17

3340 Kelimeler
Gece, Arslan ailesinin eski evinin üzerine ağır ağır çökerken Ateş, direksiyonun başında sessizce ilerliyordu. Yol boyunca tek kelime etmemişti. Şehrin ışıkları geride kaldıkça camların ardındaki dünya kararıyor, ağaçların gölgeleri farların önünden geçip gidiyordu. Yıllardır dönmediği o eve yaklaştıkça içinde biriken huzursuzluk, yüzüne yansımayan bir ağırlığa dönüşüyordu. Bazı yerler insanın hafızasında yalnızca bir mekân olarak kalmazdı. Duvarlarına söylenememiş sözler, koridorlarına yarım bırakılmış vedalar, kapılarına ise bir daha dönülmemesi gerektiğine dair verilen sözler sinerdi. Ateş için o ev, bunların hepsiydi. Babası öldüğünde arkasında bıraktığı tek şey bir ceset ve cevapsız sorular olmamıştı. Bir aileyi birbirinden koparan sessizlik de o gün başlamıştı. Asel kendini şirketin, sorumlulukların ve bitmek bilmeyen işlerin içine gömerken Ateş başka bir yol seçmişti. Biri geride kalanları ayakta tutmaya çalışmış, diğeri ise o evin duvarları arasında öğrendiği şeyleri dışarıdaki dünyaya taşımıştı. Yıllar boyunca birbirlerini suçlamadan yaşamayı öğrenmişlerdi. Fakat affetmekle unutmak aynı şey değildi. Ateş, direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. Yan koltukta oturan Simay, onun ellerine kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini yola çevirdi. Yolculuğun başından beri Ateş'in sessizliğini bozmak için acele etmemişti. İnsanların kendilerini anlatmaya hazır olmadıkları zamanlarda soruların yalnızca duvarları yükselttiğini biliyordu. Üstelik Ateş'in yüzünde gördüğü şey, basit bir öfkeden çok daha derindi. Bu adam öfkelendiğinde tehlikeli oluyordu. Fakat geçmişi hatırladığında, öfkesinin arkasında başka bir şey beliriyordu. Pişmanlık. Belki de kaybettiği birine duyduğu özlem. Simay, bakışlarını ondan ayırmadan konuştu. “Bana bir şey söylemek ister misin?” Ateş gözlerini yoldan ayırmadı. “Ne hakkında?” “Beni bu gece yanında neden istemediğin hakkında. Çünkü buraya gelmeden önce en az üç kez fikrimi değiştirmem için fırsat verdin.” “Fikrini değiştirmedin.” “Fark etmiş olman sevindirici.” Ateş'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Gülümseme sayılmazdı ama Simay, adamın yüzündeki o küçücük değişimin bile ne kadar nadir olduğunu fark etmişti. “Buraya gelen herkesin bir şey kaybettiği oldu,” dedi Ateş. “Bazıları parasını, bazıları itibarını, bazıları da hayatını kaybetti. Senin bunlardan biri olmanı istemiyorum.” Simay başını hafifçe yana eğdi. “Beni korumak için mi söylüyorsun, yoksa işine karışmamı istemediğin için mi?” “İkisi birbirini dışlamıyor.” “Benim için dışlıyor.” Ateş bu kez ona baktı. Simay'ın yüzünde korku yoktu. Ne kendisini ispatlama telaşı ne de tehlikenin büyüklüğünü küçümseyen bir rahatlık vardı. Yalnızca kararını vermiş bir insanın sakinliğiyle oturuyordu. Ateş, onunla ilgili en çok bu özelliği anlamakta zorlanıyordu. Simay tehlikeyi görmezden gelmiyordu. Tehlikenin karşısında durmayı seçiyordu. “İçeri girdiğimizde