"Madem kovuyorsun onu tarladan. Öyleyse ben Beşiksiz Konak'a alıyorum Ökkeş'in bacısı Gülsima'yı."
Cumali Ağa, ilkin kardeşine baktı uzun uzun. Şakaklarındaki aklar ve göz altlarındaki şişkinlik, yorgunluğunu gösteriyordu sanki. Hayat yorgunluğuydu bu. Babası öldükten sonra onu koymuş amcası konağın başına. Bizim Halil'e, diğer ağabeyi Emrah'a; ağa dememiz hürmettenmiş. Konağın şimdiki tek ağası Cumali'ymiş anlatılana göre.
İki elimi önümde kovuşturmuş, lüzumsuz yere gelip de beni konağa isteyen ağa oğluna bakıyordum. Aldığım bunca ikazdan sonra, hele ki Meral'in çirkin ithamıyla bu korkunç adamın isteğine uyacak değildim. Hem ben dilsiz miydim ki adıma konuşuyordu!
"Konağa dön Halil. Karışma işime." kovaladığı kardeşinin peşine bana dönüp eliyle tarlanın dışını işaret etti "Ökkeş'in bacısı, git buradan. Başka iş bul kendine. Tarla mı yok koca Çukurova'da? Haydi, uğraştırma bizi."
Dinlemeden yolluyordu beni. Bir huyum vardı pek sevdiğim. Son raddeme kadar direnir, ağlamazdım. Şayet çok korkup da üzülmediysem sıkardım dişlerimi tüm kuvvetimle. Çünkü çok seferdir görmüştüm ki, ağlamak yetmiyordu bulunduğum sıkletten kurtulmaya.
Ellerimi yumruk yapıp bir adım attım oturduğu masaya. Arkasındaki tüfekli adamlar koruyordu onu zaar. Ben yürüyünce, onlar da yanaştı ağalarına.
"Beni dinlemeden yollayamazsınız. Kusurumun olmadığını-"
"Kızım!" sesini yükseltmese de tonu sertti. Ayağa kalkıp o da bana doğru yürüdü. "Var git diyorum yoluna. Başka bir tarlada çalış." göz ucuyla Halil'e bakıp bana döndü yeniden. Kolumdan kavrayarak iteledi beni ileriye. Beni ittirmişti! Bahçelerine dalmış tasmasız sokak köpeğiymişim gibi savurmuştu kenara. Buraya geldim geleli evdeki deccalden daha fazla itip kakmışlardı beni. Ancak zorundaydım... Zorundaydım işte çalışmaya!
Öfkeyle çattım kaşlarımı. Ağzımı açıp konuşacakken arkasında yer alan Halil, davrandı abisinin önüne. Tam karşısına geçip aramıza girdi. Cüssesine kondurduğu toz değerse çöpe gidecek giysilerin paçaları çamura bulanmıştı. Kendi üzerimdekilerden utandıracak kadar temiz ve paktı. Boynu terlemiş olmasına rağmen üzerinden yalnızca ağır, pahalı erkek parfümü kokusu geliyordu.
Kolumu hafifçe yüzüme kaldırıp kokladım elbisemi. Toprak...
"Abi, dinle hele. Maharetli kız. Elinden her iş gelirmiş, niye inat ediyorsun? Ver bana, götüreyim onu konağa."
Kardeşinin kolunu kavrayıp kenara alırken, dişlerini sıkarak konuştu kulağına. Ettiği kelamı duyunca bir adım geriledim. Ben o konağa gitmek istemiyordum. Yalnızca topraktan paramı çıkarıp felçli babamı kurtarmak istiyordum o kadar!
"Ne b*k yemeye çalıştığını biliyorum, alırım seni ayağımın altına."
"Tövbe de abi! And içerim ki acıdım kıza. Ökkeş'i de bilirsin, iyidir. İşimizi görür gocunmadan. Hem bir dinleseydik ne olmuş, ne bitmiş de kovmaya karar verdin?"
Üzerimden dönen muhabbete dahil olamamak içimi kemirse de sabırla bekledim arkalarında. Cumali Ağa elini göz pınarlarına götürüp birkaç saniye kaşıdı gözlerini.
