesimle bu şekilde karşılıklı konuşup tartıştığımız bile oluyor. Altı üstü bir adama çarptım, en fazla ne olabilir ki? Bu da abartmayı seviyor diye kendi kendime söylendim ve ellerimi paltomun cebine koyup eve doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda biri beni izliyormuş gibi hissediyordum ama umursamadım. Ohri’den buraya vahşi seri katil gelecek değil ya diye düşündüm.
Sokağın köşesini döndüğümde önümde yürüyen adama baktım. Az önce çarptığım adamdı, eminim çünkü aynı siyah palto ve uzun boy, başında fötr şapka. Ben izlendiğimi hissediyordum ama şu an sanki o adamı takip eden sapık durumuna düşmüşüm gibi oldu. O yüzden karşıya geçmek istedim. Sağıma soluma bakmadan birden atlayınca, arabanın biri korna çaldı.
Acı bir fren sesi yayıldı ortalığa, haklı olarak şoför, "Önüne baksana!" diye bağırdı.
"Özür dilerim," deyip iki adım daha attım. Karşıya geçecektim ki biri kolumdan tuttu. Dönüp baktığımda, çarptığım adam olduğunu anladım.
"Hep böyle dikkatsiz yürüyüp birilerinden özür dilemek zorunda mı kalırsın, küçük hanım?" dedi.
"Ba, bazen..." dedim, kekeleyerek konuştum çünkü çok ürkütücü geldi; hem ses tonu hem de iriliği.
"Yardım edeyim," diyerek kolumdan tutmaya devam etti ve karşıya birlikte geçtik. "Daha dikkatli yürü. Bu aralar ülke karışık, kime çarptığını bilemezsin," dedi.
"Dikkat ederim. Tamam, teşekkürler," deyip hızlıca yürümeye başladım.
İç sesim, "Boşuna hızlı yürüme, geç kaldık artık. Radarında olabiliriz!" dedi.
"Beni korkutmaktan vazgeç!" deyip hızlıca kapıya vurdum.
Sevgili üvey annem Siren Hanım kapıyı açtı.
"Ne oluyor, alacaklı gibi kapı çalıyorsun?"
"Çok üşüdüm, o yüzden. Ayrıca çişim geldi," dedim ve iteleyerek içeri girdim.
Ayakkabılarımı çıkardım, paltomu ve çantamı da bir kenara bırakıp kendimi doğruca banyoya attım. Lavabodaki işlerimi hallettim daha sonra elimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Derin bir nefes alıp verdim. Başımı kaldırıp aynaya bakınca birden çığlık atacaktım ki aynada gördüğüm görüntü silindi. Önce arkama sonra yeniden aynaya baktığımda az önceki gördüğüm görüntü yoktu. Tam arkamda o çarptığım iri adamın durduğunu görmüştüm. Saliselikti ama gördüğüm o görüntü gerçek gibiydi. Neler oluyor anlamadım fakat asla huzurlu değilim.
Belkide öğrencilerin konuşması, sonrasında iç sesimle tartışmanın verdiği gerginlik ile zihnim bana oyun oynamıştır dedim…
Elimi yüzümü kurutup çıktım banyodan. Koridora çıkınca bu defa da babamla çarpıştım. Elim ayağım titriyor, babama çarpınca dengemi sağlayamadım, düşmek üzereydim ki tuttu beni kollarımdan.
"Neyin var Maya? Rengin bembeyaz olmuş. Hasta mısın yoksa?" diye sordu.
"İyiyim, sadece çok üşüyorum. Bilmiyorum, belki de hasta olacağım. Dinlenirsem geçer sanırım."
"Doğru evet, şansına yemekte en sevdiğin çorba var. Sıcak sıcak iç, kendine gel." dedi.
Mutfağa geçtim. Sabah kahvaltısından ben sorumluyum ama akşam yemeklerini Siren Hanım hazırlamak zorunda, çünkü kütüphanede olduğumda eve geliş saatlerim belli olmuyor. O yüzden akşam yemeklerini bana bırakamıyor, bu duruma çok bozuluyor. Ancak yapacak bir şey yok, bu evde yaşıyorsa birazcık o da elini taşın altına koymak zorunda. Bir tabak çorba aldım ve masaya geçip oturdum, yemeğe başladık.
Siren Hanım;
"Neredeyse 3 yıl boyunca Dede Hasan babanı ikna etmek için uğraştı…” dedi, bir kaşık çorba içti. Sonra; “Seni yanına, kütüphaneye aldı. Bir yıldır da çalışıyorsun, hâlâ evlenecek kimseyi bulamadın mı?" dedi.
