Bir koca yaban domuzundan kaçıp deli adamın bahçesindeki ağaca tırmanmak, beni kurtarmamıştı. İki elini yeniden ağaca dayayıp sallayan Sinan, cüssesinin ne denli iri olduğunu kanıtlıyordu.
"Sallama! Düşeceğim..."
"Ağaçtaki meyveyi de böyle indiririz! Kim dedi sana oraya tırman diye?"
Korku içinde sarıldığım gövdeden tuhaf çıtırtılar geliyordu. Eli tüfekli adam bahçenin orta yerindeki evinden bu yana, çoktan bize kavuşmuştu. Bana doğrultarak gür sesiyle bağırdı.
"Öldüreceğim onu!"
Tüfeğin ucunu yere çeviren Sinan, soğuk bir gülüşle adamı geri çekti.
"Keklik mi vuruyorsun dayı? Hangi meczup isteyerek girer senin bahçene?" gözleriyle ayaklarının dibindeki domuzu gösterdi "Domuz kovaladı."
Yaşlı adam, seyrek kaşları ve kel başına zıt gür bıyıklarıyla yüzünü bana doğrulttu.
"Kimsin, kimlerdensin sen!"
"Kıymayın bana... Ökkeş'in kardeşiyim ben. Ökkeş Hayıt."
"Hurdacı mı?"
"Hurda taşır, evet."
"Bu saatte ne halt yemeye buradasın?"
Ağacın tepesinden aşağıya bakarken titrediğimi görmüyorlarmış gibi, beni soruya boğuyorlardı. Birbirine çarpan dişlerimi sabitleyerek gövdeden ayrıldım.
"Çalışmaya geldim tarlaya... Paktürklerin... Tarlasına..." göz ucuyla Sinan'a bakmıştım aynı anda. Hikayeyi öğrendiğimden beri Sinan'ın da Paktürk ailesinden olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordum. "İşçiyim ben beyim."
Tüfeğin ucunu yavaş yavaş indirerek soluklanırken kaşları hala çatıktı.
"Beşiksiz Konak'ta ne işin varmış? Aklı mı kıt abinin? İnsan kardeşini o cendereye sokar mı? İn aşağıya!"
Ağacı bir kere de bu yaşlı adam sallayınca, nasıl çıktığımı bilemediğim bu yerden nasıl ineceğimi hiç bilmiyordum.
Eteğimi iki bacağımın arasına sıkıştırarak aşağıya baktım. Ağlamamak için dudağımı ısırıyordum.
"İnemiyorum."
"Atla, tutacağım."
Alay mı ediyordu yine benimle? Öyle soğuk bakıyordu ki, kendimi onun kollarına bırakırsam beni yere atacağından neredeyse emindim.
Güvenemedim.
Nasıl güvenecektim ki bu alaycı adama?
"Dinelip durma da indir şu kızı Paktürk oğlanı! Sonra da bahçemden çekin gidin."
Arkasını dönüp söylenerek, tüfeği omzunda yürüdü. Sinan ise yeniden kaldırdı ellerini ve bana seslendi.
"Atla!"
"Atlamam, merdiven daya!"
"Atla kucağıma diyorum, hava karardı!"
Omuz silkerek gökyüzüne baktım. Burayı zar zor aydınlatan bahçe ışığı da oldukça cılızdı. Hem korktuğum adamın kollarına nasıl atlardım?
Öfkeli kara gözleri, vahşi bir hayvanın avına baktığı gibi bana bakıyordu.
Bir kez daha aynı şeyi talep etmek zorunda kaldım.
"Merdiven daya!"
"Oraya keklik gibi kaçarken düşünecektin onu Yaban Gülü. İn şimdi tek başına, gidiyorum ben."
Bu karanlıkta, yaban domuzları cirit atarken, arkasını dönüp gidiyor muydu! Bu kadar acımasız olabilir miydi?
"Dur! Dur... Dur beyim, tamam! Tamam, atlayacağım!"
Olduğu yerde duraksayarak aheste tavrıyla dönüp baktı. Tek eli cebinde, diğer eli domuzu vuran tüfekteydi.
