Avuçlarımdaki Yansıma

2698 Kelimeler
Uzun yolculuk esnasında, arabanın radyosunda rastlantı olarak karşıma çıkan bir şiir programında, seslendirmenin tok sesiyle söylediği kelime gibi tesir etmişti yanımdan geçen adamın sözü. "Güzel gözler..." Yutkundum tekrar tekrar. Zira boğazımda kaynayan ateşi yutkunmak söndürebilirdi yalnızca. Sesinden de görüntüsünden de etkilenmiştim açıkçası. Yıllar önceki karşılaşmamızda onu değerlendirecek kadar görememiştim. Kasvetli, soğuk ve etrafına ördüğü kalın tuğlalarla dokunulmaz görünüyordu. Şimdi de pek bir farkı yoktu. Ancak ben... Tuğlaları tırmanıp ardını görebilecek kadar büyümüştüm. Masaya geri dönüş yolunda gözlerim isminin Uraz olduğunu öğrendiğim adamı aradı. Sanki Hızır gibi görünüp kaybolmuştu. Tuhaf. Bu esrarengiz adamı geride bırakıp yerime oturdum. Annemin bakışları, az da olsa düzelen kıyafetime gitti. Tekrar önüne dönerken zihnimde o kural canlandı. Ne olursa olsun sadece hataların ve kusurların görünürde olacak. Ağzınla kuş tutup getirsen de taktir edilmeyeceksin. Zira eksikliğin daima etiket gibi yapışacak üzerine. Her ne yaparsam yapayım; asi, uyumsuz, akın içindeki kara, pirincin içindeki taş olacaktım. İstemsizce gülünce dikkatleri üzerime çektim. -İşler kesat mı Eylül? Babamın sorusu daha da gülmeme sebep oldu. İşlerimin nasıl gittiğini sorarken soruda direkt olumsuz kelimeler kullanması, vereceğim cevabın da olumsuz olmasını istemesindendi. Hiç psikoloji bilmiyor değildim. -Kesat babacığım. Biraz para çıkarsan rahatlayabilirim. Sözüme karşılık Şirin gözleriyle susmamı ima ederken; Timuçin masanın altından ayağıma vuruyordu. -Anlaşıldı. Yarın bir miktar para yollarım... -Ümit! Annemin bağırışıyla, babam elindeki çatalı bıraktı. Evet, otoriter olan annemdi. -Ona para vermek yerine para kazanmasını sağla. Bu yemek için neden toplandığımızı söylesene. Şaşkınca önüme konulmuş taze sebzeli salataya batırdım çatalımı. Merakla ne film çevireceklerini izliyordum. -Diyoruz ki... URKO otomotiv şirketinin iş görüşmesine katılsan... Eline şöyle düzenli bir maaş geçse. Sen yaratıcı fikirler konusunda başarılısındır. Reklam ve pazarlamada yahut kişisel asistanlık hizmetinde başvuru yapabilirsin. Ağzımdaki lokmayı yutmadan cevap verdim babama. -Baba ben görsel sanatlar fakültesinden mezunum. Hangi yeterlilikle işe alacaklar beni? Yakasını toparlayan babam oturuşunu dikleştirdi. Kodaman*, eli kolu uzun... Lafı nereye getireceğini anlamıştım kıravatını düzeltirken. Dudaklarımda oluşan çarpık gülüş şimdiden annemin gözünü seğirtmeye başlamıştı. -Sen bir katıl bakalım. Gerisini biz hallederiz. -Baba... Yetkinliğim olmayan işte ne yapabilirim ki? Kovarlar beni. Beceremem bir defa. Otomotivden ne anlarım ben? Timuçin girdi söze. Aile konuşmalarında beni hiç ortada bıraktığı olmamıştı. İkimiz aramızda tartışsak da anne babamın yanında birbirimizi yarı yolda bırakmazdık. -Eylül haklı gibi... Annem kelimesini düzeltti Timuçin'in. -Abla, demelisin. Tek eli bıyığına giderken başını iki yana salladı. -Ablam haklı. Diye yineledi kendini. Bu akşam yemeğinden aklım sağ bir şekilde çıkabilecek miydim? -Yine de denesin. Kartı ver Ümit. Babam iki parmağı arasındaki siyah kartı uzattı bana. Yalnızca rengine dikkat ettiğim kartı olduğu gibi çantama koydum. -Bakacağım. -Ve? Ne dememi bekliyordu ki başka? Hangi mühim kaideyi unutmuştum yine? -Ve, derken? -Sana kaymak gibi iş bulup getirdik. Ne demek gerekiyor? 