"Durmayacaksın hırpo!" kardeşine söverek oturdu yerine yeniden. Arafta kalmış gibi düşünceliydi. Ne diyeceğini kolluyordum ki ardından vereceğim cevabı iyi seçip yeniden çalışabileyim tarlada. Gerginlikten başıma ağrılar konsa da tuttum nefesimi ağa konuşana kadar. Nihayetinde açtı ağzını: "Adın neydi Ökkeş'in bacısı?"
Kabul etmiş miydi beni? Heyecanla yükseldim parmak ucuma. Kararlıydım, biliyordu. Gözlerime kısacık bakıp sallarken kafasını, bunalmışlığını yansıtarak döktü ağzından nefesini.
"Gülsima."
"Git devam et işine. Konakta yeterince eleman var. Bir daha da didişirsen bırak Paktürk tarlalarını, Çukurova'da tek bir iş bulamazsın! Haydi, dön!"
Ettiği tehdidi kulağıma küpe edip başımı eğerek selamladım Cumali Ağa'yı. Arkasında duran küçük ağanın ise elleri cebindeydi. Besbelli bir sırıtış vardı suratında. Dişleri görünmese de gülüyordu bıyık altından. Tarlada çalışan bütün kızlar, Halil'in yüzünden, ellerinden, bedeninden, gözlerinden, o sinsi diliyle kendilerini baştan çıkaran sözlerinden bahsediyorlardı. Boydan boya süzerken beni, yüzümdeki gülücük solmuştu adeta. İçimi saran ürpertiyle geri giydim eldivenleri. Şükür ki herkesin kaygıyla andığı konağa girmekten kurtulmuştum yine.
Bir de o kaşmer yok muydu? Bana dediği sözleri yedirtmesini bilirdim de ona, susmak zorunda kalmıştım.
Evli herifin koynuna girip fingirdeşen kendisi değilmiş gibi nasıl suçlardı beni? Öfkeyle dönmüştüm yerime.
Fakat herkes çattığı kaşlarıyla bakıyordu bana. Oysa olanı bilselerdi, böyle surat asarlar mıydı? Eşyalarını benim önümden çekerek resmen ötelediler yanlarından. Gözlerimi yumup sakince soluk aldım. Bir şeye hacet yoktu. Hiçbir şeye hacet yoktu. Zira kimse beni işimden caydıramazdı. Ben alnımın teriyle paramı kazanıp babamı götürecektim o kadının yanından. Şuncacık ömrü varsa, onu da dırdırsız geçirsin istiyordum. Gerisi sadece teferruattı. Sadece teferruat...
Biriktirene kadar dolanırdım işten işe. Yük olmazdı babamı bu sıkletten kurtarmak için çalışmak. En azından Çukurova'ya yerleşsem kârdı. İnşallah, dedim içimden. İnşallah boyumdan büyük işlere girişmiyorumdur.
*
Güneşin altında saatlerce iş gördükten sonra, bitkin kollarımı yukarı doğru esnetip tarlanın baktığı yola kadar yürüdüm. Bugün diğer çalışanlarla gidecektim. Abim almaya gelmeyecekti beni, öyle anlaşmıştık. Giydiğim elbisenin tozunu silkeleyerek arabaya yerleşmekte olan işçilere baktım.
Pikapın arkasını doldurmuşlardı eşyalarla.
"Yer yok mu?"
Meral'in de içinde oturduğu pikaptaki tüm çalışanlar başını çevirip bana baktı. Henüz hala suratında el izim olan Meral'den ziyade onlar konuştu.
"Sana yok."
Tavır yapıyorlardı zaar. Ne diyecektim ki? Zorla binecek değildim yanlarına. Kollarımı bağdaş yapıp çevirdim başımı diğer yöne. Peşi sıra gelen bir sonraki araçtakilerin yönü, merkeze gitmiyordu. Çadırda kalanlar davet etseler bile abime geleceğimi söylemiştim. Beni bekler, merak ederdi.
"Allah kahretsin!"
İçimi bir korku kaplarken ulaşamayacağımı bile bile aradım Ökkeş abimi. Telefon çalmadı bile. Çekmiyordu buralarda. Cumali ağanın arabası gözümün önünden hızla ilerlediğinde, camdan göz ucuyla bakmıştı bana. Sonra keyifsizce çevirmişti başını önüne. Ne yaptıysam sanki ona!
