3. Bölüm/ Acı Eşiği
Kosovalı Malikanesi, Gazi Magosa / KKTC
20 Eylül 2024
Ben anlatamadım, ne içimde biriktirdiklerimi ne de boğazımda düğüm düğüm olan hiçbir şeyi anlatamadım.
Odama sığamadım, geceleri uyuyamadım, nefes bile alamadım bazen, yediğim yemek karnımı da doyurmadı sebebi neydi biliyor musunuz?
İliklerime kadar acı doluydum!
Bir insan acıdan ağlayamaz hale gelir mi?
Ben geldim…
Bu çöküş bana bir ömür boyu sessizliğe mal olacağını bile bile kendimi çöken hayatımın enkazı altında kalmasına izin verdim.
Ben heves ettiğim şeylerin kursağımda birikmesinden oluşan hayal kırıklarımı yorgan gibi üzerime örtmüş olanım. Olsun diye çabaladığım her şeyin olmayışını yutkunarak seyredenim.
Ben aslında olmamış her şeyim…
Nefes almanın bile zor geldiği amansız anların içindeydim. Dizlerimi kendime çekmiş başımı da dizlerime yan yaslayarak odadaki pencereden dışarıdaki denize yüreğim paramparça olmuş bir hüsranla bakıyordum.
Hissiz…
Duygusuz…
Ve ruhsuz…
Ne garip değil mi?
Hayatım mahvolmuş, yetmezmiş gibi freni patlayan bir kamyon gibi şarampolden aşağıya kontrolsüzce yuvarlanıyordum.
Nazlı ananenin beni özel uçağına bindirip İstanbul’a babama teslim ettikten sonra babam yaşadıklarımı acı ile öğrenmişti. Alptekin’in beni bulması veya bana zarar vermesi endişesi ile beni apar topar Kıbrıs’a Kürşat amcamın evine getirmişti.
Bu odada günlerim geçmişti. Belki de haftalarım. Bilemiyorum… ben zaten zaman yetimi kaybedeli çok olmuştu. Bileğimdeki taze dikiş izi ise hala ara sırada olsa sızlıyordu. Nasıl dayandım nasıl hala nefes alıyorum inanın bana bende bilmiyorum.
Yaşadıklarım o kadar ağır geliyordu ki…
Dilim artık dönmez olmuştu. Konuşamıyordum. Susmuş ve tamamen kendimi kapatmıştım. Aybike teyze olmasaydı belki mideme de yemek sokmazdım. Ama onun o gözlerindeki acı benim yüreğimi katmer katmer dağlıyordu.
Yaşadıklarım, bana zorla yaşatılanlar o kadar ağırdı ki bazen hala daha neden nefes almak için direndiğimi sorguluyordum. Ama o hataya bir kez düştüm bir daha düşemezdim anneme sözüm vardı. Bunu asla bunu yapamazdım.
Ben doktor olacaktım. Bu sözü annemin mezar taşının başında annemin toprağına sarılarak vermiştim. Annemi kurtaramamıştık ama ben yüce rabbimin izni ile hayatları kurtaracaktım. Bir daha hiç kimsenin ailesinin dağılmasına, evlatlarının bu kadar acı çekmesine izin vermeyecektim.
Hayatımda hiçbir şeyi başaramadığım gibi onu da başaramadım…
Bitirme sınavlarımı kaçırmış bütünleme sınavlarına da girememiştim. Koca bir senem çöp olmuştu.
Artık elimden bir şey gelmiyor.
Annemi çok özlüyordum elimde değildi. Üstünden yıllar geçse de anne hasreti çok kuvvetliydi. Ne acısı diniyordu ne yüreğimdeki yangın sönüyordu. Gözlerimi kederle yumup annemi toprağa emanet ettiğim zamanlara daldım.
11 sene öncesi...
Büyüyordum. Günler geçtikçe geçiyordu. Zaman gerçekten acımasızdı. Hızına kimse yetişemiyor ya da onun durdurmaya kimsenin gücü yetmiyordu.
Annemi kaybedeli bir sene olmuştu bile. Annemsiz geçen koca bir senede ben sadece yaşama belirtisi gösteriyordum. Aciz bedenimi ayakta tutacak kadar az yemek yiyor ve zorlukla su içiyordum.