Üstündeki beyaz gömlek, rüzgara kavuşup uçmaya razıydı. Kaynar rüzgarın tenine çarpmasına müsaade eden Sinan, bana doğru gelip bir kere daha avuçlarını ağaca yasladım. Kuvvetlice sarsarken, bacaklarım titriyordu.
Bunu neden yapıyordu ki!
Neden sallayıp duruyordu şu ağacı?
"Düşersem... Düşersem ne olacak?"
"Düşmeyeceksin, atla! Kızıyorum artık, sabrım kalmadı!"
Sanki kolaymış gibi... Sarıldığım ağaçtan ayrılarak titreyen dizimin üzerinde doğulmaya çalıştım. Ağaçtan gelen çıtırtılar işimi daha da zorlaştırıyordu.
Bir alt dala basmak için indirdiğim ayağımın ucu değip geri çekildi.
"Bas oraya! Yukarı getirme beni."
"İ-İnemiyorum! İnemiyorum, titriyorum."
Sırtım dönük bir şekilde tek ayağım dala dayanmışken, iki elimle az evvel üzerinde oturmakta olduğum dala sarılmıştım.
Belki atlasam tabanlarım yere sağlamca basardı. Öyle korkmuştum ki, henüz hala yüreğim yatışamamıştı.
"Korkuyorum."
Bunu söylemekten utansam da dilimden çıkıvermişti.
Alaycı suratı, söylediğim sözler ciddi bir hal aldı. Elindeki tüfeği omzuna asıp kollarını yukarı sıyırdı.
Bu gaddar adamın acımasının olmayacağını düşünmüştüm fakat hiç de öyle bir tepki vermedi. Ağaç yeniden sallanırken, Sinan son sözümü işiterek çıkmaya başlamıştı. Onun için kolaydı. Birkaç adımda bulunduğum dalın yanındaki kalın çıkıntıya dayanıp tek kolunu bana uzattı.
Başımı çevirip dolunayın aydınlattığı yüzüne ve hafiften uzun kara saçlarına baktığımda ürpererek yutkundum.
"Korkma." güçlü kolu uzanıp da belime dolandığında, kararlı gözleri güven vermişti. "Tutun bana."
Sızlayan avuç içlerimle Sinan'ın koluna tutunarak komutuna uyup basmamı istediği yere adım attım.
Şimdi ikimiz de aynı kalın dalda dip dibeydik.
Benim korkulu yüzüme karşın onun göz hizamdaki dudakları gülüyordu. Korku içerisinde elimi göğsüne koyarak diğer elimle ağacın gövdesini sarıyordum.
"Korktuğunda daha iyi söz dinliyorsun, güzel."
Çocuk muydum ben? Bir de yakama kurdele taksaydı!
Göğsündeki elimi tutup omzuna yerleştirdiğinde aşağıya baktım. O kadar yüksek geliyordu ki buradan asla inemeyeceğimi düşündüm.
"Düşmek istemiyorsan sıkı sarıl boynuma. Yavukluna sarılır gibi..."
Sırf korktuğum için boynuna sıkıca sarılırken, birilerinin bizi görmemesi adına dualar ediyordum. Kime nasıl anlatırdım bu hali? Hatırıma, üvey annemin dediği geliyordu... Öyle miydim? Annem ve babamın günahının tohumu... Günahın ta kendisi miydim ben? Çoktandır bunun muhasebesi geceleri uyutmuyorken beni, bir adamla böyle hale soyunmak ayıp geliyordu.
Bir alttaki ağaç dalına geçtiğinde, sırtına astığı heybe gibi beni de beraberinde indirmişti. Sonra toprağa atlayıp tozu havaya kaldırırken yere ulaştık.
Sanki kollarım bir zehri sarıyordu da onu ittirip iri cüssesinden sıyrılmıştım.
"Sağ olasın." üzerimin tozunu sildim. Ayak ucumdaki vahşi hayvana bakınca tiksintiyle öğürmüştüm. Tek elimle ağzımı kapayıp bir yöne ilerlediğimde, arkamdan elimi tutup çekti beni kendine Sinan.
"Bu taraftan gideceğiz. Kaybolmaya meyilli misin?"
"Kötü kokuyor... Midem..."
"Aman istifra edeyim deme!"
Elimle ağzımı ve burnumu örterek bileğimden tutan Sinan'ın izini adım adım takip ettim.