Beni dinlemeden koyacaktı kapının önüne. Yine de acayip işti ki, konağa gitmemdense, kavga çıkarma ihtimalim de olsa tarlada kalmamı söylemişti. Dışarıdan kirli, pasaklı mı duruyordum, konağın işini göremeyecek kadar zayıf mıydım? Son zamanlarda iyice kilo verdiğim yalan değildi. Ökkeş abim olmasa doğru dürüst ekmek bile yiyemiyordum.
Kalmıştım kendi kendime.
O günkü istikamette gidersem en azından çarşı meydanına ulaşabilirdim. Yahut yolda bir aile arabası görüp yardım isterdim. Yürümekten çekinmiyordum neticede. Kulaklarıma ilişen sesle çevirdim başımı çadırların olduğu yöne. Henüz hava kararmamıştı ama yakında okunurdu ezan. Çadırın önündeki arabadan mi geliyordu yoksa?
Dikkatle o yöne geçtim çünkü aracın içerisinde bir kadın görüyordum. Eğer durumumu anlatırsam beni bir yere kadar bırakırlardı. Abimden borç istemeye yüzüm yoktu ama bir miktar para da öderdim. Bundan böyle de bellerdik artık abimle yeni bir kaideyi. Hep o alıp götürürdü beni.
"Bakar mısınız?"
Sesimi işitmiyorlardı. Ama ben öyle sesler işitiyordum ki, aracın görünen kısmından ne olduğunu henüz yeni anlayabilmiştim! Pek de masum olmayan bu sesler, kafamda çirkin bir görüntü oluşturduğunda, bu görüntüyü pekiştirecek hızda başını gördüğüm kadının üzerinde serili Halil, çevirdi yüzünü bana. Şaşkın ifadesiyle gömleğini omzuna geçirip, arabadaki kadını omzundan ittirdiğinde, iki elimle ağzımı örterek uzaklaştım aracın yanından.
Bu iğrenç! İğrenç, alçak adam! Karısını daha kaç kişiyle aldatıyordu?
Tiksintinin beraberinde, suratım yanmakta olan odunun dibinde beklemişçesine sıcaktı. Boğazımda bir kuruluk peyda olurken, arkamdan gelen seslenişle yürüyüşümü hızlandırdım.
"Gülsima! Bir şey mi diyecektin, gel!"
Omzumun üzerinden dönüp baktığımda, pantolonunun kemerini düzelterek yürüyordu arkamdan. Nasıl olurdu da tek adımı, benim iki adımıma bedel gibi çabuk yaklaşırdı dibime?
"Burada mı kalacaksın bugün? Tehlikeli olmaz mı?"
En büyük tehlikenin yanında olduğumu biliyordum zaten. Kaşlarımı çattım ve peşimden yürümeye devam etmekte olan ağa oğlunun kolumu tutmasıyla durmak zorunda kaldım.
"Dursana, acelen ne?"
Nefes nefese bir halde gülüyordu yüzüme. Göğsü inip kalkarken koluna sildi esmer tenini parlatan alnının terini.
"Eve gidiyorum."
Bir şey diyememiştim. Ne diyebilirdim ki? Bu korkunç herifin tarlasında çalışıyordum.
"Bırakayım-"
"Yok!" sesimi yükselterek kesmiştim sözünü. "Yok, ben giderim. Kendim giderim."
Aralanan dudaklarından üflediği nefes içtiği tütünün kokusunu yayıyordu. Diğer yandan ta sabah gelen parfüm kokusu dolduruyordu burnumu.
O kadar korkmuş ve gerilmiştim ki, ovuşturduğum ellerime baktığını yeni fark etmiştim. Parmaklarıma bakıyordu ama sebebini anlayamamıştım.
Ne işi olurdu benimle? Uzun uzun seyir mi edecekti böyle? Üstümün başımın tozuna bakıyor olmalıydı. Başımdaki oyalı yazmayı düzelterek, kurtardım kolumu kuvvetli parmaklarından. Bir diken gibi saplamıştı kolumun en kalın kısmına. Kanım yeniden dolanıyordu şimdi parmaklarımda.