benden ayrılmayacaksın,” dedi sonunda. “Emir mi?” “Rica etsem dinler miydin?” “Hayır.” “Öyleyse emir.” Simay gülümsedi. “Böyle daha dürüst.” Ateş yeniden yola döndü. Birkaç saniye sonra aracın içinde alçak sesli bir müzik duyulmaya başladı. Simay radyoyu açmıştı. Eski bir şarkının melodisi, motorun uğultusuna karışarak aralarındaki sessizliği doldurdu. Ateş radyoya uzanacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Çünkü o şarkıyı tanıyordu. Annesi, akşamları salondaki piyanonun başına oturduğunda aynı melodiyi çalardı. Babası gazetelerin arkasına saklanarak dinler, Asel annelerinin yanına oturur, Ateş ise merdivenlerin son basamağına ilişirdi. O zamanlar bir evin içinde herkesin birbirine bu kadar yakın olabileceğini düşünmek için hiçbir nedenleri yoktu. Şimdi aynı melodiyi dinlerken, insanın sahip olduğu şeylerin kıymetini çoğu zaman onları kaybettikten sonra anladığını düşünüyordu. Simay, radyonun sesini biraz kıstı. “Sevdiğin bir şarkı mı?” Ateş cevap vermek için birkaç saniye bekledi. “Annemin sevdiği bir şarkıydı.” Simay başka bir şey sormadı. Ateş, bunun için ona teşekkür etmek istediğini fark etti. Ancak teşekkür etmek yerine hızını biraz düşürdü. Eski evin demir kapısı, yolun sonunda karanlığın içinden belirdiğinde aracı durdurdu. Kapının iki yanında yükselen taş sütunlar, yılların etkisiyle kararmıştı. Arslan ailesinin arması hâlâ yerindeydi. Taşa işlenmiş kurt başı ve altındaki küçük mühür, dışarıdan bakıldığında yalnızca eski bir aile simgesi gibi görünüyordu. Oysa Ateş, o mührün babasının çalışma odasındaki dosyalarda da bulunduğunu biliyordu. Üstelik son haftalarda karşılarına çıkan belgelerin üzerinde de aynı işaret vardı. Ateş'in telefonu titredi. Mert'ten bir mesaj gelmişti. Evin çevresi kontrol edildi. Kuzey tarafındaki ağaçlık alan dışında hareket yok. Orayı da inceliyoruz. İçeri girmeden önce haber ver. Ateş, cevabını kısa tuttu. Bekleyin. Ben söylemeden yaklaşmayın. Telefonu cebine koyduğunda Simay çoktan emniyet kemerini çözmüştü. “Bir şey mi var?” “Henüz bilmiyorum.” “Bu gece sık kullanacağın bir cümle olacak gibi.” Ateş araçtan indi. Soğuk hava yüzüne çarptığında ceketinin önünü ilikledi. Ardından aracın diğer tarafına geçerek Simay'ın kapısını açtı. Simay kaşlarını kaldırdı. “Ne kadar düşüncelisin.” “Kapıyı açmakla düşünceli olunuyorsa standartlarınız oldukça düşük.” “Sevgilim olduğumu iddia eden bir adamdan daha fazlasını beklerdim.” Ateş kapıyı kapatırken ona yaklaştı. “Rolünü unutmaman güzel.” “Sen de rol yaptığını unutma. Sonra insanları gerçekten önemsediğini sanıp başına iş açarsın.” Ateş'in bakışları bir anlığına Simay'ın gözlerinde durdu. “Bunun başıma iş açacağını zaten biliyorum.” Simay'ın gülümsemesi yavaşça silindi. Ateş arkasını dönüp kapıya yürüdüğünde, Simay birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Adamın son sözünü zihninde tarttı. Bunun sıradan bir laf olmadığını hissetmişti ama üzerine gitmedi. Henüz değil. Ateş eski kapının önünde