25 yaşına kadar öğrenemediysen, yazık. Ah, tabii ya! Nasıl büyük bir kayıp... Ne acı bir utanç... -Teşekkür ederim. Diye dile dökebildim hislerimi yalnızca. Sessizlik içerisinde yemek yemeye devam ettim. İstisnasız her yemekte belli bir seyirde ilerliyordu sohbetimiz. Giriş, beni aşağılama, işim hakkında tuhaf fikirler, Timuçin'e uygun bir gelin arayışı, beni henüz evliliğe hazır olmadığım hususunda uyarma, Şirin'in genel durumu... -Üniforma ayrı yakışıyor, sivil kıyafet ayrı yakışıyor oğluma. Bir de güzel bir eş bulsak. Yanına yakışır, sülün gibi bir kız... Timuçin besbelli huzursuz oldu. Üzerindeki evlilik baskısının onda oluşturduğu yegane şey serserilikti. Kızların kalbini kırmasına sebebiyet veriyordu annemin bu girişimleri. Mükemmel eş adayı diye bir şey yoktu! Yoktu işte! Hiçbir insan mükemmel değildi. Timuçin de mükemmel eş adayı arayışıyla yitip gidecekti zavallı. -Nasip, diyelim. Kestirip attı sessizce. Önündeki tabağı bitirememişti. Pek yaşanmazdı bu durum. Şirin ise büyük bir beklentiyle bu masadan bir gün gelin adayı olarak kendi isminin çıkmasını arzu ediyordu. Aynı hevesli, masum bakışlar... -Şirin yavrum sen nasılsın? Ellerini masada ovuşturarak cevap verdi. -İyiyim Sultan teyze. Teşekkür ederim. Siz de iyisinizdir umarım. -İyiyim kızım. Sağol. Okul fikrin değiştiyse mutlaka bildir bize, olur mu? Başını salladı onaylamak üzere. -Tabii ki bildiririm. Akşam bitene kadar diken üstünde oturduk. Annem belli başlı hayat kurallarından söz ederken babam başarının anahtarlarını sıralıyordu. Timuçin ve Şirin örnek iki genç gibi dinliyorlardı büyüklerini. Bense... Ne yalan söyleyeyim, isminin Uraz olduğunu öğrendiğim o adamın suratını tasvir ediyordum zihnimden. Hatrımda kaldığı kadar taslağa geçirseydim keşke. Şayet yanımda bir kağıt ve kalem olsaydı belli noktaları çizer, kalanı da tuvale resmederdim. Evet, resmedilesi bir surat. Sol kaşındaki faça, beyefendi görüntüsüne serserilik katmıştı. Sakallarının sivri çenesindeki dağılışından; soğuk, kibirli ve ketum bakışlarının ürperticiliğine kadar... Destansı görünüyordu. -Eylül burada kalacaksın sanırım. Annemin sesi beni kendime getirmişti. Hepsi ayağa kalkmış bana bakarlarken bir erkeği düşündüğüm için dikkatimin böyle dağılmış olmasına sinirlendim. -Pardon. Dedim ayağa kalkarken. Önlerinden yürümemize müsaade ettiklerinde Timuçin ve Şirin'in arasına geçtim. Malum bir metre mesafe bıraktıkları için yürürken, ortadaki boşluğu doldurmam gerekiyordu. Annemi ve babamı arabaya kadar uğurladık. -İş görüşmesini ihmal etme. Diye tembih ettiler binmeden evvel. Omuz silktim yalnızca. Dillerine pelesenk olmak istemiyordum