"Tehlikeli olur bu saatte. Dinle sözümü! Bekle iki dakika, arabayı alıp geleyim."
Tak edince canıma, korkumun ve hiddetimin de tesiriyle yeniden kolumu tutmaya çalışan ağa oğlunun elini sertçe silktim üstümden. Hayretle yüzüme baktı.
"Toprak sahibisiniz diye gelip gidip emir yağdırmayın bana! Kendi aklım yok mu benim?" arkamı dönüp aynı istikamette yürümeden evvel son sözümü söyledim. "Gidip ne işiniz varsa devam edin, beni de rahat bırakın! Haydi selametle!"
Sadece birkaç adım sonrasında yola ulaşmıştım ancak Halil de düşmüştü peşim sıra.
Nefes sesini işitmek ürpertiyordu beni. Henüz ortalıkta insanlar varken ters bir işe girişmezdi ama korkuyordum. Korkuyordum... En büyük korkumun anne ve babamın günahlarını sürdürmek olduğunu biliyordum. İçten içe korktuğum bu şeyin, beni kovalaması daha fazla kaçmamdan ve kaçtıkça tabanlarım gibi ruhumun da yorulmasına sebep oluyordu.
Elimi yüreğime koyarak seslenişini duymazdan geldim.
"Gülsima!"
O günkü güzergahta ilerlerken önümden geçen arabaların içlerine bakıyordum.
"Bekle! Bekle, diyeceklerim var. Koşmayı bırak, yanlış anlayacaklar."
Ansızın yürümeyi kesip döndüm ona. Yanlış mı anlayacaklardı? Etraftaki insanların bakışı üzerimdeymiş gibi hissediyordum. Ne düşünürlerdi! Hafif biri olduğumu, ağanın oğlunu peşimden koşturmaya çalıştığımı... Biliyordum ki kimse koşanı umursamazdı. Evli adamın aklını çeldin, diye beni suçlardı! Korkumu dindirmek istedim yüzüne bakarken. Ancak benimle konuşmaya kararlıydı.
"Niye böyle yapıyorsun? Arabada gördüklerinse eğer..."
"Beyim... Kimseyi dikizlediğim yoktu. Dönüş yolundaki pikapa almadılar beni. Bu yüzden araç arıyordum. İçeride biri var diye soracaktım. Bırakın da gideyim evime."
Konuştukça gülüyordu. Benim korkmuş halim güldürüyor muydu suratını? Yol ağzında bekleyerek gelen giden arabalara el kaldırıp Halil'in korkunç cevabını dinledim.
"Bu yüzden mi kaçıyordun benden? Yoksa kıskandın mı?"
Söylediği sözü kulakları işitiyor muydu? Alçak herife kimse ağzının payını vermiyordu zaar. Yola doğru sert bir adım atarak öfkeyle yüzümü çevirdim.
"N-Ne! Ne münasebet! Tövbe estağfurullah!"
"Çok utangaçsın. Sadece takılıyorum." bu ne biçim takılmaysa? Ağa oğlu zavallı marabalarla mı uğraşıyordu? Ne ar ne de edep kalmamıştı bu insanlarda. Hala gülerken bir yandan da gitmeme mani oluyordu tavırlarıyla. "Araba arıyormuşsun, bu kadar direnme. Şaka yaptım hem, utanıp korkacağını bilemedim. Özür dilerim. İzin ver de bırakayım seni evine. Çok yanlış tanıdın beni."
Bugün talih benden yanaydı. El uzattığım araçlardan biri yanıma doğru çekerken içinde bir aile olduğunu görmek, beni memnun etmişti.
"Değirmenin yakınlarına bırakır mısınız beni?"
"Olur kızım, yol üstü zaten, bin."
Arka koltuktaki üç küçük kız çocuğu kenara kayarken, ağa oğluna son kez baktım.
"Ben böyle şakaları sevmem. Çalışmaya geldim buraya, eğleşmeye değil."
"Gülsima, özür dilerim. İncitmek istemedim seni."