"Ne alakası var şimdi? Durup dururken neden böyle bir konu açtın?" diye carladım.
"Ömür boyu sana bakamayız Maya. Önceden evden dışarı çıkmıyordun, baban seni çok kıskanıyor diye düşünüyordum. Ne olduysa çalışmana izin verdi artık dışarı çıkıyorsun. İllaki seni gören, eden vardır. Hiç mi kimsenin dikkatini çekmeyi başaramadın? Yaşın geçiyor artık, evlen," dedi.
"Ben daha 24 yaşındayım, yaşım geçmiyor. Ayrıca acelem de yok."
Susmayı bilmedi Siren Hanım;
"Senin yaşıtların çocuk bile doğurdu, sen hâlâ baba evindesin."
Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki babam,
"Yemeğinizi yiyin, başım ağrıyor," dedi.
Çorbamı içmeye devam ettim. Sürekli yemekte benim moralimi bozacak bir konu açıyor. Sanki canım sıkılsın da yemek yemeyeyim diye çabalıyor. Ben de ona inat daha fazla yiyorum, 2 tabak çorba içtim. Siren'in gözlerine baka baka... Bakışlarımdaki meydan okumayı anladı ve benimle uğraşmaktan vazgeçti.
Ayağa kalktım. Siren, "Bulaşık var," dedi.
"Başım ağrıyor yıkayamam, bu akşam sen hallediver," deyip odama geçtim.
Kapıyı açıp içeriye girdiğimde yine çığlık atacaktım ki bir el ağzıma kapandı. Yatağın başucunda, sokakta çarptığım o iri adamı gördüm, yastığımı okşuyordu. Ama ağzımı kapatan kim, onu anlamadım. Kurtulmaya çalıştım.
Kulağımın tam dibinde bir ses duydum ve ben bu sesi çok iyi tanıyorum. Yıllardır konuştuğum iç ses;
“Şimdi seni bırakacağım, kesinlikle çığlık atmak yok. Neyin ne olduğunu anlatacağım sana," dedi.
Hızlıca başımı 'evet' anlamında salladım. Beni serbest bıraktı, odanın diğer köşesine doğru koşarak arkamda ki o varlıktan uzaklaştım. Dönüp baktığımda esmer, bugün sokakta çarptığım kadar iri ve çok yakışıklı, taş gibi bir erkek gördüm.
"Sen de kimsin?"
“Taygun!!!” dedi.
"Odama nasıl girdin? Ayrıca sesin çok tanıdık."
Muzur bir ifadeyle gülümsedi.
"Camdan girdim. Benden önce başka bir ziyaretçi vardı, onu da görmeni sağladım."
"Ne yani? Yastığımı okşayan, dışarıda çarptığım adam gerçek miydi? Ben korkudan ve çok paniklediğim için saliselik hayal gördüğümü sanmıştım."
Başını olumsuz anlamda sağa sola salladı. Taygun olduğunu öğrendiğim şahıs ve;
“Sağa dön dediğimde sağ tarafa dönmeliydin. Sola dönüp ona çarptın kokunu aldı, radarına girdin. Umarım gerçekte kim olduğunu öğrenmez."
"Aklım karıştı. Çarptığım adam kim? Evime nasıl giriyor? Ayrıca sen kimsin, evimize nasıl girdin? Bak, bağırıp babamı çağırırım! Neler olduğunu anlat!" dedim.
Derin bir nefes alıp verdi;
"Yıllardır 'iç sesim' sandığın kişi, benim. Adım Taygun. Avcıyım, Vampir Avcısı. İki görevim var: birincisi, belirlenen bölgeye vampir giriş yaparsa onu avlamak; ikincisi, seni korumak. Herkesten, özellikle de vampirlerden."
Kendimi tutamayıp kahkaha attım. Taygun, anlamaz gözlerle bana baktı. Daha sonra yavaş yavaş Taygun'a doğru yürüdüm.
"Ben iyi bilirim bu sözleri, bu davranışları," dedim.
Daha çok yaklaştım, muhteşem odunsu bir koku geldi burnuma. Taygun'un göğüs kısmını okşadım ve;
“Okuduğum kitapların etkisinde kalıp böyle rüyalar gördüğüm çok oldu. O rüyada hep vampir ya da vampir avcısı olur, genelde onlardan biriyle öpüştüğüm sırada uyanırım. Yine kütüphanede fantastik kitabı okurken uyuyakaldım. Hızlıca uyanmak istiyorum. Bari seni öpeyim," deyip dudağına doğru uzandım.