yaptıklarımla. Onayladım. Fakat gitmemek üzere... Hızla uzaklaşan arabanın ardında bıraktığı tozla Timuçin'in arabasına yöneldik. -Çuvalladım. Dedim arabanın kapısını açarken. İkisi de benden önce araca binip oturdular. Oksijeni ciğerime depolayıp kapattım kapıyı. -Çok da kötü değildi. -Senin için evet. Ben yine birkaç ay sofralarında meze olacağım. Şirin katıldı söze bu defa. Eli omzumu sıvazlıyordu destek için. -Merak etme, Sultan teyze bu defa çok gergin değildi. Dediklerini dinlersen unutacaktır. -Boşversene. Geçiştirmek istedim bugün yaşanan her şeyi. Timuçin'in koluna hafifçe vurup iç cebinde gördüğüm sigaradan istedim. -Beleşçi misin Eylül ya? Al kendine bir paket. İşine gelince abla, gelmeyince Eylül... -Para verirsen neden olmasın? Arabayı çalıştırmadan önce durup soluklandı. Arkaya döndü ve Şirin'e sordu. -Aylık ne kadar para geçiyor elinize? Şirin, Timuçin'in kendisiyle muhatap olmasından fazlasıyla heyecan duyarak saçlarını kulaklarının arkasına yerleştirdi. Konuşurken bir hata yapmamak için çabaladığını biliyordum. Zira Timuçin onunla uğraşmayı seviyor, küçük hatalarını yüzüne vurup utandırıyordu. -Her ay Ümit amca kiramızı öderken onbin de harçlık gönderiyor. Eylül de tablo satışı iyi giderse dokuzyüz dolar civarı para getiriyor. Tek eli bıyığının bir kenarıyla uğraşırken gözleriyle Şirin'i yeterince süzdü. İmalı bir tebessümle konudan başka şeyler düşündüğünü anlamam güç olmadı. -Neyse... Beni ilgilendirmiyor. Ablam olarak senin bana harçlık vermen lazım. Ne bu böyle? -Ablan mı oldum şimdi? İşine bak "Cengiz Han". Sür arabayı fazla konuşma. Sinirine dokunduğunu bildiğim sözler savurarak bağdaş yaptım kollarımı. Beni bu hale getiren onlardı. Öyleyse hak ettikleri muameleyi görünce de rahatsızlık duymamalıydılar. İnsan yüzü görmekten tiksinir hale gelmiştim. -Sevimsiz, soğuk nevale. -Şirin'den utan bari gerizekalı. Işıklarda durduğumuzda arkasına dönüp Şirin'e baktı. Gülerek bana çevirirken başını konuştu. -Niye utanayım? Kardeşim sayılır. Yüzündeki sırıtış bana yeniden bütün erkeklerin sorunsal olduğu ezberimi tekrarlatmıştı. Aynadan Şirin'e baktığımda yalnızca tebessüm ediyordu. Buruk ve sessiz ifadesi incindiğini belli ediyordu. Her şeyi düşünmek zorunda mıydım ben? O kırılacak bu üzülecek... Bana ne? Somurtarak yolu izlemeye devam ettim. Kısa bir süre sonra evimizin önüne geldiğimizde Şirin, vedalaştı Timuçin'le. Elini omzuna dokundurup: -Teşekkür ederiz bizi getirip götürdüğün için. İyi geceler... Tam elini çekecekken üzerine koydu elini Timuçin. Gülümseyerek karşılık verdi Şirin'e. -İyi geceler... Sarı benzi kıpkırmızı kesilen Şirin panikle indi araçtan. İkisinin arasındaki bu tuhaf duruma karışmalı mıydım, bilmiyordum. Zira Timuçin'in ne yapmaya çalıştığı ortadaydı. Eğleniyordu aklı sıra. Yaptığı her hareketin Şirin'de ümit doğurduğunun farkında bile değildi. -Şşh... Baksana. Kolumdan tutan Timuçin'e döndüm. Tek ayağım aracın dışındaydı. -Ne var? Elini arka cebine sokup içinden cüzdanını çıkardı. İki tane ikiyüz liralık kağıt