Gözlerindeki hevesi okuyarak yutkundum. Hala elini uzatıyordu onunla gitmem için. Ahlaksız ağa oğlu! Koca bir ateş çemberinde beni sıkıştırmaya uğraşıyordu. Özürmüş! Sen o özrü git de karından dile, diyemedim. Zavallı kadın, aldatıldığını bilmesine rağmen Beşiksiz Konak'tan kaçamıyor olmalıydı. Allah'ım... En büyük korkularım çıkıyordu karşıma. Vaktiyle babamın yaptıklarını hiç savunmamıştım ben. Annemi de öyle... Onları savunmakten hep Allah'a sığınsam da bir imtihan gibi karşıma çıkıyordu ihanetin koynundaki adamlar.
Sözlerimi içime gömerek tek bir cevap vermeden arabaya bindim.
*
Değirmenin önünde bırakan bu aileye teşekkür ederken, buradan abimin evini de tarif etmişlerdi bana. Tanıdıklarından değil de tam evinin altında bir tüpçü olduğundan anımsamışlardı. Onlar meydana gitmeyecekleri için en yakın yerde koymuşlardı beni.
Bu işe adım atarken biliyordum zorlanacağımı. Ama böyle pis fikirlerle karşılaşacağımı düşünmemiştim. Herkes dengiyle değil miydi?
Tarlada ekmek parası peşinde koşan genç kızlardan ne istiyordu bu adam? Beğendiğinden de değildi. Onunla bununla gönül eğlendiriyordu. Allah karısını onun elinden kurtarsın. Konakta neler döndüğünü merak eden aklıma da kızıyordum! Keşke en başından öğrenmeseydim. Gidip bir başka tarlada mı çalışmalıydım? En yüksek yevmiyeyi burası veriyordu.
Yorgun bacaklarıma kuvvet verip suyumdan bir yudum içtim. Kurumuş boğazımı ıslatırken, gözlerim ona rastladı.
Değirmenin dibinde sırtından bir un çuvalı indiren Sinan, tamamen çıplak üst bedeninin terini havluyla siliyordu. Koyu kahve saçları, güneşin altında kumrala çalsa da teni kavruktu. Çatık kaşlarıyla bedenine hiç acımadan çalışıyordu. Hakkında bildiklerim o kadar azdı ki, yorum yapamıyordum kendine bu kadar yüklenmesine.
O kaç kiloluk un çuvallarını indirip arabalara yüklüyordu. İri cüssesinin sebebi buydu belki de. Yine de vahşi bir ayı misali kaba olduğunu düşünüyordum. Koca ağacı nasıl da sarsmıştı. Beni tek koluyla indirmişti. Dilinde mırıldandığı türkü de çalışırken gün boyu ağzımdaydı. Küstah, kibirli herif! Terini silerken ne diye gülüyor, düşüncesiyle yolu aşarken, seslendi.
"Bu kadar bakmaya müzede bile para alırlar!"
Kenara attığı havludan gözlerini alıp bana döndü.
Küçük dilimi yutacaktım az kalsın. Nasıl fark etmişti beni! Hem... Hem bu öyle bakmak değildi. Öylesine bakmaktı. Gayri ihtiyari...
"Bana mı dedin onu?"
"Senden başka biri mi var değirmeni gözetleyen Yaban Gülü?"
Aksi gibi... Kahrolası merakımdandı bu yakalanışım. Dudağımı ısırarak yürümeyi kestim. Aramızda iki metre kadar vardı. Annesinin verdiği yazmayı tepemde düzeltirken konuştum.
"Gözetlemiyordum. Işıkları yanınca... Öylesine baktım bu saatte kim çalışıyor, diye." uzun uzun anlatıyordum kibiriyle gülen adama derdimi. Anlar mıydı bu nazik dilden? Okumuş olduğunda mıdır bilinmez, üstün görüyordu kendini herkesten. Suratında sürekli aşağılama ifadesi vardı Sinan'ın. O böyle bakınca... Ben de kayıtsız kalamıyor, öfkeleniyordum. "Çok mühim görme kendini. Göz hizama değmesen, bakmazdım."
Aheste aheste yürüyerek, dirseklerini değirmeni çevreleyen çite dayadı. Yine aynı bakıyordu kara gözleri. Hafiften kısık, alaycı ve manidar.
"Dün seni kimin kurtardığını hemen unutmuşsun."
"Teşekkür ettim ya, heykelini mi dikeyim?"