durdu. Parmaklarını soğuk metalin üzerinde gezdirmeden önce kısa bir an gözlerini kapattı. Yıllar sonra yeniden aynı kapının önündeydi. Ve bu kez içeri girmek için bir ailesi olduğu için değil, o ailenin neden parçalandığını öğrenmek için gelmişti. Kapı açıldığında içeriden yükselen rutubet ve eski ahşap kokusu, Ateş'i bir anda çocukluğuna götürdü. Giriş holü neredeyse hiç değişmemişti. Merdivenlerin koyu renkli ahşabı, duvarlardaki tablolar, salonun girişinde duran eski saat... Her şey aynı yerindeydi. Yalnızca evin içindeki hayat çekilip alınmış, geriye yıllardır kimsenin gerçekten yaşamadığı bir sessizlik bırakılmış gibiydi. Duvarın üzerinde babasının büyük bir portresi asılıydı. Korhan Arslan, fotoğrafta her zamanki gibi ciddi görünüyordu. Keskin yüz hatları, geriye taranmış saçları ve kameraya doğrudan bakan gözleriyle insanın karşısında durduğunda hissettirdiği otoriteyi yıllar sonra bile koruyordu. Ateş, portrenin önünde durdu. Babası öldüğünde onun hakkında bildiği her şeyin doğru olduğuna inanmıştı. Güçlü bir adam olduğuna, düşmanlarını kontrol altında tuttuğuna, ailesini korumak için her şeyi yapabileceğine inanmıştı. Sonra bir gece gelmiş ve bütün bu inançlar tek tek parçalanmıştı. Bir insanın ölümünden sonra geriye kalan en büyük yük, bazen onun yokluğu değil, hakkında bilmediğiniz şeylerdi. “Buraya son geldiğinde kaç yaşındaydın?” Simay'ın sesi düşüncelerini böldü. Ateş gözlerini portreden ayırmadı. “Yirmi üç.” “Gençmişsin.” “İnsan bazı şeyleri anlamak için yaşlanmıyor. Yalnızca geç kalıyor.” Simay, onun yüzündeki sertliği inceledi. Ateş'in babasıyla ilişkisi hakkında çok az şey biliyordu. Asel'in adını her duyduğunda sesinde beliren o tuhaf yumuşaklıkla, Korhan Arslan'ın adı geçtiğinde yüzüne yerleşen ifadesi birbirinden farklıydı. Ateş kardeşini özlüyordu. Babasını ise hâlâ affedemiyordu. Bunun nedenini öğrenmeden bu adamı gerçekten tanıyamayacağını düşündü. Ancak o gece soruların sırası ona gelmiyordu. Holün sonundaki kapı açıldı. İçeri giren adamın yüzü, yılların etkisiyle değişmişti. Saçlarının çoğu beyazlamış, omuzları biraz çökmüş, yüzüne derin çizgiler yerleşmişti. Buna rağmen gözlerinde hâlâ dikkatli bir insanın uyanıklığı vardı. Etrafına bakarken hiçbir ayrıntıyı atlamıyor, kapının yanında duran Simay'ı bile tek bakışta değerlendiriyordu. Ateş onu tanıdı. Nihat Karaca. Babasıyla yıllarca çalışmış, ailenin en karanlık işlerinde bile adının geçtiği söylenmiş, ölümünün üzerinden uzun zaman geçtiği düşünülen adam. Ateş'in hafızasında Nihat'ın son görüntüsü, babasının cenazesinde uzaktan durduğu gündü. O günden sonra adam ortadan kaybolmuştu. Hakkında duyulan son haber, yurt dışında öldürüldüğü yönündeydi. Şimdi karşısında duruyordu. Üstelik hiç de tesadüfen karşılaşmışlar gibi görünmüyordu. “Nihayet,” dedi Nihat. “Arslanların küçük oğlu eve döndü.” Ateş'in yüzü değişmedi. “Bana küçük deme.” Nihat'ın dudaklarında yorgun bir gülümseme belirdi. “Baban da aynı şeyi söylerdi.” “Babamın adını