parayı avucuma koydu. -Al sadakam olsun. Omzuna sertçe vurarak parayı aldım. -Hayır işlerken bile ukalasın. Neyse... Cüzdanıma yerleştirdikten sonra beklentiyle bakan Timuçin'e döndüm. -... teşekkür ederim. Dedim zoraki. Bu cümleyi ezberlememiz için annemin defalarca kez kağıtlara yazdırdığını hatırlıyordum. Nezaket kurallarını iflahımız kesilene kadar ezberletip toplum içerisinde uygulamamız için zorlardı. -Rica ederim. Eve girince çaldırın. -Tamam, tamam. Git hadi. Arabadan indiğimde tekrar seslendi. -Eylül! -Yine ne oldu? -O uzun saçlı y*vşak herifi uzak tut kendinden. Hiç hoşlanmadım. Eğildim öne doğru. Bora'dan bahsediyordu. -Emredersiniz Timuçin Bey. Siz nasıl isterseniz... Dudaklarından sabır duası mırıldanarak örttü kapısını. Kornaya basıp ilerlerken arkasından bakakaldık. -Hadi gidelim. Diyerek Şirin'in kolundan çekiştirdim. Timuçin gözden kaybolana kadar bekledi. İnsan yüzünde beliren duyguları tasvir edebilirdim. Şirin gerçekten de yoğun ilgi besliyordu. Can sıkıcı... -Hadi, hava sıcak. Eve girelim bir an önce. Eteklerini toplayarak adımladı yanıma. -Ah, peki. Apartmana girer girmez yüzüme esen serinlikle şükrettim. Odama doğru ilerlerken seslendi Şirin. -Eylül... Odanın kapısını tutarken bekledim. -Söyle. Derin nefes alışları Timuçin hakkında konuşacağının sinyalini önceden vermişti. Dudaklarımı ısırarak dinlemeye başladım. -Elime dokundu... Gördün değil mi? Hâlbuki aynı anda "kardeşim sayılır" da demişti. Algıda seçici beyni bir tek olumlu olan kısmı kabullenmişti. Üstüne gidersem ağlayabilirdi. Umursamamayı tercih ettim. -Gördüm, evet. -Belki hoşlanıyordur benden... Mırıldanarak kendi odasına yöneldiğinde cevap vermeden kapattım kapımı. Odanın dağınıklığı dışarı çıkma isteği doğururken o adamla karşılaştığımdan beri aklımda olan şeyi yaptım. Taslak defterini elime aldım. Hatırladığım kadarıyla yüzünün kabataslak resmini çizdim. Ancak tam benzediğini söyleyemezdim. Gözlerinin içerdiği o manaya ulaşamamıştım. Ne kadar yüksekten bakıyordu iletişim kurarken. Öylesine soğuk, öylesine acımasız duruyordu ifadesi. Büyük ellerinden çıkacak zararları öngörebiliyordum. Hayalin fazlası zarar olur, diyerek iki yana salladım başımı. Bu adam beni mahvetmeden unutmalıydım. Bu zaman dek hiçbir erkekten hayır görmemiştim. Zaten böylesine kibirli bir herifin de bana bakacağını sanmıyordum. İç sesim karşı çıktı buna. "Güzel gözler..." Muhtemelen farklı geldiği için demiştir... Beğenmiş miydi? Beğenilecek biri miydim? Sadece gözlerim mi dikkatini çekmişti yoksa? Övdüğü gözlerimi yumdum bir anlığına. Kendimi yatağa devirirken tebessüm ettiğimi fark ettim. "Ucube!" "Sen biraz... Farklısın. Bu yüzden arkada dur." "Güzelsin. Tam eğlenilecek hatun." "Hep böyle aksi olmak zorunda mısın!" -Yeter. Büyük bir kasvet çökerken göğsüme, açtım gözlerimi. O da aynını düşünürdü hakkımda. Tıpkı diğerleri gibi... Ayağa kalkıp hızlıca bir duş aldım. Saçlarım ıslakken yatmayı sevmesem de kurulamayla uğraşamayacak kadar uykuluydum. Yatağımın üzerindeki kıyafet yığınını