Boyu çok uzun olduğu için parmak uçlarımda yükseldim ama yine de yetişemedim. Omuzlarına bastırdım.
"Biraz eğilmen gerekiyor, benim boyum kısa, sana yetişemiyorum," dedim.
Artık iç sesim olmayan Avcı Taygun, iki eliyle omuzlarımdan tutup beni sarstı.
"Kendine gel! Rüya değil, buz gibi gerçek!" dedi.
Bir adım geriye attım. Hayır, anlamında başımı salladım.
"Burası gerçek dünya. Vampirler ve avcıların olmadığı gerçek dünya!" dedim.
"Evet, burası gerçek dünya. Ve maalesef kötü haberi vermek bana düştü: burada vampirler de, avcılar da hatta kurt adamlar da var. Yıllardır seni koruyordum, hiçbirinin radarına takılmamıştın... Ta ki bu akşam üstüne kadar. Üstelik en tehlikeli olana denk geldin. Gitmemiz lazım, evini biliyor. Senin gerçekte kim olduğunu öğrenmesi de çok zamanını almayacak. Hemen gidelim buradan, kendi özel bölgemde daha rahat korurum seni." dedi.
Bir adım daha geri çekildim ve;
"Ne saçmalıyorsun? Daha kim olduğunu bile bilmediğim bir adamla öylece çekip nereye gideceğim? Üstelik ailem... Onlara bir açıklama yapmadan senin peşine düşüp çıkıp gidemem. Çok saçma. Bana mantıklı bir açıklama yapmadığın sürece, senin değil, benim dediğim olur," deyip kollarımı göğsümde bağladım.
"Yıllardır üvey annenden nefret ederek yaşıyorsun. Kütüphane nefes aldığın tek alan. Dün mesela, kütüphanede ilginç bir şeyler yaşadın, kendini her zamankinden daha kötü hissettin. O kütüphanede her zaman güvende olduğunu düşünürdün ama dün öyle olmadı. Kütüphanenin çıkışında, senin bir adım önünde yürüyen öğrencilerin tüm konuşmalarını duydun: kayıp ve vahşi ölümler. En sevdiğin atıştırmalık badem şekeri. Geceleri bir bardak süt içmeden uyumazsın. Temiz ve düzenli birisin, kitap okumak dışında severek yaptığın bir diğer şey temizlik. Güzel kokmayı da seversin, asla vazgeçemediğin koku, kırmızı gül kokusu. Türklerin mitolojik tarihini okumayı, araştırmayı da seversin. Boynundaki o ufak ay yıldızlı kolyeyi asla çıkarmazsın, ne zaman taktığını hatırlamıyorsun. Yıllardır o kolye sende, kimin taktığını da hatırlamıyorsun ama hiç çıkarmadın. Hatta kaybetmekten çok korkuyorsun. Daha başka hangi bilgileri vermem lazım ki benim yıllardır seni koruduğuma ve iç ses dediğin şeyin aslında ben olduğuma inanacaksın? Tehlikedesin, Maya. Üstelik sadece tehlikede olan sen değilsin. O vampir buraya ikinci bir defa gelirse, sevmediğin üvey anneni ve 'baban' sandığın o adamı da öldürecek."
Kaşlarım çatıldı. "Babam sandığım adam mı?" diye sordum.
"Evet, o adam senin öz baban değil. Yıllar önce annen seni ona emanet etti. Ben ya da Taygun gelip tekrar alana kadar kızıma güzel bak, bakmazsan öldürürüm seni deyip gitti.”
Gözlerim doldu. "Annem hayatta mı?" diye sordum.
Taygun önce gözlerime baktı, sonra bakışlarını kaçırdı.
"Annem hayatta mı?" diye bir kere daha sordum.
"Hayatta olduğunu umut ediyorum. Ancak bunları konuşmaya vaktimiz yok. Gitmeliyiz."
"Hayır," anlamında başımı sağa sola salladım.
Hayatım çok hızlı bir şekilde kontrolden çıkıyor hissediyorum ama bu Taygun asla güven vermiyor. Bir kere çok ukala, çok bilmiş hareketleri var, en nefret ettiğim şeydir. Üstelik, üvey de olsalar, yıllarca bu iki insanın evinde kaldım. Onların hayatını tehlikeye atamam. Neyin ne olduğunu öğrenene kadar ben buradan öylece çıkıp gitmem!!!