Bir yudum su içmek bile boğazımı kezzap içmiş gibi yakıyordu. Annemin kalemle ‘su’ diye yazdığı yazı gözümün önünden asla gitmiyordu. Annem bir yudum suya hasret gitmişti. Sanki şimdi ben bir yudum su içsem annem kahroluyor gibi hissediyordum.
Uyuyor uyanıyor okula gidip geliyordum. Ablam bu sene Türkiye’nin Trabzon ilinde sınıf öğretmenliği bölümünü kazanmıştı. Çok kısa süre sonra ablam bizi bu adada bırakıp oraya gidecekti.
Bu adada sadece babam, ben ve kara toprağa emanet ettiğimiz annem kalacaktı.
Bu bir sene boyunca Aybike teyzem bizden elini eteğini çekmemiş aksine sıkıca bize sarılmıştı. Sabahları okula babam bırakıyordu öğlen, Aybike teyzem bizi alıyordu. Açıkçası bir ruh gibi okula gidip geliyordum. Derslerim zerre kadar umurumda değildi. Aklım fikrim annemdi.
Sadece sınavlarımı geçecek kadar not alıp gerisi ile pek de ilgilenmiyordum. Belki çoktan bu hayattan savrulup giderdim ama Umay can arkadaşım bana sıkı sıkı sarılmış, beni bir saniye bile yalnız bırakmıyordu.
O benim iyikimdi.
Annemden sonra iki sene daha geçmişti. Artık on altı yaşına girmiş ergenliğin verdiği asiliği en üst seviyede yaşıyordum. Annemsiz geçen günlerde ablam yanımda yoktu ve babamın üzerimde kurduğu baskıdan dolayı hep kendimi dışarıya atıyordum.
Resmen tüm hislerimden kaçıyordum. Babamın mesaiye kaldığı gecelerde yeni edindiğim serseri arkadaşlarımla kaçak motor yarışlarına katılıyordum. Tabi babamın haberi yoktu çünkü hala polise yakalanmamıştım.
Ta ki bugüne kadar!
Babamın mesaiye kaldığı bu gece yine evden gizlice çıkmış ve Magosa ve Girne’yi birbirine bağlayan dağ yolunda yapacağımız yarışma için arkadaşım olmayan ama arkadaşımmış gibi davrandığım Aslı beni aldı.
Üzerime deri ceketimi geçirip başıma kaskı takarak uzaklaşmıştık. Yarış alanına geldiğimizde ben, bu sefer tek sürmek istemiştim. Bana motor vermek istememişlerdi daha yaşım küçüktü ve bu yarış motorları çok ağırdı. Bu çetenin başı olan Çağan yanıma gelip,
“Bu motoru idare edemezsin ufaklık biraz daha büyüdüğünde senindir.” Dediğinde ona sinirle bakmıştım. Çağan tehlike saçan gözleri ile bana bakıp motorun arka kısmını göstererek,
“Atla.” Deyip kaskını bana uzattığında hızla elinden alıp başıma geçirdim ve gösterdiği gibi onun arkasına yerleştim.
Yarış başladığında hızımız çoktan yüz seksene dayanmıştı. Sanki uçuyormuş gibi hissediyordum. Çağanın bedenine sardığım kollarımı gevşetip bu yüzüme çarpan havanın tadını almak istiyordum.
Hızla Girne’ye doğru ilerlerken inşaat alanına çakıl götüren bir kamyonun yola döktüğü mıcırları çok geç fark etmemiz sonucu Çağan motorun hâkimiyetini kaybetmişti. Bedenimin savrulduğunu ve bedenimdeki amansız acıları çok net hissetmiştim. Sonrası ise derin bir karanlıktı.
Gözümü açtığımda bir hastane odasında olduğumu anlamam çokta zor olmamıştı. Ayağımın birini alçıya alıp bir iple tavana sabitlenmişlerdi. Belimde ise şiddetli bir ağrı vardı. İki kolumda da sargılar sarılıydı. Muhtemelen başımı korumak isterken kollarım yola sürtündüğü için yüzülmüştü.
Bedenimdeki acı ile bir şekilde baş ederdim ama babam bunu öğrenirse ki bence çoktan öğrenmiştir işte o zaman ne yapacaktım bilmiyordum.
Yavaş ve titrek bir nefes içime çekip başımı yavaşça sağa sola çevirdiğimde oda da tek olduğumu anladım.