Tok sesiyle gülerken, yorgun bedenini doğrultup değirmenden çıktı. Gömleğini giyip iliklerken önünü, aynı anda başını sallıyordu.
Yanıma doğru yürüdü.
"Yaşına göre hayli uzun bir dilin var. Ürkmüyorsun da bu sözleri ederken."
Neden ürkecektim ki? Yanımdan yürüyen Sinan'a göz ucuyla baktığımda çoktan bitirmişti ilikleme işini. Ellerini cebine koyup benimle ilerliyordu. Doğru ya, evi bu taraftaydı. Değirmenin hemen yakınında.
"Buralar tekin değil. Ökkeş neden almadı seni?"
"Kendim geleceğim demiştim ama..." şimdi olayı en başından anlatmaya hacet var mıydı ki? "Yer kalmadı işçilerin döndüğü arabada."
Ona bir kere daha gözümün ucuyla baktım. Kara gözlerinin üzerimde olduğunu bilmiyordum. Tebessüm eder halde bakıyordu tepemden. İşin garibi, ifadesi öyle kızdıracak şekilde değildi.
"Asi Yaban Gülü... Sevdiremedin mi kendini diğerlerine?"
"N-Nasıl?" bir şeyler mi anlamıştı? Tedirginliğim namusuma bir laf değmesindendi yalnızca. Onu ima ettiği yoktu elbette ama... Üvey annemin tembihinden beri yüreğim kuş gibi çırpınıyordu. "Kimseye kendimi sevdirmek için uğraşmam ben."
Yanımda yürürken gülümsedi. Ellerini kemerine sabitleyerek etrafı kolluyordu.
"Onu anladık zaten. Laf söz de dinlemiyorsun. Seni bir güzel uslandırmak lazım." yaramaz mıydım sanki? Küstah herif, ağzını açtığı sıra böyle ezmeye uğraşıyordu beni. "Tarlada kavga mı ettin?"
Büyük bir hayretle yürümeyi kesip yüzüne baktım. O ise tavrını sürdürüyordu.
"Yok... Neden ki?"
"Küçük yalancı ağzını ört. Kavga etmişsin ki kimse seni araca almamış."
Hiçbir şey dikkatinden kaçmıyordu. Dudağımı dişleyerek tekrardan koyuldum yürümeye. Yalan değildi işte. Reddedemiyordum ama haklı olduğunu da söylemek istemiyordum. Sessiz kalmayı seçtim onun evinin yakınına gelmişken. Birkaç yol aşağısı da abimin eviydi. Oraya kadar gelmesine gerek yoktu.
"Devamını ben giderim. Sağ olasın."
"Ne kadar yevmiye veriyorlar?"
Hızlıca değişiyordu ifadeleri. Az önce alaycı tavrı olan adam, şimdi yüzümü ciddiyetle süzüyordu. Kollarını bağdaş yaparak karşımda dikiliyordu.
"Ne oldu da?"
"Sana orada rahat vermezler eğer sevdikleri biriyle itişmişsen. Rahat duracak birine de benzemiyorsun. Aynı yevmiyeyi ben vereyim sana, değirmene çalışmaya gel. İşçiler de var, tek çalışmıyorum."
Ettiği teklifi düşünmeye fırsat kalmadan, evlerinin önünden bir patırtı duyuldu. İkimiz de o yöne döndüğümüzde, bahçe girişinde Sinan'ın annesini yerde uzanır halde gördük! Düşmüş müydü! O patırdı kadından gelmiş olmalıydı! Koşar adım yaşlı kadına ulaşırken, Sinan eğilip kucakladı.
"Anne!"
Gözlerinde besbelli bir şok yansıdığında, elini annesinin burnunun altına koydu. Nefesini yokluyordu zaar.
"Tansiyonu mu düştü ki?"
Eliyle işaret edip komut verdi bana.
"Ayaklarını tut ve kaldır Gülsima."
Ne olmuştu şimdi zavallı kadına? Onca da ilaç içiyordu. Hemen dediğini yapıp bileklerinden tutarak hafifçe yukarıya kaldırmıştım.
Ancak...
Ancak düşündüğümüz gibi değildi durum. Zira yaşlı kadın, göğsüne bastırdığı eşinin resmiyle, ORACIKTA CAN VERMİŞTİ!