kucaklayıp sandalyeye koydum. -Bir gün elbet toplayacağım sizi. Yastığa başımı koyar koymaz sanki sıfır derde sahipmişim gibi uykuya daldım. *** Sabahın erken saatlerinde, kapımın önünden gelen süpürge sesiyle bütün öfkemi toplayarak kalktım ayağa. Kapıyı hızla açtığımda Şirin tebessümle seslendi. -Günaydın! -Günaydın mı? Günaydın mı! Yinelediğim sözden sonra kapattı süpürgeyi. Gözlerimden ateş püskürüyordum. En nefret ettiğim şeylerden biri gürültüyle uyandırılmaktı. Bunu bilmesine rağmen sabah sabah süpürgeyi çalıştırması deli etmişti beni. -Ne bu gürültü? Yansıttığım öfkemi gördüğü halde yüzü gülmeye devam ediyordu. Bir haller vardı. -Timuçin aradı da. Şimdi anlaşıldı... -Öğle arası buraya gelecekmiş. Dağılmış bir şekilde alnımı ovuşturdum. Sinirimi atamadığım için başım ağrıyordu. Süpürgeyi ayağımla ittirerek karşımda safça dikilen Şirin'e kızdım. -Timuçin evin temizliğine mi bakacak? Hem... Neden geliyormuş? Süpürgeyi bir kenara çekerek koltuğun kenarına oturdu emaneten. -Aslında seni aramış da... Açmamışsın telefonu. Uyuduğunu düşünüp beni aramayı tercih etmiş sonra... Sözünü kesip karşısındaki koltuğa oturdum. -Kısa kes, romantik kurgu gibi anlatıyorsun. -Dün bahsedilen iş meselesi için gelecekmiş. Gözlerimi devirdim. Bunun peşini bırakmayacaklardı. Tam da şuanda Macaristanlı müşteri için heykel yapımına başlayacaktık. Hangimizin mini heykelini beğenirse onunla çalışacaktı. Yani bir işe girerek ancak kendi işlerimi baltalamış olurdum. Zil çaldığında Şirin yerinde hoplayarak ayağa kalktı. -Geldi! Dedi heyecanla. Aynanın karşısında kıyafetine çeki düzen verdikten sonra bana sordu. -Nasıl görünüyorum? Tamamen yalansız ve dürüstçe cevap verdim. Her zamanki gibi... -Çok güzel görünüyorsun. -Saçım nasıl görünüyor? -Sarı görünüyor. Dedim umarsızca. Kendimi koltukta geriye doğru bırakıp gözlerimi kapattım tekrar. Biraz daha uyuyabilmek iyi gelecekti fakat atölyeye gitmem gerekiyordu. Şirin koşar adım kapıyı açtığında yattığım koltuktan seslerini dinledim. -Hoşgeldin Timuçin. -Hoşbulduk güzellik. N'aber? Seni pis, flörtöz, sahtekâr çocuk... Heyecanını gizleyemeyen Şirin karşılık verdi. -Ben... İyiyim. İyidir yani. Sen? Senden n'aber? -İyi... Eylül yok mu? Elimi kaldırarak kapıdan beni görmesini sağladım. İçeriye girer girmez tepemde dikilip yapabileceği en olumsuz iletişimi kurmaya başladı. -Telefon ne için vardır? Bağdaş yaptım kollarımı. Bana tepeden bakan kardeşimin huyuna gidecektim bugün. Her ne kadar öfkeli olsam da şu heykel işi beni stabil tutuyordu. -Ne için vardır üstad, siz söyleyin lütfen. -İnsanoğlunun birbirine ulaşabilmesi için. Ama görüyorum ki ne insanlıktan ne de teknolojiden nasibini alamamışsın. Güldüm seslice. Lafı bana sokmasına rağmen komik gelmişti. Ellerimi uzattım. -Fazla konuşma da kalkmama yardım et. Kabaca kollarımı kavrayıp çekiştirdi beni. Üniformanın yakasını sıkı sıkıya kapatmıştı. O bıyığı da iyice aşağı doğru uzamış, hakikaten Cengiz Han'dan farkı kalmamıştı. -Ağırsın... Dedi kaldırdıktan sonra. İkisini baş başa bırakıp