Az önce korkup da geri kaçtığım atının yanına geldiğimizde işaret etti.
"Karaboran turizm. Ya binip kurtulursun ya da bırakır giderim seni burada."
İlkin kendi bindi. Ardından başını okşayarak üstten üstten baktı ağır küstahlığıyla. Yaşı otuz var mıydı ki? Yutkunduğumda ciddi bakışlarıyla bana yeniden seslendi.
"Geliyor musun benimle?"
"Karaboran mı adı?"
Soracak soruyu da bulmuştum. Korkuyordum aslında. Korktuğum için bahane arıyordum.
"Karaboran, korkma ısırmaz. Tut bakalım elimi."
Eğilip uzattığı elinden şüpheyle tutarken, beni tek hamlede çekip oturttu. Göğsüne sırtımı dayadığım Sinan'ın eli belimi sardı. Aramızda boşluk bırakarak oturduğum için beni kendine yaslayıp dayamıştı bedenini bedenime.
Başımı çevirsem, biliyordum ki aşağılamadan başka söz savurmayan dudaklarına rast gelecektim.
Bedenlerimizin tüm hatları hissedilir derecede sarmıştı birbirini bu oturuşla. Eteğim katlanıp dizlerime kadar gelmişti. Fakat altıma giydiğim iç giysiden ötürü tenim görünmüyordu.
Kulağıma yaklaşıp sessizce konuştu atı hareket ettirmeden evvel. Titreyip boynumu eğerken kaçınmak için... Bu kaçınmaya sebep olan nefesiydi.
"Kekliği yuvasına teslim edelim."
*
Ökkeş abimin eşinin apandisiti patlayacak olmuştu. Onu hastaneye yetiştirirken, beni unutmuştu.
Anahtarım bile olmadığından gelip çattığım yer Sinan'ın eviydi.
Hastaneye bırakmasını istesem de abim kabul etmemişti. Az beklersem geleceğini söyleyip beni adeta Sinan'a teslim etmişti.
O ise bu halden memnun değildi. Ben de can atmıyordum herhalde bu soğuk adamın evine girmeye. Annesinin içeride olduğunu bilmesem adımımı atmazdım ya, neyse!
"Geç." eliyle yönlendirdi. Sanki koyun ittiriyordu vahşi herif! Dağ ayısı mıydı, armut mu yuvarlıyordu anlayamamıştım.
Başımı kaldırıp uzunca boyundan gözlerine zorla ulaşmıştım.
Hiç itilip kakılmamış değildim ama buna öfkelenmiştim işte. Elini omzumdan sertçe savurarak kaşlarımı çattım.
"Yürüyorum, ahıra hayvan mı tıkıyorsun?"
Söylediğim söz hoşuna gitmiş gibi o soğuk ifadesini ardına koymadan dudaklarını kımıldattı.
Güler gibi olsa da soludu. Ardından elini kapının kirişine dayadı.
"Çıktığın dalda avlanan sensin. Sesini çıkarma da gir içeri."
Aksi adamın büyük bedeni benden evvel girdi. Kapıdan geçerken de göz ucuyla tepemden ukalaca baktı..
Deli midir nedir! Terbiyesiz... Gaddar, vahşi herif!
"Anne, misafirimiz var."
Kafamdan söylenerek Sinan'ın peşinden adımladım.
Fakat...
İçeriye adım attığımda, çok da rastlanmayan bir şeye şahit oldum. Karşımda gördüğüm kadın, otobüste yanına oturduğum teyzeydi. Bana elimdeki boncuklu bileziği veren.
O benim kadar şaşırmamıştı. Ayağa kalkıp beni kapıda karşılarken, yüzü gülüyordu.
"Buyur kızım, hoş geldin. Gördün mü Allah'ın işini? Yine karşılaştırdı bizi kurban olduğum!"
Gülümseyerek yanına ulaştım ve elinden öptüm. Arkamdan içeri giren Sinan'ın iri cüssesi yine gölge yapıyordu.
Ne sordu, ne de ilgilendi daha önce tanışık olup olmadığımızla. Kapısı aralık duran odaya girip bir anda beyaz gömleğini sıyırdı. Sırtı çıplak kalan adamdan gözlerimi alelacele alıp, annesine döndüm.