Bu hastane odasının içinde korku ile babamı beklemeye başladım. Buradan kaçmak istiyordum ama ayağıma bakıp bu fikrimin imkansızlığını anlamam kısa sürmüştü. Sanki başka çarem varmış gibi sinirlendim. Kesin bana çok kızacaktı. Babam bu tarz eğlenceleri hiç sevmezdi ve aksi gibi bende ondan gizlice bu tehlikeli yarışlara katılıyordum. Aklım sanki başıma gelmiş gibi bedenim titrerken odamın kapısı yavaşça açıldı. İçeriye Aybike teyzem girince gözlerimiz kesişti. Açıkçası onu görmeyi inanın hiç beklemiyordum.
Benim uyandığımı gördüğünde hızlıca yanıma gelip sıkıca bana sarıldı.
“Kızım ah benim yavrum. Neden böyle yapıyorsun Ahu’m. Ahu motor kazası yapmış ve hastaneye kaldırılmış haberin gelince buraya nasıl geldim biliyor musun? Selen’imden sonra senin de hastanede olman yüreğimi nasıl dağladı biliyor musun?.” Dedi sesi saf endişe kokuyordu. Onu böyle üzmeye hakkım var mıydı? Hele ki annemden sonra bana anne olan kadına…
Annemin ismini duymam ile gözlerim sızlayarak ağlamaya başladım. Aybike teyzem bana sarılabiliyordu ama ben kollarımı bile kaldıramıyordum. Hıçkırığı kulağımda yankılanınca bu yaptığım sorumsuzluk ile daha çok kahroldum.
“Şey anne ben ben özür dilerim.” Dedim titreyen sesimle, o annemin en yakın arkadaşıydı.
Şimdi ise bana anne olmuştu. Beni Umay’dan ayırmazdı yüreğinden gelen sevgi ile sarmalardı beni. Onu bu kadar korkutmaya hakkım yoktu.
“Ahum, güzel kızım, bunca zaman yanında oldum. Elimden geldiğince Selen’imin eksikliğini size özellikle sana hissettirmemeye çalıştım. Kızım seni baskı altına almak istemiyorum ama artık lütfen bu çılgınlığa bir son ver annem ha olmaz mı? Ben kardeşimi toprağa emanet ettim. Kızımı da toprağa emanet etmek istemiyorum anlıyor musun beni?” dediğine öyle çok ağlıyordu ki kolumu kaldırıp gözyaşlarını silmek istedim. Ama bunu bile beceremiyordum…
“Özür dilerim anne..” dedim kederle.
Yüzüne bakamıyordum ama söylediklerini gerçekten yüreğinden hissederek söylüyordu bunu çok iyi biliyordum.
Sıkıca sardı saçlarımı okşadı öptü kokladı beni. Annem gibi sevdi, annem gibi sardı beni, o benim annemdi. Ona daha fazla eziyet çektiremezdim. Kendime gelmem lazımdı. Bir süre daha sarıldıktan sonra biraz geri çekilip gözlerini gözlerime dikti ve elimi avucuna alarak bana baktı.
“Ahum güzel yavrum seninle konuşmak istediğim bir konu var.”
“Dinliyorum annem.” Dedim kısık bir sesle.
“Selen annen hasta olduğunu biliyor muş.” Dediğinde anlamayarak gözlerine baktım.
“Anlamadım anne.”
“Annen o gece hastaneye kaldırıldığında hasta olduğunu öğrenmemiş daha önceden biliyormuş. Ve maalesef ki tedavisinin olmadığını da.” Dediğinde ikimizin de gözlerinde yaşlar yuvarlandı.
Anlayamıyordum annem hastalığını biliyor ama bize söylememiş miydi?
“Anne ama niye?” dediğimde
“Ben bile bilmiyordum Ahum. Anneni toprağa emanet ettikten sonra avukatı bizlere bir dizi mektup verdi. Hepimize tek tek mektup yazmış.” Dediğinde yatağımın yanındaki çantasına uzanarak eline aldı ve içinden biraz eskimiş bir mektup çıkararak avuçlarıma bıraktı.
“Bunu sana on sekiz yaşına geldiğinde vermemizi istemişti. Belki bu mektubu okuma zamanın geldi güzel kızım. Bu mektup belki kendini toparlaman için şimdi okuman daha doğru olur diye düşünüyorum. Yoksa senide kaybedeceğimden deli gibi korkuyorum. Lütfen beni ve anneni daha fazla üzme güzel kızım.” Dediğinde kaşlarımı çatmış Aybike anneme bakıyordum.
Ne demek mektup bırakmış ne demek hasta olduğunu biliyormuş?
Elimdeki mektuba uzaylı görmüş gibi bakıyordum. Annem ayağa kalkıp saçlarımı öptü sonra yüzümü avuçları arasına alarak bana baktı.
“Okuduğunda olaya birde annenin gözünden bak tamam mı güzel kızım.” Dedikten sonra odadan sessizce çıktı.
Bu odada beni elimdeki mektupla bir başıma bırakmıştı.
“Anne gitme, anne gitme, bunu tek başıma kaldıramam ANNEEE..” diye arkasından haykırdım ama annem geri dönmedi.
Gözyaşlarım benden bağımsız hareket ederek akıyordu. Okuyamam hayır!
Gözlerimi mektuptan çekemiyordum. Titreyen ellerimle güçlükle mektubu açarak içindeki kâğıdı dışarıya çıkardım. İnanabiliyor musunuz kağıt aynı annem gibi kokuyordu,?
Burnuma dolan annemim kokusu ile kağıdı aniden göğsüme bastım. Titreyen ellerimle mektubu açtım. Gözlerim annemin muhteşem el yazısı ile yazılmış satırları anında tanıdım. Bunu gerçekten annem yazmıştı.
Satır aralarında gözlerim bir hayalet gibi hızla akarken ona gözyaşlarımda eşlik ediyordu. Kaç defa okudum bilmiyorum. En son zarfı göğsüme bastırarak ağlamaya başladım. Sanki annem yanımdaydı. Sanki bu mektuba yazdığı cümleleri şuan bana kendisi söylüyordu. Kendimi o kadar kaybetmiştim ki babamın odaya girdiğini bana sıkıca sarılması ile fark edebilmiştim.
Oda ağlıyordu o da titriyordu hele elimdeki zarfa bakınca daha çok ağlamaya başladı.
“Özür dilerim babam, bir daha seni üzecek korkutacak saçmalıklar yapmayacağım. Söz veriyorum babam. Annemin son arzusunu yerine getirmek için çalışacağım.” Dediğimde
“Ah benim Ahu gözlüm, seni çok seviyorum güzel kızım. Yapma yalvarırım yapma bana bir kez daha sevdiğimin acı haberini tattırma. Benim artık gücüm kalmadı kızım.” Dediğinde babam da ağlıyordu.
Bunu ona yaşatmaya ne hakkım vardı ki. O da karısını, hayatının aşkını kaybetmiş, üstüne bizim sorumluluğumuzu üzerine almıştı. Biz kendi halimizde perişan olurken babam ayakta durmuş bizi de ayakta tutmaya çalışmıştı.
Babamla bir süre daha sarılarak kalmıştık. Aybike annem elinde yemek tepsisi ile geldiğinde babam odadan çıkmış beni anneme emanet etmişti.
Gözüme gram uyku girmiyordu. Sabah olmak üzereydi bakışlarımı pencereden dışarıya çevirmiş öyle boş boş bakıyordum.
“Biliyorum beni duyuyorsun, sana söz veriyorum can annem. Bizim yaşadığımız bu acıyı başka insanlar yaşamasın diye çalışacağım. Ben annesiz kaldım, başka çocuklar annesiz kalmasın diye gerekirse sabahlara kadar çalışacağım ve doktor olacağım. Bu da benden sana hayatımın en büyük yemini olsun annem ben Ahu Türkoğlu o okulu on senede bitirecek olsam da asla vazgeçmeyeceğim ve ben doktor olacağım.”
Üç gün sonra hastaneden çıkmış evimize gelmiştik. Aybike annem her ne kadar onların evine gitmemi istese de kabul etmemiştim. Kendimle biraz yüzleşmem gerekiyordu. Bunu Kosovalı Malikanesinde yapamazdım. Umay buna asla izin vermezdi.
Şimdi kendi odamda bu sıcak yaz aylarında tek başıma oturuyordum. Ayağımdaki alçıyı yine bir iple tavana asmışlardı. Kımıldamam mümkün değildi. O kadar çok sıkılmıştım ki patlamak üzereydim.