mutfağa girdim. Dolaptan soğuk kahve çıkararak kafama diktim serince. Boğazımdaki yangını anında alırken Şirin'in hazırlamış olduğu devasa kahvaltı sofrası çarptı gözüme. Parmak uçlarında kibarca yürüyerek önce Timuçin'i sandalyeye yönlendirdi. Daha oturmadan masadaki patates kızartmasından ağzına atan Timuçin memnuniyetini ifade etti. -Sen mi hazırladın hepsini? Şirin sağa sola sallanarak cevap verdi. -Evet. Sen severdin... Krep de yaptım. Başını birkaç saniyeliğine masadan alıp Şirin'in yüzüne baktı. O gülümseyişin anlamını biliyordum. Karşısına oturarak izledim vereceği tepkiyi. -Ellerine sağlık. Aferin çok güzel yapmışsın. Şirin de ortamıza oturdu ve Timuçin'in beğenisini aldığı için gurur duyuyordu kendisiyle. Bir "Aferin" sözünün tesiri böyle güzel karşılanabilirdi anca. -Teşekkür ederim. Evine götürürsün diye birkaç krebi de paketledim. Uzanıp yanağından makas aldı Şirin'in. Refleks olarak çevik bir hareketle Timuçin'in eline vurdum. İkisi de şaşkınca bana baktığında nasıl bir açıklama yapacağımı bilemedim. Açık açık Timuçin'in samimiyetine inanmıyorum ve Şirin'in üzülmesini istemiyorum, diyemezdim. Afallayan suratları bana dönükken konuyu değiştirdim. -Neden geldin, dökül. Çatık kaşlarıyla aniden ciddileşiverdi. Çaydan bir yudum alarak konuştu. -Şu iş görüşmesini değerlendir. İyi maaşı var. -Macaristan'dan sanatsever bir adam geliyor. Heykel yaptıracak köşkü için. Eğer o işi alırsam vaktim kalmayacak. Dalga geçemeyeceği kadar stresli görünüyordu. Muhtemelen annem ve babam tembihlemişti onu. Bu yüzden üzerindeki bir yükümlülükmüş gibi görevini yerine getirmeye çalışıyordu. -Rahat ol Timuçin. Tüm sorumluluğu ben üstleneceğim. İki yana salladı başını aheste aheste. -Zorunda değilsin. Başaramadığımı... Yutkundu güçlükle. -... söylerim onlara. Kurduğu bu cümlenin göğsünde büyük bir ızdırap oluşturduğunu anlayabiliyordum. İç çektim. -Timuçin. Yediği lokma boğazında kalmıştı adeta. Çatalı bir kenara bıraktı seslenişimle. -Efendim? Tebessümle ayağa kalktım. -Canını sıkma, tamam mı? İş görüşmesi olayını bir şekilde halledeceğim. Sorumluluğu üstleniyorum. Rahatsız olmuştu. Daima korkak gibi görünüp algılanmak onu huzursuz ederdi. Daha fazla çekinmemesi için mutfağı terk ettim. Odamda üzerimi değiştirip dizlerime kadar gelen çiçekli bir elbise giyindim. Uzun saçlarımın bir kısmını toplayıp, büyük bir kısmını da salık bıraktım. Aynadaki halimden memnundum. Çantamı koluma takıp telefonumu elime aldım. Evden çıkmadan önce mutfağa tekrar uğradım. -Ben kaçar. -Hop, hop! Timuçin ayaklandı ve yanıma iki adımda ulaştı. -Nereye kaçıyorsun? Bana böyle çıkışlar yapınca, küçüklüğümüzdeki gibi dövmek istiyordum onu. Tabii o zamanlar benden daha kısa ve güçsüzdü. Şimdi hem eli ağır hem de boyu sokak lambası misali uzamıştı. -Atölyeye. -Şirin, söylesene... Bu etek boyunun adı tam olarak ne? Yanımıza yaklaşan Şirin, elbisemi süzüp başını iki yana salladı. -Mini mi? Timuçin, Şirin'in bileğinden tutup önüme doğru getirdi. Ardından giydiği eteği işaret edip gözlerime