"İyisiniz inşallah?"
"İyiyim, iyiyim Elhamdülillah. Şu böğrümde bir ağrı var ama dayanıyorum. Sızım sızım sızlıyor."
Eliyle koltuğa vurup yanına oturmamı istedi.
"Gel yavrum. Gel, buyur. Kimlerdendin sen?"
Burada doğup büyümemiştik. Abim iş için buralara gelmişti.
"Ökkeş Hayıt'ın kardeşiyim. Bilir misiniz?"
Dudak büküp elini dizime koydu.
"Bilemedim kızım kusuruma bakma."
Kenardaki sürahiden su dolduran Sinan, önümüze gelip annesine avucunu açtı. Çeşit çeşit hapı gösterip uzattı.
"İlaçlarını almamışsın."
"Yok Sinan, içmeyeceğim. Bunlar öldürüyor beni, biliyorum. Kaç tane ilaç, böbrek mi dayanır?"
Sayınca sekiz tane vardı. Yanına oturup sakince ana oğulun konuşmasını seyrettim.
"Zorla mı içireyim yine?"
Gaddar adam!
Çatmıştı yine kaşlarını. Tek elini koltuğun başına dayarken, annesine uzattığı haplardan birini ağzına zorla götürdü.
Yaşlı kadın istemeye istemeye hapı alırken, Sinan'ın yüzünde hiçbir merhamet ifadesi barınmıyordu. Çetin ceviz, gaddar görüntüsüne rağmen yine de gözbebeklerinde hüznü taşıyordu. Anlam veremediğim acıklı bir hüzün.
"İç suyunu da."
"Tamam oğlum, tamam! Dur içerim ben. Tıkadın boğazıma, dur!"
Zorlanarak yuttuğu hapın peşine bir diğerini, sonra diğerini... Sırayla hepsi bitene kadar hapları annesine yutturdu.
Hapları yutarken nasıl da zorluk çektiğini öylece seyrettim. İçim sızlamıştı ama sesimi çıkarsam ne fayda edecekti?
Uslu uslu oturmaktan başka çarem yoktu. Ellerimi dizlerimin arasına sıkıştırıp sessizce Sinan'ın hareketlerini takip ettim. Odadan çıkıp gitse de ağırlığı doldurmuştu kasvetli duvarları. Biliyordum ki bu adam, büsbütün kasvetin ta kendisiydi.
"Gülsima'ydı ismin değil mi güzel kızım?"
"Unutmamışsınız, evet." gülümseyerek cevabımı vermiştim. Eliyle örgülü saçımı düzeltip gözlerini gözlerime dikti.
"Biliyorum... Vakit geldi."
Şaşakalıp ağzımı açarken, gözlerini yumup açmıştı. Ancak neyden bahsettiğini anlayamamıştım.
"Neyin? Ne vakti?"
Tebessümle başını salladı. Eli, örgümde dolaşmayı sürdürüyordu. Gözlerinden birer damla yaş süzülüp kuru tenini suladı.
Yaşının verdiği hayat çizgileri doluyordu bu damlalarla.
Örgümün bağını çözüp kısık sesiyle konuştu.
"Kız iken ben de iki tane örük yapardım saçıma. Uzanır... Ta inerdi göğsüme kadar. Kapatırdı önümü. Şimdi başımda saçım kalmadı amma ne vakit bir örük görsem gençliğim gelir hatırıma. Biliyorum. Biliyorum vakit geldi."
Sakince oturup ilk kez yaşadığım bu duyguyu, yaşlı kadının titrek eliyle kabullendim. Benim saçım okşanıyordu.
"Hiç sevilmeyen saçıma değen eli unutmadım. O gitti. Yitip gitti Gülsima kızım. Yıllarım gibi tez gitti. Sonra bir daha kimsecikler değmedi ak saçıma. Sen... Sen de seni sevene varasın güzel yavrum."
Bahsettikleri doldururken gözlerimi, gecenin bir saatine değin bu evin içerisinde abimi bekledim. Yemeklerini yedim, sularını içtim. Sinan yanımızda oturmadığı için daha rahattım. Ara sıra odadan yükselen mırıltılar, bir türküyü tutturup gördüğü işin esnasında mırıldandığını duyursa da dikkatimi annesine vermiştim.