Dün babama aldırdığım testler ve denemeleri önüme aldım. Önce bir deneme çözüp kendimin ne durumda olduğuna bakmaya karar vererek testi çözmeye başladım. İki saatin sonunda cevap anahtarını kontrol ederken çıkan sonuç ile sinirle yerimde tepinmeye çalıştım. Tabi havaya asılı ayağımdan dolayı bu acı dolu oldu ama olsun bu acı aklımı başıma getirmişti.
Denemenin sonucu o kadar berbattı ki ben bu sonuçlarla değil tıp kazanmak iki yıllık üniversite bile kazanamazdım.
“Ah lanet olsun!” diye haykırdığımda
“Hayırdır Ahu balım neye sinirlendin sen yine.” Diye tüm enerjisi ile odama giren can dostuma baktım.
“Umay! Ay iyi ki geldin, yoksa kendimi şu bacağıma bağlı ip ile asmama ramak kalmıştı.” Dediğimde tek kaşını kaldırarak bana baktı. O an fark ettiğim eli kolu kitaplarla dolu olmasıydı.
“Orada dur bakalım demek asacakmış. Sen hayırdır kızım sen beni kardeşimden mi ayıracaksın.” Dediğinde ciddi olduğunu anladım. Anında yan çizerek,
“Umayım mavişim bak şu deneme sonucuna, bak da gör sonra sen zaten beni boğarsın.” Dediğimde bana iyice yaklaştı o an arkasından giren Atilla abimi kucağındaki koliyle fark ettim.
“Oha bunlar ne?” dediğimde Atilla abim kaşlarını çatarak bana baktı.
“Bana bak sulu göz, şu ağzından çıkan kelimelere dikkat et. Yoksa keserim o keçi kılı gibi olan saçlarını.” Dediğinde sesindeki dediklerimi yaparım tonunu anlamıştım yutkunarak bakışlarımı Umay’a çevirdim.
“Kızım şimdi bir program yapacağız, günde on bir saat çalışacağız eksiklerini ancak o şekilde kapatabiliriz. Okul açıldığında babam seni sınava aldıracak böylelikle tekrar bizim sınıfa girebileceksin.”
“Ne! on bir saat mi? Saçmalama kızım.” Dediğimde
“Ne o sulu göz annene verdiğin sözü tutamayacak mısın? Bu kadar mı gözün korktu. Doğru ya tıp kazanmak ve onu okumak her baba yiğidin harcı değildir.” Dediğinde elindeki kolilerle iyice yanıma yaklaşmış yatağımın ucuna bırakmıştı. Sonra tek kaşını kaldırıp yüzüme baktı.
“Umay abisi bir kuaför çağır da şu kızın kaşlarına ve saçlarına bir el atsın. Bu ne be böyle satanistler gibi olmuşsun.” Dediğinde bu söyledikleri o kadar zoruma gitmişti ki alıngan halimle yüzüne baktığımda kendimi tutamadım,
“Sana ne abi, beni bu halimle de beğenenler var.” Deyip keçi kılına benzettiği benim ise çok sevdiğim saçlarımı geriye doğru havalı bir şekilde savurdum.
O an bakışları an ve an kararmaya başlamıştı. Sanki kulaklarından duman çıkacakmış gibi sinirlenmişti. Bu beni gerçekten korkutmuştu.
“Ahu! Ahu! Ahu! beni delirtme abisi, bak ben pek sabırlı bir adam değilim. Beni deli dumrula bağlatma!” diye dişlerinin arasından tıslayarak konuşurken korkumdan yutkunmuştum. İki elimi yatağa bastırıp güç almaya çalışıyordum ama yapamıyordum.
“Abi ne oluyor ya yine iki dakikada birbirinize girdiniz. Ahu kendine gel bakalım hemen programa bakmalıyız. Abi sende kolileri şuraya bırakır mısın?” diye araya girmesi ile rahat bir nefes aldım. O sırada Atilla abi iyice yanıma eğildi ve kulağıma,
“Seni bu yarışlara katan o Çağan puştuna ben yapacağımı biliyorum. Hele seni bir daha o yarışlarda göreyim Ahu diğer bacağını da ben kırmazsam adam değilim.” Dedi sanki beni duvara çarpmış gibi hissettirerek odamdan çıkıp gitti.
Atilla abi gidince Umay bana dönerek elimi sıkıca kavradı.
“Ahum kendini benden koparttın sana ulaşmama izin vermedin. Sana kızgın veya kırgın değilim sakın beni yanlış anlama. Bak Ahum Selen anneye verdiğin sözü tutmak için artık harekete geçmemiz lazım. Buradaki test kitaplarını gördüğüme göre sende zaten bu kararı çoktan almışsın.”
“Umay ben çok üzgünüm. Kendimi kaybetmiştim. Annemim acısı yüreğimi dağlıyordu buna dayanamıyordum. Yaptım bir aptallık. Ama ayağımın kırılması aklımı başıma getirdi.”
“Bilseydim ben daha önce o ayağını kırardım küçük sincap!” diyen sesle ikimizde yataktan korkarak sıçradık.
“Ya abi sen gitmemiş miydin?” diye Umay sordu.
Bakışları ikimizin arasında gidip gelirken,
“Umay ver bakalım şu testi bu kız neler yapmış, pardon neler yapamamış bir bakayım. Sonra bu on bir saat çalışma işi yaş bu kız hamlamış çalışamaz sonra vazgeçer.” Dediğinde
“Ya abi benimle derdin ne senin?” diye daha fazla dayanamayarak sordum.
Bana öyle bir bakış attı ki yerime sindim.
“Küçük sincap senin susma ve verilen emirlere uyma zamanın geldi.” Deyip eline aldığı test sonucumu kaşlarını çata çata okudu.
İşte şimdi bittim ben.
Evet gerçekten bitmiştim aylar boyunca Atilla abi başımıza Hababam Sınıfındaki Mahmut hoca gibi dikilmiş bize soluk aldırmamıştı. Onun olmadığı zamanlarda Aybike Teyzem bizi gözlemliyordu. Ayağımdaki alçı çıkınca mecburen Umayların yanına taşınmıştım tüm gün okulda sonrasında üç saat dershaneye gidiyorduk. Akabinde eve kendimizi zar zor atınca Atilla abi başımıza dikiliyordu. Pardon başıma. Umay’ın süper bir hafızası vardı her şeyi anında aklına kodlayabiliyordu.
Böylelikle günler ayları aylar yılları kovalamıştı. Ölümüne ders çalışarak geçirmiştim. Pişman mıydım hayır asla.
Umay ile ben birbirimizi çok seviyorduk can arkadaşımdı o benim. Ama aslında biz zıt iki karakterdik. O zayıf uzun boyluydu. Ben ise orta bir boya ve balık ete sahiptim. Umay aşırı zeki bir kızdı ben ise orta sekmenttim. Umay hanım hanımcık ben ise ele avuca sığmazdım. Onun ailesi mafyaydı benim babam ise baş komiserdi. Her şeyimiz o kadar zıttı ki biz nasıl bir araya geldik ve birbirimize bu kadar yakın olduk inanın bilmiyorum.
Açıkça itiraf etmem gerekirse Umay’ı bazen kıskanmıyor değildim. Bu kesinlikle kötü bir kıskanma değildi. Umay ağzından altın kaşıkla doğmuştu. Her şeyi dört dörtlüktü ailesi kendisi. Ona o kadar çok imreniyordum ki onun gibi olmak için çok çaba sarf ediyordum. Aybike teyzem annem öldükten sonra Umay’a nasıl davranıyorsa bana da öyle davranıyordu. Bunu gönülden yaptığının farkındaydım. Beni de kendi kızı gibi yetiştiriyordu. Bir kızın nasıl bir aile terbiyesi alması gerekiyorsa itina ile ikimize öğretiyordu. İkimizin de zarif birer hanım efendiler olmamızı istiyordu. Umay zaten asaleti kanından geliyordu ama ben tam bir fiyaskoydum. Bu durum bir tek Atilla abinin dalga konusu oluyordu.
Aybike annem buradaki bir üniversitede mühendislik fakültesinde akademisyendi. Ben sayısal derslerde zorlandığımda hep bana itina ile anlatıyordu bazen pes etmek istiyordum ama o elimi sıkıca tutuyordu beni ayağa geri kaldırıyordu. Ona minnetimi asla ödeyemezdim.
Bu ailenin tüm fertleri bana öyle bir kol kanat germişlerdi ki bu sınava ben Aybike teyzem Atilla abim Kağan ve Emir abim sayesinde ful donanımlı girmiştim. Onlara tıp kazandım demenin gururunu yaşatmak istiyordum kafa vura vura ders çalıştım asla pes etme diye kendi kendime motive verdim. Hiç birinin hakkını ödeyemezdim. Onlar benim yanımda olmasalardı ben şimdi ne halde olurdum kim bilir.
Şuan ne mi oluyordu?
Elimizde sınav başvuru kağıtları ile üniversite sınavına gireceğimiz okulun önündeydim. Umut dolu bir şekilde okula ilk adımı atarken annem senin için dedim. Üç saat nasıl geçti bilmiyorum ama geçmişti. Bitmişti işte. Dışarıya omuzlarımdan kalkan bir yükle hafifleyerek çıktığımda karşımda babamı gördüm. Kollarını açıp beni beklediğinde koşarak kolları arasına girdim.
“Ahu gözlüm nasılsın?” diye sorduğunda yüzüne bakarak,
“İyiyim babacım.” Dedim.
Ne o bana sınavımı sordu ne de ben nasıl geçtiğini söyledim. Yaşandı bitti.
İki ay sonra sınav sonuçlarının açıklanacağı gün tüm ailemiz bir arada bilgisayarın başındaydık. Önce Umay kimlik numarasını yazarak sayfanın açılmasını bekledik. Bunu ben istemiştim. Önce onun yerleştirmesini görmek istiyordum.
Ekranda yazan Cerrahpaşa tıp fakültesi yazısı ile çığlık atarak birbirimize sarıldık. Hepimiz Umay’ı tebrik etmiştik. Sıra artık bana gelmişti Umay beklentiyi arşa çıkarmıştı Cerrahpaşa’yı kazanmak işte bu çok çok zordu.
Ellerim titreye titreye kimlik numaramı yazıp sayfanın yüklenmesini bekledim. Titreme ellerimden bedenime geçince iyice gerilmiştim heyecandan yanlış yazdığımı fark edince Umay kimlik numaramı yazarak sayfayı yeniledi. İki elimi birbirine sarıp Allahım beni ne olursun anneme mahcup etme diye yalvarmaya başlamıştım. Ekranda çıkan yazı ile ilk birkaç saniye ekrana baktım.
Cerrahpaşa tıp fakültesi yazıyordu.
Ben inanamadım orada yazana defalarca baktım. Ama yazı değişmiyordu orada Cerrahpaşa tıp fakültesi yazısı kocaman harflerle duruyordu.
“Allahımmmm sana şükürler olsun.” Diyerek çığlık attığımda yanımda bulunan kişiye sıkıca sarıldım. Sarılmak ne demek resmen kucağına çıkmıştım. Burnuma ilişen sigara ve kendi kokusu ile bu sarıldığım bedenin sahibi kimliğine kavuşmuştu. Bedenim kast katı kesildiğinde salondaki benimle coşan herkesin sesi kesilmişti. Başımı ağır ağır yukarı kaldırdığımda ağzım kocaman açıldı. Ben yanımda duran babam diye hiç düşünmeden kucağına atlamıştım ama bu kişi babam değildi o Atilla abiydi. İşin daha kötüsü o ben düşmeyeyim diye iki güçlü koluyla beni sıkıca belimden sarmıştı.
İkimiz transa girmiş gibi birbirimize bakarken babamın boğazını temizleme sesi ile birbirimizin gözlerine olan temasımız son bulmuştu. Atilla abi beni hızlıca kucağından indirip, anlıma bir öpücük kondurarak,
“Tebrik ederim küçük sincabım.” Diyerek geri çekildi. Allahım az önce ne oldu ben hiçbir şey anlamadım ama kalbim az kalsın patlayacaktı.
Babamın bana sarılması ile bu gururu onlara yaşattığım için çok mutlu olmuştum. Ailemle tek tek sarıldım.
“Güzel ailem hepinize minnettarım. Benimle bıkmadan usanmadan ilgilendiniz hepiniz hiç oflamadınız. Çok çok teşekkür ediyorum. Sizlerin sayesinde ben anneme verdiğim sözümü tutabileceğim.” Dediğimde Aybike annem bana sarıldı.
“Seninle gurur duyuyorum kızım. Annende seninle gurur duyuyor.” Dediğinde bir kez daha sarıldım.
Annem herşey senin içindi senin için….