ağzına almadan önce iki kez düşün.” “İşte bu yüzden seninle konuşmam gerektiğini biliyordum. Yıllar geçmiş ama öfken hâlâ senden önce konuşuyor.” Ateş bir adım yaklaştı. “Seninle konuşmaya gelmedim. Cevap almaya geldim.” Nihat'ın bakışları kısa bir an Simay'a kaydı. “Yanında birini getirmişsin.” “Bu seni ilgilendirmiyor.” “Beni ilgilendiren şey, artık kimseye güvenmemen gerektiğini öğrenmiş olman.” Simay, Nihat'ın sesindeki imayı fark etti. Adam, Ateş'in güvenini sorguluyor gibi görünse de asıl amacının onun dikkatini kendisine çekmek olduğunu düşündü. Bu, bir itiraftan önce yapılan türden bir hazırlıktı. Nihat, salona geçmelerini işaret etti. “Burada konuşamayız.” Ateş yerinden kıpırdamadı. “Bizi buraya sen çağırdın. Şimdi de evin içinde konuşamayacağımızı söylüyorsun.” “Bazı duvarlar, insanların sandığından daha fazla şey duyar.” Simay'ın gözleri, salonun girişindeki duvarlara ve tavandaki eski lambalara kaydı. Ardından holün sonundaki kapıyı fark etti. Kapının çevresinde yeni çizikler vardı. Ahşabın rengi diğer kapılardan daha açıktı; yakın zamanda değiştirilmiş olmalıydı. Ateş de bunu fark etmişti. “Evi yenilemişsin,” dedi. Nihat'ın yüzünde bir anlığına tereddüt belirdi. “Bazı şeylerin değişmesi gerekiyordu.” “Bana anlatacaklarınla başlayabilirsin.” Nihat'ın yüzündeki ifade sertleşti. “Babanın öldüğü geceyi hatırlıyor musun?” Ateş'in çenesi gerildi. “Unutmadım.” “Peki o gece evde olan herkesin sana anlatılanları söylediğine inanıyor musun?” Ateş cevap vermedi. Çünkü yıllar boyunca bu soruyu kendisine defalarca sormuştu. Babasının ölümünün ardından anlatılanlar birbirini tutmuyordu. Birileri onun eve geç geldiğini söylemişti. Başka biri, Korhan'ın ölümünden saatler önce bir toplantıya katıldığını anlatmıştı. Polis kayıtlarında yer alan saatlerle aileye bildirilen saatler arasında bile açıklanamayan farklılıklar vardı. O zamanlar bunları sorgulayacak durumda değildi. Şimdi ise elinde başka şeyler vardı. Şirket hesaplarından yapılan şüpheli ödemeler. Kemal'in bağlantılı olduğu hesaplar. Babasının özel kayıtlarını taşıyan dosyalar. Ve içinde Ateş'in dönüşünden söz edilen bir not. Bütün yollar aynı geceye çıkıyordu. “Bana o gece ne olduğunu anlat,” dedi Ateş. Nihat derin bir nefes aldı. “Önce kardeşinin nerede olduğunu bilmem gerekiyor.” Ateş'in bakışları buz kesti. “Asel bu işin dışında kalacak kadar saf değil.” “Ben onun saf olduğunu söylemedim.” “O zaman neyi ima ediyorsun?” Nihat, cevabını vermeden önce salonun pencerelerine baktı. Perdeler kapalıydı. Dışarıdan gelen rüzgâr, eski çerçevelerin arasında ince bir ıslık sesi çıkarıyordu. “Baban öldüğü gece, Asel bu evdeydi.” Ateş'in yüzündeki bütün ifadeler silindi. “Biliyorum.” “Hayır. Bildiğin şey, onun evde olduğuydu. Bilmediğin şey ise babanın odasından neden çıktığı.” Sessizlik, salonun içine ağır bir örtü gibi yayıldı. Ateş, Nihat'ın üzerine yürümek istediğini hissetti. Adamın boğazına yapışıp yıllardır sakladığı her şeyi tek tek anlattırmak, en