Aslına bakılırsa çok merak ediyordum. Onları Beşiksiz Konak'tan neden gönderdiklerini... Yine de sessiz kaldım. Yaşlı kadın vefat eden eşinden minnetle bahsederken, o zaman neden sürüldünüz konaktan diyemedim.
Sivri dilimi tuttum.
"Nasıl da içimde kalmıştı sana ikramda bulunamamak. Ama madem buradasın, gel benimle, sana bir hediye vereyim."
"Zahmete ne hacet? Verdiniz ya zaten!" bileğimdeki kopmak üzere olan boncuklu bileziği gösterip salladım.
"Gel sen benimle, gel. Gel sana güzel bir yazma vereyim. Gençliğimde oyasını ben işledim. Turan ölünce daha da içimden gelmedi oyalı yazma takmak."
Çeyiz sandığını açıp içerisinden iki tane güllü oyası olan yazma verdi elime. Kenarları emek emek işlenmiş, gül goncasını andıran kırmızı bir yazmaydı. Gülümsedim incelerken. Oğlundan ötürü düşmüştü ya benimki! Ne de güzel rastlantıydı.
"Ama bunlar çok kıymetli, çok güzel. Kendiniz kullanmaz mıydınız?"
Acılı gülümsemesiyle başını sağa sola salladı. Çeyizine dalan gözleri, yaşlı kadının hayatı hakkında daha büyük meraklar uyandırırken, sandığın içerisinde bir çift bebek patiği gördüm. Tebessümle elime aldığım patiği gözüyle takip eden kadın, beni günlerce düşüncelerin çukuruna sokacak şekilde küçük patikleri tanıttı.
"Sinan'ın bebeğinin patikleriydi. Yavrusu da karısı da aldı gitti başını."
*
"Ah be Güllü, girilir mi Muzaffer dayının tarlasına? İyi ki oradaymış Sinan."
Ökkeş abim nihayetinde beni eve getirmişti. Fakat apandisit ameliyatı olan yengem hala hastanedeydi. Bir yandan kollarını dirseklerine kadar yıkıyor, diğer yandan söyleniyordu.
"Gelir gelmez domuzlar mı karşıladı seni?"
Gülerek söylediği söze zoraki tepki verirken uykulu vaziyetimle esnedim.
Evdeki domuzdan iyidir, diyemedim. Annesiydi neticede.
"Sık sık iner mi şehre domuzlar?"
"Nadirdir. Aksi gibi sana denk geldi işte." havluya uzandı kurulanmak için. Onu uzatıp birkaç adımla geriledim. "Yorgunsan yat uyu Güllü. Yarın yine bırakırım seni tarlaya. Ama dönüşte diğer işçilerle gel bu seferliğine."
"Allah rahatlık versin abi."
Bana ayarladıkları küçük oturma odasına çoktan yatağımı sermiştim. Ortalığın tozunu almış, yerleri silmiştim yengeme yük olmasın diye. Şimdi de kollarım omuzlarıma kadar sızım sızım sızlıyordu. Daha ilk günden eğilmekten harap olmuştu belim barkım.
"Yara oldu avuçlarım."
Çevirip baktım avuç içlerime. Karanlık da olsa görebilmiştim.
Ne kadar dayanabilirdim buralara? İlk günden yaşadığım talihsizlikler beni bezdiremezdi. Kararlıydım. Elde ettiğim parayı biriktirip gidecektim. Tek dileğim kimsenin eli boynumda olmadan hür bir hayat yaşamaktı.
Kendi kendimi kurtarmaktan başka çarem kalmamıştı.
Gözlerimi yumarken kulaklarımda o mırıltıları işittim garip bir şekilde.
Ansızın gözlerim tıpkı kapandığı kadar hızla açıldı. O sert sesi bir tek emir verir sanıyordum. Alay eder, bağırır... Oysa türküyü ne güzel mırıldanıyordu.
"Tövbe, tövbe... Tövbe estağfurullah." sağa dönüp iyice sarıldım kalın yorgana. "Niye geldi şimdi aklıma? Günah... Günahtır, düşünme Gülsima..." bir de gömleği çıkarıp sırtını ayan etmişti ya! Sağ omzundan sol omzuna, esmer tenine gayri ihtiyari de olsa bakmak bana utanç vermişti. Farkında mıydı? İnşallah beni görmemiştir, diyerek sıkıca yumdum gözlerimi.