bakarak ideal boyun bu olduğunu söyledi. Dış kapıya yürüyüp Timuçin'e döndüm. -Bak... Giysilerime yorum yapmadan önce bıyığını biraz kısalt. Seni ciddiye alamıyorum. El sallayarak evden çıkarken Timuçin'in arkamdan söylenmelerini dinleyerek zevkle ayrıldım evden. Sergilediği korumacı tavırların üzerimde hiçbir hükmü yoktu. Sadece gülüyordum. Komikti çünkü. Annemin aynı boyda etek giydiğini bilmiyormuş gibi sözünü bana geçirmeye çalışıyordu. Aptal. Üstüne daha fazla sorumluluk yükleyip kafayı yiyecekti bir gün. -Düşünceli, çekici ve hırçın... Ah, tam bir baş belası... -Havamda değilim Bora. Güldü ve önüme geçip geri geri yürümeye başladı. Uzun sarı saçlarını tepesinden bağlayıp beyaz ince bir gömlek giymişti. Normal şartlarda oldukça yakışıklı bir adamdı. Ama karakteri... -Ciddi bir suratla önüne geleni dövecekmiş gibi yürüyorsun. Sorun ne? Sorusunu ilk defa ciddiye alıp ağrıyan ensemi ovuşturarak cevapladım. -Macaristanlı müşteriyi kazanmak istiyorum. Aksi halde ailemin bulduğu iş görüşmesine gideceğim. O da ilk kez cevabımı dikkatle dinleyip düşündü. Ellerini cebine koydu ve yanımda yürümeye başladı cıvıklık etmeden. -Sana torpil falan geçemem, bilgin olsun. Kaşlarımı çattım. -Böyle bir şey istemedim zaten. -Geleceğin için çabala. Yeteneklisin. Ama ruhsuz eserlerin. Elimi kulağıma götürüp küpemle oynamaya başladım. Ne vakit düşünceli ve gergin olsam aynını yapardım. -Çok acımasızsın... -En az senin kadar. Diye net bir cevap verdi suçlamama karşılık. Eksikliğimi yüzüme vurması canımı sıkmıştı. Bu adam bende bir şeyi fark ettiriyordu. Sanki benim çevreme yaptığımı o da bana yapıyordu. Atölyeye girene kadar konuşmadık. Onbir kişilik atölyede her birimizin önüne konulan seramik çamurları, Macaristanlı müşteriyi etkilemek için sihirli dokunuşlarımızı bekliyordu. Ruhsuzdum ha? Çamura daldırdığım parmaklarımla elimin içindeki toprağı hissettim. Eleştirilmekten nefret ederdim. Kabul, kaldıramadığım yegane şey eleştiriydi. Düşünmek istedim bir süre. Etrafımdakiler şimdiden başlamıştı projelerine. Yutkundum. Gözlerimi kürsüye çevirince Bora'yla göz göze geldik. Tek kaşını imalı bir ifadeyle kaldırıp ellerini iki yana açtı. Dudağımı ısırdım öfkeyle. Hırsımdan öyle bir kuvvet uygulamıştım ki ağzımda kan tadı belirmişti. Düşündüm, taşındım. Kalbimi attıran, bana farklı duygular yaşatan kim vardı hayatımda? Ah, ciddi olamazdım. Neden gözümün önünde soğuk kahverengi bakışları ve aşağılayıcı dudak büküşüyle o adam canlanıyordu ki? Kaşlarımı çattım. Yüzünü anımsayabiliyordum fakat ellerime dökülebilir miydi, bilmiyordum. Uraz Koraltın... Avuçlarımdaki çamur seni betimlememi sağlayacak. Sen hayatımda asla ulaşamayacağım bir konumdasın. Ulaşılmaz olman seni arzulamamı sağladı. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum... Muhtemelen diğer erkeklerden farksızsın. Yine de... Parmaklarımın arasında senin bir yansımana sahip olmak... Bana bu yarışı kazanacağımı hissettiriyor. *kodaman: güç, mülk sahibi kişi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE