Öğleden sonra Mert'in bulduğu kayıt, her şeyi yeniden değiştirdi.
Ateş ve Simay, Asel'in çalışma odasında oturuyordu.
Asel, Elvan'ın kaybolduğu saatlerde evde bulunan herkesin listesini incelemişti. Listede olağan dışı bir şey görünmüyordu. Güvenlik görevlileri görev yerlerindeydi. Ev çalışanlarının ifadeleri birbiriyle tutarlıydı.
Fazla tutarlı.
Ateş'in deneyimine göre insanlar gerçeği saklarken birbirlerine benzeyen hikâyeler anlatırdı. Çünkü yalan, ne kadar dikkatli hazırlanırsa hazırlansın, çoğu zaman aynı noktada çatlak verirdi.
Mert kapıyı açıp içeri girdiğinde elinde küçük bir hafıza kartı vardı.
"Aradığımız şey bu olabilir."
Kartı masaya bıraktı.
"Nereden çıktı?" diye sordu Asel.
"Evdeki eski güvenlik sisteminin yedekleme ünitesinden. Ana sistemden silinen kayıtların bir kısmı burada kalmış."
Ateş kartı aldı.
"Ne var içinde?"
"Henüz tamamını inceleyemedik. Ama bir ses kaydı bulduk."
Asel'in yüzü gerildi.
"Kim konuşuyor?"
Mert cevap vermeden önce Ateş'e baktı.
"Babanız."
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Ateş, hafıza kartını elinde tutuyordu. Küçücük bir parçaydı. İçinde ne olduğu belli olmayan, yıllar boyunca unutulmuş bir nesne.
Ama Ateş'e, babasının mezarından çıkarılmış bir kalp gibi geliyordu.
"Çalıştır," dedi.
Mert kartı bilgisayara taktı.
Önce cızırtı duyuldu. Ardından uzaktan gelen bir kapı sesi, birkaç adım ve boğuk bir konuşma...
Sonra babalarının sesi odayı doldurdu.
"Bu konuşma burada kalacak. Asel hiçbir şey öğrenmemeli."
Ateş'in yüzündeki kan çekildi.
Asel'in başı yavaşça kardeşine döndü.
Kayıt devam etti.
Başka bir adamın sesi duyuldu. Yılların ardından bozulmuş kayıtta ses tanınmayacak kadar bulanıktı.
"Ya Ateş öğrenirse?"
Birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Ardından babaları konuştu.
"Öğrenirse, ikisini de kaybederim."
Kayıt aniden kesildi.
Kimse hareket etmedi.
Asel'in gözleri ekrana kilitlenmişti. Ateş'in elindeki hafıza kartı masanın üzerine düştü.
Bir süre sonra Asel, neredeyse fısıltıyla konuştu.
"Babam neyi saklıyordu?"
Ateş cevap veremedi.
Çünkü kaydın sonundaki ses, zihninde yıllardır taşıdığı bir anıyı yeniden canlandırmıştı.
O gece eve döndüğünde, merdivenlerin başında gördüğü adamı hatırladı.
Yüzünü tam seçememişti. Yalnızca koyu renkli paltosunu, elindeki anahtarı ve merdivenlerden inerken bıraktığı hafif aksama sesini...
Ateş yıllardır o adamın bir polis olduğunu düşünmüştü.
Şimdi, yıllar sonra, aynı aksama sesini güvenlik kamerasında görmüştü.
Simay, Ateş'in yüzündeki değişimi fark etti.
"Ateş?" Yavaşça başını kaldırdı.
"Bu adamı tanıyorum."
Asel ayağa kalktı.
"Kim?"
Ateş'in gözleri karardı.
"Babamın ölüm gecesi evdeydi."
Mert hemen öne eğildi.
"Kim olduğunu biliyor musunuz?"
Ateş bir süre cevap vermedi.
Sonra, yıllardır söylemediği bir ismi dudaklarından çıkardı.
"Nihat Karaca."
Asel'in yüzü bembeyaz oldu.
Simay ona döndü.
"Kim bu?"
Asel, kardeşine bakmayı sürdürdü.
"Babama en yakın adamdı."
Ateş'in sesi soğuktu.
"Ve yıllar önce öldüğü söylendi."
O sırada Mert'in telefonu çaldı.
Ekrana baktı, çağrıyı açtı ve birkaç saniye dinledi. Yüzündeki ifade değişirken odadaki herkes bunu fark etti.
"Ne oldu?" diye sordu Ateş.
Mert telefonu kapattı.
"Elvan'ın telefonundan sinyal alınmış."
Asel bir anda masaya yaklaştı.
"Nerede?"
Mert adresi söyledi.
Ateş montunu aldı.
"Arabayı hazırlayın."
Simay da ayağa kalktı.
"Ben de geliyorum."
Ateş bu kez itiraz etmedi. Yalnızca ona baktı.
"Yanımdan ayrılmayacaksın."
Simay'ın gözleri kısıldı.
"Bu bir rica mı?"
Ateş kapıya yöneldi. "Şimdilik."
Simay onun arkasından giderken, ilk kez bu adamın kendisini yanında istemesinin yalnızca bir güvenlik meselesi olmayabileceğini düşündü. Ama bu düşünceye tutunmaya fırsat bulamadan, Ateş'in telefonu yeniden titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen mesajın ekinde tek bir fotoğraf vardı.
Elvan. Bir sandalyeye bağlanmış, başı hafifçe yana düşmüş hâlde oturuyordu. Yüzünde belirgin bir yara yoktu ama gözleri kapalıydı. Fotoğrafın çekildiği yer karanlıktı; arkasındaki duvarda paslı bir metal kapı ve yarısı sökülmüş bir tabela görünüyordu.
Fotoğrafın altında tek bir cümle yazıyordu.
Nihat'ı aramayı bırak, Ateş. Yoksa bu kez kardeşini değil, kardeşinin sevdiği kadını kaybedersin.
Ateş'in bakışları yavaşça Simay'a kaydı.
Kadın, ekrandaki fotoğrafı görmüştü.
Yüzündeki bütün renk çekilmişti.
"Bu bir tehdit," dedi.
Ateş telefonu cebine koydu.
"Hayır."
Sesi, insanın kanını donduracak kadar sakindi. "Bu bir davet."
Simay ona baktı.
"Nereye?"
Ateş kapıyı açtı.
"Nihat Karaca'nın saklandığı yere."
Dışarıda yağmur yeniden başlamıştı.
Ateş merdivenlerden inerken geçmişin, yıllardır peşinden gelen bir gölge olmaktan çıktığını hissediyordu. Artık karşısında duruyordu. Bir yüzü, bir adı ve korumak zorunda olduğu insanlara uzanan elleri vardı.
Bu kez kaçmayacaktı.
Ama arabaya binmeden hemen önce, fotoğrafın son ayrıntısı yeniden aklına geldi.
Elvan'ın arkasındaki metal kapının üzerinde, neredeyse silinmiş bir işaret vardı.
Babalarının eski mührü.
Ateş'in yıllar önce terk ettiği evin kapısında da aynı işaret bulunuyordu.
Ve bu, bütün sırların tek bir yerde birleştiği anlamına geliyordu.
Elvan yalnızca kaçırılmamıştı. Birileri, Ateş'i yıllardır uzak durduğu eve geri çağırıyordu.