Sabaha kadar sağa sola dönerek güç bela uykunun yakasına yapışabildim. Sabahın ilk saatlerinde ise abimle külüstüre atladık.
Sabah ezanıyla kalkmıştım aslında. Yıkanıp çay demlemiş, sonra dünden edindiğim tecrübeyle ince bir elbise giyinmiştim. Hava öyle sıcaktı ki, içtiğim su da yetmeyince abim iki litreliklerden vermişti.
Böyle ücra bir yerde telefon çekmediği için öncesinde anlaşmıştık. Diğer işçilerle dönecektim.
"Halil Ağa'ya bak. Bu kaçıncı kırdığı ceviz kim bilir."
Başımı çevirip işaret ettiği yöne baktığımda, Meral'i gördüm Halil Ağa'nın yanında. Tiksintiyle yüzümü buruşturdum. Kuytuya geçip sarmaş dolaş işler ediyorlardı. Zavallı karısı konaktan yollasa da devam ediyordu anlaşılan.
Hala onunla görüşüyordu. Abimin yanında öyle utanmıştım ki bakmaktan imtina ediyordum. Yüzümü çevirsem de görmüştüm.
Nasıl yakıştırıyordu ahlakına? Bir daha konuşmayacaktım Meral'le. Hem içimden gelmezdi ki... Kim kendini bu duruma sokmak isterdi?
"Evli değil mi bu adam?"
"Evli. Çocuğu olmuyor işte. Abileri gibi onun da çocuğu yok. Böyle hovarda bir adam."
Beni tarlaya en yakın yerde bırakmak için Halil Ağa'nın dibinden geçerken, adam elini kaldırıp arabayı durdurdu. O esnada göz göze gelmiştik. Üzerini başını toparlayan Meral ise kızaran yüzüyle çalışmaya dönmüştü. Demek, yüzü kızarabiliyordu...
Sanki bir halt yememişler gibi rahattı. Oradan görünmediğini falan mı sanıyordu? Alenen ortadaydılar.
"Ökkeş, nereye böyle?"
"Tarlaya Halil Ağa, bacımı çalışmaya bırakıyorum."
Kaşları çatılan genç ağadan gözlerimi çevirdim.
"Demedim mi ben size konağa gelin diye."
Abimi de bir mahcubiyet sarmıştı. Aracı durdurup yanına inmişti. Bense kapıyı açıp ayaklarımı sarkıtmıştım.
"Biz geldik de gönderdiler eve adam lazım değil diye. Güllü dünden bu yana burada çalışıyor."
Zaten tarla karşıdaydı. Durup beklemenin manası yok, diyerek inmiştim.
"Binin arabaya gidelim."
Yazmamın iki ucundan tutup başımı çevirdim. Sıcaktan kavrulan bunca çalışanın yorgunluk iniltisi yayılırken, Halil Ağa elini bana doğru salladı.
"Gidelim konağa. Koca ev, elbet bir iş bulunur."
Kime Beşiksiz Konak, desek tövbe çekiyordu. Aklımı yitirmiş değildim çok şükür.
"Ben işimden memnunum."
Abimi aşarak sallana sallana dibime yürüdü. Meral'e baktığı gibi bakmıyordu bana. İfadesi ciddiydi ama ben tiksiniyordum.
"Tozun toprağın içinde harap olursun. Madem daha dün başladın, alışmadan konağa geç. Buranın insanı tarla işi görmeye alışık."
Ellerimden birini bilekten yakalayıp çevirdi içini.
Hadsizliğine kayıtsız kalamayıp kurtarmak için kendime çekerken vahlandı.
"Şimdiden hırpalanmış ellerin."
Abim yanımıza geldiğinde serbest bıraktı. Tiksintiyle teninin hissini kaybettirecek şekilde ovalamaya başladım.
"Ağam ne iyi olur kardeşimi aldırsanız konağa. Hele bir de yatılı hizmetli yapsanız, tüm işleri görür. Hiç üşenmez, tembel de değildir. Hem çok güzel kına yakar. Evin hanımlarına-"
"Ben toprak işini sevdim. Burada çalışacağım."
