Bölüm 1: BAŞKALDIRI
Annemin muazzam servetiyle kurduğu, şehrin göbeğindeki bu özel hastanenin en üst katındaki odamda, sessizliğin ağırlığı altında dosyalarımla boğuşuyordum. Camdan süzülen sonbahar güneşi, masamdaki tıbbi raporların üzerine solgun bir ışık serpiyor, odanın steril kokusuna bir hüzün katıyordu. Bu lüks, bu itibar, bana hep ait olmadığım bir hayatın kocaman, soğuk bir kafesi gibi gelmişti. Dikkatim, masanın üzerinde titreyerek çalmaya başlayan telefonumun ekranına kaydı. Zeynep. Nefesinin hızlandığını, kalbimin bir an için durup ardından deli gibi atmaya başladığını hissettim. Parmak uçlarım hafifçe titreyerek telefona uzandım.
“Efendim, Zeynep’ciğim?” diye açtım, sesimde bir beklentinin teli gergindi.
Telefonun diğer ucundan gelen, içinde heyecan fırtınası taşıyan ses, kulak zarımda çınladı: “Tercihler açıklanmış, Helin! Hemen bak!”
“Gerçekten mi?” diye mırıldandım, içimdeki dalgalanmayı bastıramayarak. Zeynep daha bir şey söyleyemeden, önümde zaten açık olan dizüstü bilgisayarıma döndüm. Parmaklarım klavyede adeta dans ediyordu. Tercih sonuçlarının açıklandığı resmi sayfayı buldum. Öğrenci numaramı ve o çok gizli tuttuğum şifreyi girerken nefesimi tuttuğumu fark ettim. Sayfanın yüklenmesi, o birkaç saniye, bana bir asır gibi geldi. Kalbimin sesi kulaklarımda vuruyordu.
Sonra, ekran aydınlandı.
Ve orada, siyah beyaz yazıların arasında, kaderimi değiştiren kelime belirdi: DİYARBAKIR.
Dudaklarımdan, içimden gelen bir nefes gibi, sözcükler döküldü: “Diyarbakır’a gidiyorum.” Sesimdeki mutluluk okyanusu, odanın tüm soğukluğunu yutuyordu. Zeynep’in, ayrılığın yaklaşan gölgesiyle kararmış sitemli sesini (“Şimdi ayrılıyor muyuz biz?”) duymam bile bu coşkumu söndüremiyordu.
“Tabii ki ayrılmıyoruz,” dedim, hızlıca çözümler üretmeye çalışarak, sanki onu değil, kendi tereddütlerimi ikna ediyormuşum gibi. “Sürekli konuşuruz. Sen de fırsat buldukça yanıma gelirsin, oraları gezdiririm sana.” Zeynep, Diyarbakır’ı ne kadar istediğimi, bunun benim için sadece bir tayin değil, bir kaçış, bir varoluş mücadelesi olduğunu biliyordu. Bu yüzden sitemi, yerini içten bir sevince ve “Helin, gerçekten çok büyük bir adım, seninle gurur duyuyorum,” sözlerine bıraktı.
Tam bu sırada, kapım çalınmadan, aniden ve sert bir şekilde açıldı. Gelenin kim olduğunu anlamak için arkama dönmeme gerek yoktu. Otoritenin, baskının, sevgisiz bir sorumluluğun ayak sesleriydi bunlar. Hülya Eraslan. Annem.
Zeynep’le vedalaşıp telefonu kapattım, yavaşça sandalyemde döndüm. O, kapı eşiğinde, şık takım elbisesi ve mükemmel toplanmış saçlarıyla, canlı bir heykel gibi duruyordu. Bakışları, odayı, beni, bilgisayar ekranımı taradı. Sesindeki buz gibi soğukluk, odanın sıcaklığını bile düşürmüştü.
“Neresi çıktı?”
Hiçbir şekilde bir devlet hastanesinde, hele de ‘taşrada’ çalışmama tahammülü yoktu. Tercihlerimi ona zorla kabul ettirmiştim, ancak doğuya yaptığım tercihlerden habersizdi. Onun ideal dünyasında, ben bu hastanenin başhekimi olmalı, onun gölgesinde, onun belirlediği sınırlar içinde yaşamalıydım.
Gözlerinin içine baktım. İçimdeki coşkuyu, kararlılığı sesime yükleyerek cevap verdim: “Diyarbakır.”
O an, annemin göz bebeklerinde gördüğüm şey, şaşkınlıktan çok, kişisel bir ihanete uğramışlık ifadesiydi. Sanki planlarını altüst eden bir isyancıydım. Yüz kasları gerildi. “Gitmeyeceksin!” diye kesip attı, sesi odanın duvarlarında yankılandı.
Bu kesin emir, üzerimdeki tüm iyi duyguları silip süpürdü. Gözlerimi kısarak ona baktım. O, konuşmaya, beni kuşatmak için sözlerini sıralamaya devam etti: “Burada kalacak, mesleğini bu hastanede, layık olduğun şekilde icra edeceksin. Anlaşıldı mı?”
Ayağa kalktım. Sandalyenin ayaklarının yerden kesilip tekrar zemine vurmasıyla çıkan sert ses, aramızdaki gergin sessizliği deldi. İçimde birikmiş onca yıllık suskunluk, onca bastırılmış öfke, bir volkan gibi patladı.
“Yeter artık, anne!”
Bağırmıştım. Annemin yüzünde beliren o küçük, ama bariz şaşkınlık ifadesi, her şeyi özetliyordu. Ona hiç karşı çıkmamış, hep ‘uslu, mükemmel kız’ rolünü oynamıştım. İsyankâr bir yanım olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti.
“Ben oraya gideceğim,” dedim, her heceyi vurgulayarak. “Ve sen bana karışmayacaksın.”
Gözlerinde şimşekler çaktı. “Ben senin annenim, karışacağım. Oraya gitmeyeceksin Helin.” Diye tekrarladı, sanki sözlerini tekrar ederek gerçek kılacaktı.
İçimde acı bir kahkaha kabardı. Dudaklarımdan, içimdeki zehri kusan alaycı bir gülümseme yayıldı. “Sen kendine anne mi diyorsun?” Sorum, odada çınlayan bir tokat gibiydi. “Beni sen doğurdun, evet. Ama bana annem olduğunu, bir kez olsun, gerçekten hissettirmedin. Bu yüzden, hayatımla ilgili alacağım bu karar üzerinde konuşmaya hakkın yok.”
Söylediklerimin onu sarsıntıya uğrattığını, içindeki taş kalbin üzerinde bir çatlak oluşturduğunu görebiliyordum. Ama Hülya Eraslan, duygularını asla belli etmezdi. Yüzünde yine o donuk, kontrollü ifadeye büründü. Bu sefer, bende onu umursamayacaktım. Çantama yöneldim.
“Ben oraya gideceğim,” diye tekrarladım, sırtım ona dönük. “Ve sen beni durduramayacaksın.”
Masamdan, bana ait olduğunu hissettiğim birkaç kişisel eşyayı -eski bir günlük, Zeynep’in bana hediye ettiği kalem, birkaç fotoğraf- çantama atmaya başladım. Bu odadaki lüks hiçbir şey, bu hastanedeki hiçbir unvan benim değildi. Annem, arkamda, derin bir sessizlik içinde bekliyordu. Bu sessizlik, bir öfke fırtınasının gözü kadar tehlikeliydi.
Sonunda, o buz gibi ses tekrar konuştu, her kelime bir bıçak gibi sırtıma saplanıyordu: “Eğer şimdi şu kapıdan çıkarsan, bir daha buraya, bu eve giremezsin Helin.”
Yavaşça döndüm, çantamı sımsıkı tutuyordum. Onun için ne kadar kolaydı insanları hayatından silmek. Maddiyat, itibar, kontrol… Bunların yanında bir kız evlat, değiştirilebilir bir detaydı sanki. Yüzüme buruk, hüzünlü, ama aynı zamanda özgürlüğü hisseden bir gülümseme yayıldı.
“Girmek isteyen kim ki?”
Bu soru, onun beklediği türden bir cevap değildi. Kaşları hafifçe kalktı. Ardından, bana tıpatıp benzer, soğuk ve hesaplı bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Öyle mi?” dedi. Oyunun son hamlesini yapıyormuş gibiydi. “Peki, o zaman bu hastane, buradan gelen para, rahat yaşam… Hiçbirisi umurunda değil mi? Seni buralara getiren her şey?”
Hâlâ paradan, itibardan, maddi güçten bahsediyordu. Beni, kendi başarısının bir uzantısı, bir yatırım olarak görüyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim, ama bakışlarımı ondan ayırmadım. Sessizce, yavaşça başımı iki yana salladım.
“Hiçbir şey istemiyorum senden.”
O an, yüzündeki maskenin çatladığını, altından geçici bir yorgunluk, belki de minik bir pişmanlık ışıltısı görürüm diye umdum. Ama yoktu. Sadece, kaybedeni kabullenmiş bir oyuncunun soğuk ifadesi vardı.
“Tamam, kızım,” dedi, sesi ilk kez biraz kısık, ama hâlâ dik çıktı. “Git. Ama unutma, bundan sonra arkanda ben olmayacağım. Sırtını dayayacağın kimse yok.”
Bu sözler, içimdeki son savunmayı da yıktı. Gözlerimden, artık tutamadığım iki sıcak damla yanağımdan süzüldü. Onun da gözlerinin dolmasını, bana sarılıp gitme demesini, belki de özür dilemesini istedim. Çocukça bir umuttu bu.
“Sen zaten hiçbir zaman arkamda olmadın ki,” diye fısıldadım, sesim titriyordu. “Senin olman ya da olmaman, artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor.”
Bu cümle, içimden koparıp aldığım en ağır şeydi. Onun da canını acıtabilmeyi ne çok istemiştim. Ama acıyan, yine yalnızca benim canım oluyordu.
Çantamı sıkıca kavradım, son bir kez etrafıma, bu altın kafese baktım. Sonra, adımlarımı kapıya doğru yönelttim. Her adımda, arkamdan bir ses gelmesini, “Dur!” diye bağırmasını, belki de son bir kez “Kızım!” diye seslenmesini bekliyordum. Ama olmadı.
Sessizlik. Yalnızca, hastane koridorlarının soğuk, yankılanan sessizliği ve ayak seslerim.
O lüks, parıltılı hastaneden, annesiz, kimsesiz, sadece kendi kararlarımla ve yüreğimdeki büyük bir yarayla çıktım. Göz yaşlarımı silmeden, önüme bakarak yürüdüm. Diyarbakır’a giden yol, belki de hiç bilmediğim bir yalnızlığa çıkıyordu. Ama o yalnızlık, buradaki kalabalık içindeki yalnızlıktan daha gerçek, daha dürüsttü. Ve bu, şu an için bana yetiyordu.