küçük ayrıntıyı bile kaçırmadan o gecenin içine girmek istiyordu. Fakat kendisini durdurdu. Nihat'ın istediği şey tam olarak buydu. Ateş'in kontrolünü kaybetmesi, düşünmeden hareket etmesi ve yıllar önceki gibi yalnızca öfkesiyle karar vermesi. Ateş bunun farkındaydı. “Devam et.” Nihat, cebinden küçük, siyah bir kutu çıkardı. Kutuyu masanın üzerine bıraktı. İçinden eski bir ses kayıt cihazı çıkardı. Cihazın kenarları aşınmış, üzerindeki tuşların bazıları silinmişti. Ateş ona baktı. “Bu da ne?” “Babanın çalışma odasında bulunan kayıt cihazı. Ölümünden sonra polise teslim edilen eşyalardan biri olması gerekiyordu. Ama o listeye hiç girmedi.” “Bunu nereden buldun?” “Çünkü onu ben sakladım.” Simay, Nihat'ın ellerine baktı. Adamın parmakları titremiyordu ama cihazı masaya bırakırken hareketleri olağandan daha yavaştı. Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü nihayet yere koymuştu. Nihat düğmeye bastı. Önce cızırtı duyuldu. Ardından bir kapının kapanma sesi geldi. Birkaç saniye sonra Korhan Arslan'ın sesi odanın içinde yankılandı. “Bunu yaparsan geri dönüşü olmayacak.” Ateş'in nefesi ağırlaştı. Babasının sesini son kez ne zaman duyduğunu hatırlamaya çalıştı. Hafızasında kalan son görüntü, cenaze evindeki kalabalık ve annesinin kendisini tutmaya çalışan elleriydi. Şimdi ise yıllar sonra, o ses yeniden karşısındaydı. Kayıt devam etti. Başka bir adam konuştu. “Artık çok geç. Her şey hazırlandı.” Ses boğuktu. Kayıt cihazının eski olması nedeniyle bazı kelimeler anlaşılmıyordu. Ancak konuşan kişinin sakinliği, söylediklerinin ağırlığıyla çelişiyordu. Korhan'ın sesi yeniden duyuldu. “Asel bunu biliyor mu?” Kayıtta kısa bir sessizlik oldu. Ardından bir erkek sesi cevap verdi. “Bildiği kadarıyla.” Ateş'in gözleri Nihat'a çevrildi. Nihat kayıt cihazını durdurdu. “Devamını dinlemek istiyorum,” dedi Ateş. “Bu kaydın geri kalanı bende değil.” “Az önce bütün kaydı sakladığını söyledin.” “Bende olan kısmı sakladım. Kalanını ise benden aldılar.” “Kim?” Nihat cevap vermedi. Ateş masaya yaklaştı. Kayıt cihazını eline aldı, altındaki küçük etiketi inceledi. Üzerinde silinmeye yüz tutmuş bir tarih vardı. Tarihin son iki rakamı okunmuyordu ancak ilk bölümü açıktı. Babası ölmeden bir gün önce. Ateş'in zihninde parçalar birbirine yaklaşmaya başladı. Kayıt, babasının ölümünden önce yapılmıştı. Konuşmada Asel'in adı geçiyordu. Ve birileri, olayın ardından kaydın tamamının ortaya çıkmasını istememişti. “Bana bunu neden şimdi veriyorsun?” diye sordu. Nihat'ın gözleri ilk kez doğrudan Ateş'inkilere kilitlendi. “Çünkü artık beni de susturmak istiyorlar.” “Kim olduklarını biliyor musun?” “Bir kısmını.” “İsim ver.” Nihat başını iki yana salladı. “İsim vermek kolay. İsimlerin arkasındaki gerçeği anlamak zor. Sana bir isim söylersem gidip onu öldürürsün. Sonra asıl suçlunun kim olduğunu asla öğrenemezsin.” Ateş'in yüzünde soğuk bir ifade belirdi. “Beni tanımıyorsun.” “Tanıyorum. Babanın oğlusun.” “Babamın oğluyum diye beni tanıdığını sanıyorsan yanılıyorsun.” Nihat'ın bakışları yumuşadı. “Keşke yanılıyor olsaydım.” Simay, odadaki gerilimin giderek arttığını hissediyordu. Nihat'ın söyledikleri yalnızca bir suçun üzerini açmıyor, aynı zamanda iki kardeşin arasına yeni bir şüphe bırakıyordu. Üstelik bunu bilinçli yapıyor gibiydi. Simay, Ateş'in yanına geldi. “Kaydın kopyasını almalıyız,” dedi alçak sesle. “Cihazın kendisini burada bırakmayacağız. Bir de bunun üzerinde parmak izi ya da başka bir kanıt olabilir. Dokunmayı bırakalım.” Ateş ona baktı. Simay'ın sesi sakindi ama gözleri odanın her köşesini tarıyordu. Nihat'ın kapıyı açarkenki tereddüdünü, pencerelere bakışını ve soruları cevaplamadan önce duraksamasını fark etmişti. Burada bir şeylerin ters gittiğinden şüpheleniyordu. Ateş de artık aynı şeyi düşünüyordu. “Nihat,” dedi. “Bizi neden bu eve çağırdın?” Nihat'ın yüzü bir anda değişti. “Çünkü başka hiçbir yerde güvende değildik.” Simay başını kaldırdı. “Ne demek bu?” Nihat cevap vermek üzereyken dışarıdan bir ses geldi. Metal bir şeyin yere düşmesine benzeyen kısa, keskin bir ses. Ardından sessizlik. Ateş'in eli ceketinin altındaki silaha gitti. Simay çoktan salonun kapısına yönelmişti. Ateş, onun önüne geçmeye çalıştı ama Simay kolunu tutup kendisini durdurdu. “Bir dakika.” “Çekil.” “Hayır. Dinle.” İkisi de sustu. Koridorun sonundan hafif bir ayak sesi gelmişti. Ardından bir başkası. Simay gözlerini Ateş'e çevirdi ve işaret parmağını dudaklarına götürdü. Ateş'in yüzündeki öfke, yerini keskin bir dikkate bıraktı. Birisi evin içindeydi. Nihat'ın yüzü bembeyaz olmuştu. “Bizi takip etmişler,” diye fısıldadı. Ateş ona döndü. “Kim?” Nihat'ın dudakları aralandı ancak kelimeler çıkmadı. Tam o sırada salonun ışıkları söndü. Karanlık, odanın içine bir anda yayıldı. Dışarıdaki rüzgârın sesi bile kesilmiş gibi oldu. Simay, Ateş'in kolunu bırakarak duvarın kenarına çekildi. Elini silahına götürdü, nefesini yavaşlattı ve kapının açılacağı yönü hesapladı. Ateş, karanlıkta onun yerini biliyordu. Bir an için elinin Simay'ın omzuna dokunmasını istedi. Orada olduğundan emin olmak, onun iyi olduğunu bilmek istedi. Fakat bu isteğin tehlikeli olduğunu düşünerek kendisini durdurdu. Şimdi duygularının sırası değildi. Kapının kolu yavaşça aşağı indi. Ateş silahını kaldırdı. Kapı açıldığı anda Simay, karanlığın içinden gelen gölgeyi gördü. Ateş'in önüne geçmek yerine yan taraftan hareket ederek saldırganın görüş açısını bozdu. Adam içeri adımını attığında Simay bileğine vurdu; silahın namlusu tavana dönerken Ateş saldırganın kolunu yakaladı ve onu kapının yanındaki duvara savurdu. Kısa bir boğuşma yaşandı. Ardından bir silah sesi duyuldu. Simay, refleksle yere çömeldi. Ateş saldırganı etkisiz hâle getirdiğinde adamın yüzünü seçmeye çalıştı ancak koridorun karanlığı buna izin vermiyordu. Aynı anda arka taraftaki pencerelerden biri kırıldı. Ateş başını çevirdiği sırada Nihat'ın sesi yükseldi. “Yere yat!” İkinci silah sesi, birincisinden daha yakındı. Nihat geriye doğru sendeledi. Bir eli göğsüne gitti, diğer eli masanın kenarına tutunmaya çalıştı. Fakat parmakları ahşabın üzerinde kaydı ve yaşlı adam yere yığıldı. “Nihat!” Ateş ona doğru hamle yaptı. Simay ise pencerenin bulunduğu tarafa dönerek silahını kaldırdı. Dışarıda hareket eden bir gölge gördü. Hedefi tam seçemediği için ateş etmedi. Bunun yerine kırık pencerenin önündeki karanlığı izledi. Birkaç saniye sonra bahçeden uzaklaşan ayak sesleri duyuldu. Ateş, Nihat'ın yanına diz çöktü. Yaşlı adamın gömleğinde kan yayılıyordu. Nefesi düzensizdi. Ateş yaraya bastırırken diğer eliyle telefonunu çıkardı. “Ambulans gönderin. Eski Arslan evi. Hemen!” Telefonu kapattığında Nihat'ın gözleri aralandı. “Dinle beni,” dedi yaşlı adam güçlükle. “Asel...” Ateş eğildi. “Asel ne?” Nihat'ın parmakları Ateş'in bileğine tutundu. Beklenmedik ölçüde güçlüydüler. “Kardeşine güven...” Ateş'in yüzünde sert bir ifade belirdi. “Az önce onun hakkında şüphe uyandırıyordun.” Nihat nefes almaya çalıştı. “Ben... sana...” Sözleri kesildi. Gözlerini kapatıp yeniden açtı. Bakışları, Ateş'in arkasında duran Simay'a kaydı. “Onu... koru.” Ateş'in kaşları çatıldı. “Kimi?” Fakat Nihat artık cevap veremiyordu. Parmakları gevşedi. Başını yana çevirdiğinde Ateş, adamın bilincini kaybettiğini anladı. Bir an boyunca yalnızca onun nefesini dinledi. Sonra Simay'ın sesi duyuldu. “Ateş.” Ateş başını kaldırdı. Simay, pencerenin önünde durmuştu. Yüzü solgundu ancak elleri titremiyordu. Silahını indirmeden bahçeyi izlemeye devam ediyordu. “Burada kalamayız,” dedi. “Bizi buraya getiren şey neyse, saldırganların amacı yalnızca Nihat'ı öldürmek olmayabilir. Kayıt cihazını da arıyor olabilirler.” Ateş masaya baktı. Cihaz yerindeydi. Ancak onun yanındaki küçük siyah kutu kaybolmuştu. Ateş ayağa kalktı. Gözleri önce masanın altını, ardından odanın diğer köşelerini taradı. Kutuyu son gördüğünde cihazın hemen yanındaydı. Saldırgan içeri girdiğinde Simay ve Ateş onunla mücadele etmişti. İkinci saldırgan ise pencerenin dışından ateş etmişti. Birisi, karanlıktan yararlanarak kutuyu almıştı. Bu, rastgele yapılmış bir saldırı değildi. Birileri Nihat'ın ne söyleyeceğini biliyordu. Birileri onların buraya geleceğini biliyordu. Ve birileri, yıllardır saklanan kayıtların peşindeydi. Ateş'in telefonu yeniden titredi. Mert arıyordu. “Ateş Bey, kuzey tarafında bir araç tespit ettik. Plakası sahte. İçinde iki kişi vardı. Bizi fark edince uzaklaştılar.” Ateş gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Peşlerinden gitmeyin. Evin çevresini kapatın. Polis ve ambulans geliyor. Kimsenin içeri girmesine izin vermeyin.” Telefonu kapattıktan sonra Simay'a döndü. “İyi misin?” Simay bir an şaşırdı. Az önce yaşananları düşünürken kendisine böyle bir soru sorulmasını beklemiyordu. “İyiyim.” “Emin misin?” “Bir kurşunun yanımdan geçmesi beni kırılgan birine dönüştürmedi.” Ateş'in gözleri yüzünde dolaştı. Simay'ın omzunda küçük bir kesik vardı. Kırılan