"Olur mu Güllü'm? Dün de domuz kovalamadı mı seni?"
Halil Ağa, abimi çoktan razı etmişti. İkna olmayan tek kişi bendim.
Dünkü tüfekli deli bile girme demişti oraya. Göz göre göre, arkamın rahatlığı için büyük sözünden kaçmazdım.
"Nasıl kurtuldun hayvandan? Tehlikeli yerler buralar. Çok da cılızsın, itiraz etme."
Ürpertiyordu beni Halil Ağa'nın sözleri. Omuz silkerek tarlayı gösterdim.
"Sağ olun. Ben burayı sevdim. Burada çalışacağım."
Daha fazla uzamasın diye yüzümü abime çevirdim.
"Yengeme selam söylersin Ökkeş abi."
"Hay huysuz kız... Tamam! Tamam o halde, git bakalım."
Yeniden çevirip yüzüne bakmadığım icint, rahattım. Ancak tarladaki işe koyulur koyulmaz Meral yanımda bitmişti. Kolunu koluma dayayıp kulağıma eğilirken, yüzünde besbelli bir nefretin gölgesi vardı.
"İşittin benden, şimdi de konağa kapak atmaya mı çalışıyorsun Gülsima?"
Öyle bir hararete sokmuştu ki beni, öfkemi dizginleyemeden baktım.
"Ne diyorsun sen!"
Öfkeden dönen gözleri, bir kavgaya hazır olduğunu işaret ederken, sözleri başımdan aşağı bir kova buzu devirmişti.
Karnımın ortasına bir tekme yemişim gibi büzülüp dudaklarımı aralamıştım.
"Doğru yer diyorum. Benden duyup koynuna gireceksin değil mi Halil Ağa'nın? Tam da ağzına layıksın. Git sat kendini Halil Ağa'ya!"
Bunca zaman üvey annemin ettiği kelamlar karşısında kendime hakim olmuş, en azından babama layık bir evlat olmak için didinmiştim.
Uğradığım hiçbir hakaret, şimdiki kadar cüret vermemişti.
Elimi havaya kaldırıp gererek Meral'in suratına okkalı bir tokat indirdiğimde, yere serildi. Diğer çalışanlar yanına koştu. Onlar yetişmeden eğilip işaret parmağımı tehditvari bir biçimde kaldırdım.
"Bana bak! Beni kendinle karıştırma ahlaksız! Alnımın akıyla paramı kazanıp döneceğim evime. Senin gibi gidip de evli bir adamın yanaşması olmam! Sıkarım boğazını, feleğin şaşar!"
Vuruşumun sertliğinden henüz örtülmeyen ağzının içinden kan gelirken, diğer işçilerin kötü bakışlarına maruz kalmıştım. Birkaç tanesi beni şikayet ettiğinde, tarlanın başında duran, Beşiksiz Konağın en büyük evladı Cumali Ağa tarafindan yanına çağırıldım.
Gelmeden de yüz kere tembih etmişlerdi. Karmaşa çıkarıp ortalığı ayağa kaldırmak yasak diye.
Utana sıkıla karşısına geçmiştim. Başı önünde eğik olan adam, kırklı yaşlarının sonundaydı. Eliyle dışarıyı gösterip sessizce konuştu.
"Çık tarladan."
"Ama benim bir kabahatim yok ki! Durduk yere neden vurayım?"
Konuşurken yüzüme bile bakmıyordu.
"Kim tatsızlık çıkarırsa onu yollarım."
"Hangi deli durduk yere birini tokatlar! Damarıma bastı, sorsanıza ona ne dediğini beyim! Bu mudur sizin hakkınız hukukunuz?"
Söylediklerimle dikkatini çekince, aheste aheste kaldırdı başını. Fakat arkasından yaklaşan Halil Ağa geldiğinde, yutkunarak geriye adımladım.
Ne işi vardı şimdi bunun burada?
Göz teması kurmamak adına başımı eğip beklerken, abisine dönerek talepte bulundu.
"Madem kovuyorsun onu tarladan. Öyleyse ben Beşiksiz Konak'a alıyorum Ökkeş'in bacısı Gülsima'yı."