camlardan biri derisini çizmişti. Kan, siyah kumaşın üzerinde belli belirsiz görünüyordu. Ateş'in çenesi gerildi. “Yaralanmışsın.” Simay omzuna baktı. “Çizik.” “Bana göre değil.” “Bana göre de değil. Ama ikimiz de burada oturup yaralarımız hakkında tartışacak durumda değiliz.” Ateş cevap vermedi. Ceketinin iç cebinden temiz bir mendil çıkarıp Simay'a uzattı. Simay mendili aldı ancak kullanmak yerine ona baktı. “Beni korumak için buraya getirdiğini söylemeyeceksin, değil mi?” Ateş'in bakışları sertleşti. “Hayır.” “Güzel.” “Çünkü seni korumak için buraya getirmedim.” Simay'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Neden getirdin o zaman?” Ateş, yerde yatan Nihat'a baktı. Ardından gözlerini yeniden Simay'a çevirdi. “Çünkü sana güveniyorum.” Simay'ın gülümsemesi kayboldu. Bu kez karşısındaki adamın sözlerini hafife alamadı. Ateş'in ağzından çıkan cümleler kolayca unutulabilecek şeyler değildi. O, insanlara güvenmediğini söylemekten çekinmeyen biriydi. Hatta güveni zayıflık olarak gördüğü zamanlar olmuştu. Şimdi ise onu yanına almış, en karanlık anlarından birinde kendisini yalnız bırakmamıştı. Simay başını hafifçe eğdi. “Bunun farkında olman iyi.” Ateş ona biraz daha yaklaştı. “Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” “Henüz değil.” “Öğreneceksin.” Simay gözlerini ondan ayırmadı. “Beni korkutmaya çalışma, Ateş. Bu konuda oldukça başarısızsın.” Ateş'in dudaklarında kısa, yorgun bir gülümseme belirdi. “Seninle ilgili en büyük sorunum bu.” “Hangisi?” “Hiçbir şeyden korkmaman.” Simay, elindeki mendili omzuna bastırdı. “Yanlış. Ben de korkuyorum.” Ateş'in yüzündeki gülümseme silindi. “Neden?” Simay bir an durdu. Cevap vermek için doğru kelimeleri aradı. Korkularını başkalarına anlatmak, alışık olduğu bir şey değildi. İnsanların onları bilmesinin, bir gün aleyhine kullanılabileceğini öğrenmişti. Özellikle de geçmişinde kendisini kontrol etmeye çalışan bir adam varken. Ama Ateş'in gözlerinde merakından çok başka bir şey vardı. Sabır. “Birine güvendiğimde, o kişinin beni hayal kırıklığına uğratmasından korkuyorum,” dedi sonunda. “Çünkü o zaman yalnızca onu kaybetmiş olmuyorum. Kendi kararlarıma olan güvenimi de kaybediyorum.” Ateş bir süre sessiz kaldı. “Benim için endişelenme.” Simay'ın yüzüne alaycı bir ifade yerleşti. “Bu, duyduğum en kötü teselli cümlesi olabilir.” “Teselli etmeye çalışmıyorum.” “Belli.” Ateş'in bakışları yumuşadı. “Ben seni hayal kırıklığına uğratırsam, bunun benim hatam olmasına izin ver. Kendinden şüphe etme.” Simay'ın boğazında bir şey düğümlendi. Beklemediği kadar sade bir cümleydi. İçinde büyük vaatler, gösterişli sözler ya da kolayca söylenmiş yeminler yoktu. Yalnızca sorumluluk vardı. Ve belki de uzun zamandır duymadığı türden bir dürüstlük. Simay başını başka tarafa çevirdi. “Bunu bir kenara yazacağım.” Ateş hafifçe gülümsedi. “İstersen imzalayayım.” “Önce hayatta kalmayı başar. Sonra sözleşmeyi konuşuruz.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE