Belli belirsiz gözümde canlanan simasını çamura yansıtmaya çalıştığım adamı neden seçmiştim?
Bora "ruhsuz" eserler derken haklı mıydı?
Eğer belli bir duygu katacak olsaydım muhakkak ki bir başkasını seçerdim. Fakat tamamen soğuk, ifadesiz olan adamı tercih etmem hakikaten eserlerimin ruhsuzluğundan olabilirdi.
Ne can sıkıcı ama...
Kulaklıklarının ardlarında dinledikleri müziklerle beraber yoğun çalışmalarına devam eden atölye gençlerine göz gezdirdim. Bora da birer birer ilgileniyordu herkesle.
Sıra bana geldiğinde kasılarak ara verdim yapmaya. Tepemdeki gölgesi yeterince rahatsız etmiyormuş gibi bir de sözleriyle sinirlerimi bozdu. Fısıldadı kulağıma doğru arsızca.
-Bununla Macaristanlı adamı etkilemeyi bırak, sokaktan geçen resim cahilini bile etkileyemezsin.
Yüzümü öfkeyle ona çevirdim. Alaycı gülüşüyle gözlerim ve dudaklarım arasında dolaştı bir süre.
-Motivasyonumu bozuyorsun.
-Ah ne yazık. Baskıya gelemiyorsun, demek.
Kaşlarımı çattım. Gün boyu böyle değilmişim gibi.
Baskının ağa babasıyla yetişmişken bana bunu nasıl söylerdi?
Önüme dönüp çalışmama devam ederken karşılık verdiğim geçersiz ithamına.
-Hiçbir şey bildiğin yok.
-Öğret de bileyim o zaman.
İki yana salladım başımı. Kimseyle yakınlık kurmak gibi bir hevesim yoktu. Hele ki bu aşırı sosyal herifle... Hiç sanmıyorum.
Ortaya geçti yavaş yavaş adımlayarak. Klimanın derecesini yükseltirken herkese ithafen konuştu.
-Hepinizin çalışmasının sonucunu merak ediyorum. Yarın Macaristanlı müşteri atölyeye gelecek. Taslaklarınızı tamamlayın. Anlaşılır şekilde durması yeterli.
Parmaklarım arasındaki çamuru nasıl daha ilgi çekici hale getirebilirdim?
Bu işi almak istiyordum. Çok istiyordum.
Sağımdaki kızın çalışması benimkinden daha iddialı duruyordu. Elimi küpeme getirdim. Küçük heykelinin üstünde sanki incecik bir tül vardı. Üstelik bunu çamurdan yapmıştı. Alt dudağımı dişleyerek izlemeye devam ettim.
Ne kadar ileri gidebilirdim kazanmak için?
Başımı çevirdim kendi işime. Güzeldi... Güzel olmaması imkânsızdı. Ama yetinemiyordum bununla. O ince tül detayını nasıl getirmişti aklına?
Gün boyunca çalışmasını bitirenler atölyeyi teker teker terk ettiler. Kaidenin üstüne oturttuğum minyatür heykelde insana dair yalnızca gözler vardı. O adamın soğuk ve keskin gözleri. Yüzünün geri kalanını peçe havası vererek kapatmıştım.
Oturup uzun uzun izledim çalışmamı.
Gözlerim diğerlerinin yaptıklarını da süzdü. Bora kendi işine odaklıyken ayağa kalktım ve yanımdaki kızın heykeline yaklaştım. Onun sandalyesine oturup detayları inceledim.
Muazzamdı.
Benim eserim bir alt seviyedeydi hala.
Stresle küpemi tuttum tekrar. Kızaran kulaklarım beni suça teşvik ediyordu. Tek bir parmağımla itelersem düşüp kırılırdı. Bunu yapabilirdim. Bunu gerçekten yapabilirdim.
Kimse benim yaptığımı ispatlayamazdı. Atölyede kamera da yoktu.
-Ah, bu tam anlamıyla kötülük.
Başımı eğip masaya dayadım. Bir süre iç muhasebemle savaştıktan sonra Bora geldi.
-Ne yapıyorsun?
Eğdiğim başımı hızlıca kaldırıp yüzüne baktım Bora'nın. Alt dudağımı gizlemiştim üst dudağımın altında. Gözleri heykele, sonra da bana geldi.
-Düşünüyorum.
Dedim sessizce. Kızın yaptığı heykeli işaret ettim.
-Bu en iyisi...
Bora etrafında bir tur dönüp diğer eserleri gözden geçirdi. Başını salladı onaylamak üzere.
-Öyle görünüyor.
Dedi benim eserime yaklaşırken. Heykelciğime işaret parmağıyla dokundu. Gülümseyerek sandalyeye oturup bağdaş yaptı kollarını.
-Seninki de fena değil.
-Olmaz. Yetmez. Macaristanlı'nın kimi seçeceği belli.
Onayladı beni yine. Hak veriyordu dediklerime. Fakat içimden geçenleri duysaydı atardı beni atölyeden. Sustum bu yüzden. Kalkıp eşyalarımı toparladım. Sanırım bana anne babamın teklif ettiği işe başvurma yolu görünmüştü.
-Gidiyor musun?
-Evet, geç oldu.
-Eşlik edeyim sana eve kadar.
Güldüm istemsiz bir şekilde. Daha doğrusu bitkin bir tebessümdü bu.
-Pes et.
Benim aksime deli dolu bir kahkaha attı Bora. Kendi eşyalarını toplayıp dış kapıya, yanıma geldi.
-Ne için pes edeyim?
-İkimizin olacağına inanıyor musun sahiden?
Atölyenin kapısını kilitleyerek gülüşünü sürdürdü. Çantasını tutmam için bana vermişti. Ağırlığına aldırmadan sırtına vurdum çantayla.
-Ne gülüyorsun?
-Seninle olacağımı nereden çıkardın? Ya da olmak istediğimi...
Şaşırdım dediği şeye. Çantasını ona uzatırken cevap verdim sorusuna.
-Nereden bileyim? Bu kadar ilgi gösterince böyle bir şey istiyorsun sandım.
Gözlerini devirerek kolunun altına aldı beni. Uzun boyu ve kaslı koluyla küçücük kalmıştım yanında. Saçlarımı karıştırarak çekti elini tekrar. Hiç haz etmediğim hareketlerden biriydi.
-Güzelsin, tatlısın, fizik on numara, yeteneklisin de... Ama böyle bir planım yok. Sadece takılıyorum.
Sadece takılıyordu demek...
Hayatı bu kadar hafife alabilmek isterdim.
Nedense bu itirafı içimi rahatlatmıştı. Soluklanarak başımı salladım aşağı yukarı.
-Güzel. Böylesi daha iyi.
-Bakıyorum rahatladın. Bu kadar mı korkuyorsun birilerinin senden hoşlanmasından?
Yine acımasız cümlelerle üstüme gelmeye başlamıştı. Omuz silktim. Bilmiyordu. Hakkımda hiçbir şey bilmeden yorum yapıyordu. Buna izin veriyordum çünkü açıklama yapmak beni artık yoruyordu.
Evimin önüne geldiğimizde vedalaşmak üzere yüzüne baktım.
-Yarın görüşürüz.
Dedim el sallayarak. Tebessüm ederek el salladı o da.
-Görüşürüz hırçın prenses.
Adımlarımı sıklaştırarak apartmana girdim. Kendi katımıza ulaştığımda Şirin'in kapının önünde bir adamla konuştuğuna şahit oldum. Adamın öfkeli tavrına karşın Şirin sessizce dinleyip başını sallıyordu.
Gelişimi fark ettirmek için adımlarımı yere sertçe vurdum. Arkasını dönüp bana baktı adam.
-Neler oluyor burada?
Diye sordum ciddi bir yüz ifadesiyle. Elimdeki çantanın sapını sıkıca kavramıştım vukuat çıkarsa direkt başına indirmek için. Adam bu defa benim üzerime doğru ilerledi.
-Apartmanın içindeki kedileri siz mi sokuyorsunuz içeriye?
Kediyle ne işim olurdu benim? Gözlerim Şirin'e kaydığında ağlamak üzere olduğunu gördüm. Failimiz belliydi. Kedileri Şirin almıştı zannımca apartmana.
Alnımı ovuşturarak yüksek tonajda konuşan adama karşılık verdim.
-Biz soktuk, ne olmuş?
Onun kadar sert ve yüksek tonda konuşunca kabarttığı göğsünü indirmeye başladı.
-Apartmanı kirletiyorlar. Bir daha sokmayın içeri.
-Temizliği karşılarız, kedilere dokunmayın. Apartmanın kapısı zaten açık. Hava çok sıcak olduğu için kediler gölgelik yer arıyorlar. Muhtemelen bu yüzden giriyorlar.
Eliyle Şirin'i işaret etti agrasif tavrını koruyarak.
-Siz apartmana mama su koyarsanız buraya girerler tabi.
Bıkkınlıkla yaka silktim. Kendisi gibi fevri birini görünce geri adımladı.
-İşine bak. Bir daha da kapıya dayanıp bu kıza bağırma. Beni bul. Tamam mı?
Onaylamak üzere başını salladı adam. Dışarıya iyi aile babası izlenimi veren beyaz yakalı, sünepe bir herifti. Şirin'in naifliğinden yararlanıp onu azarlamıştı. Uğraşacak bir sorunlu komşumuz eksikti. Öfkeyle söylenerek girdim eve.
Şirin sesli sesli ağlarken karşısına geçip omzunu sıvazladım.
-Böyle şeyler yaparken bana haber vermelisin.
-Kötü bir... Amacım yoktu.
İç çekerek ağlayışına ara verdi yüzünü silerken.
-Evde sıkıldığım için arada bir bahçeye iniyorum. Kediler sıcaktan perişan oluyorlar. Biraz soğuk su ve mama koyunca apartmana alışmaya başladılar.
Aklım ilk cümlesinde takılıp kalmıştı. Şirin'i bazen fazlasıyla yalnız bırakıyordum. O bana çok bağlıydı. Hikmet amca vaktiyle onu bana emanet ederken, Şirin koşulsuz şartsız benim himayem altına girmişti. Aramızda iki yaş fark olmasına rağmen annesi gibiydim neredeyse.
Evde sıkıldığını bilmiyordum.
Bazı günler geç saatlere kadar dönmüyordum. Hiç arkadaşı yoktu ki garibin.
Kaşlarımı çattım. Aklıma öyle bir fikir gelmişti ki, hem beni sorumluluktan kurtaracaktı hem de Şirin'e bir faaliyet olacaktı.
-Çalışmak ister misin?
Dudaklarını büzdü bilmediğini ifade ederek. Teklifimi biraz daha açtım.
-URKO'daki iş görüşmesine benim yerime katılabilirsin.
Gözlerini şaşkınca büyüttü. Ağzı da hafifçe aralanırken cevap verdi teklife.
-Ama sen... Sen ne olacaksın? Hem ben ne bilirim şirketi falan... Anlamam ki.
Güldüm.
-Ben resimden ilerlemek istiyorum biliyorsun. Yarınki Macaristanlı gibi daha pek çok müşteri gelecek yakında atölyeye. Belli mi olur belki önüm açılır. Ayrıca benim de herhangi bir yeterliliğim yok. Torpille halledecekleri belli işte.
İç çekti. Heyecanlı görünüyordu ifadesi.
-Asistanlık yapabilirsin ha? Tam bir emir erisin.
Dediğimde yüzünü güldürmeyi başarmıştım. Ellerini ovuşturdu gergince. Çantamdan çıkardığım kartı uzattım Şirin'e.
-Al buna bak. Eğer yetişirsem ben de gelirim yanında. Ama Macaristanlı müşteri yarın uzun süre kalacak gibi. Halledebilirsin değil mi?
Başını salladı tebessümle. Dudaklarını birbirine bastırıp kollarını açtı sarılmak için. Ah, bu sıcakta sarılmak mı?
Köpek yavrusu misali bakışlarına kıyamadım. Karşılık verdim sarılışına.
-Geleceğin için güzel bir adım olur umarım. Annemle babam da karşı çıkmazlar. Söz konusu sensen...
-Çok teşekkür ederim... Ben... Ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Timuçin'e de söylesek mi?
-Hah bir o eksikti...
Anmasaydı şaşardım zaten. Ayaklanıp mutfağa yöneldim.
-Acaba davet etsem iş görüşmesine benimle gelir mi? Ne dersin Eylül?
Başımı buzdolabına dayayarak birkaç defa vurdum alnımı. Timuçin serseri zibidinin teki, diye bağırmak istiyordum onu sarsarak. Hakim oldum kendime.
-Sen bilirsin.
-Çağıracağım o halde. Akşam yemeğe mi davet etsem? Ha Eylül?
-Öğlen geldi ya. Yine mi çağıracaksın?
Telefonunu eline aldı çoktan. Onu reddetmesinden çekiniyordum. Henüz arama düşmeden Timuçin'e mesaj attım hızlıca.
"Şirin'in teklifini kabul etmezsen bir daha seni eve almam."
Umuyordum ki arama düsmeden evvel okusun mesajı.
Kulak misafiri olacaktım Şirin'in konuşmasına. Aynı anda buzluktan çıkardığım buz küplerinden birini ağzımın içine atmış eritiyordum.
Annem görse "Senin için girdiğimiz diş masraflarına yazık!" diye paralardı beni.
Bu sıcakta buzdan başkası söndürmüyordu hararetimi.
-Alo? Ti-Timuçin... Nasılsın?
Göz ucuyla hareketlerini izledim. Saçıyla oynuyordu tek eli. Dirseklerimi masaya dayadım ve bekledim olacakları.
-Ben de iyiyim. Şey... Akşam yemeğe gelsene. Sarma yapacağım hem...
Eğer olumlu bir cevap vermezse hakikaten onu evden içeri sokmayacaktım. Sabırsızlıkla beklemeye devam ettim. Şirin'in yüzü güldü ansızın.
-Tamam! Çok sevindim. Yani... Görüşürüz.
Telefonu kapatıp bana döndü. İki kolunu da havaya kaldırarak neşesini haykırdı.
Bazı safsatalara aldırmazdım ama kimi insanların neşesi gerçekten bulaşıcı etki yaratıyordu. Zira tam şuanda Şirin'in mutluluğuna şahit olmak iyi hissettirmişti. Ne tuhaf...
-Geliyor!
Hele bir gelmesin...
-İyi bari. Sabah akşam başıma bela etme de Timuçin'i.
Şirin cıvıl cıvıl öterken telefonumun ekranı parladı. Gelen mesaj Timuçin'dendi.
"Onunla aramızdaki iletişime karışma."
Görüldü attım mesajına. Boş konuşmalarıyla uğraşamazdım.
Odama girip duş alırken zaman hızlıca sardırmıştı sanki kendini. Timuçin çoktan gelmişti eve. Pijamalarımı giyerek çıktım karşılarına. Hala selamlaşırken tokalaşmaları güldürüyordu beni.
-Böylesi de fena değilmiş. Evli gibi. Akşam yemeğim hazır olunca keyiflendim.
Dedi Şirin'e. Utanarak tebessüm eden Şirin, mutfağa yönlendirdi Timuçin'i. Peşlerinden yürüyüp yerime oturdum.
-Hoşgeldin.
-Hoşbulduk.
Kısaca verdiği karşılığın peşine devam etti konuşmaya.
-Yorgunum masaj yapsana bana Eylül.
-Defol git annen yapsın.
Güldü seslice. Ben de güldüm istemeden. Yediğimiz yemeği boğazımıza dizen Şirin kolumu dürtüp duruyordu konuya girmem için. En sonunda çatalı bırakıp boğazımı temizledim. Dikkati üstüme çekince fikrimizin girişini yaptım.
-Diyorum ki... Şu iş görüşmesi var ya. Annemlerin ayarladığı.
-Eee?
Göz ucuyla Şirin'e bakıp heyecanını görmezden gelerek devam ettim.
-O iş görüşmesine Şirin katılsın. Ne ben işimden olayım ne de URKO'daki fırsatı kaçıralım.
Yavaş yavaş yediği lokmayı yutarak elindeki çatalı masaya koydu o da. Şirin'e çevirdi bakışlarını.
-Çalışmak mı istiyorsun?
Onaylamak için heyecanla başını salladı Şirin.
-Bundan haberim yoktu.
Dedi Timuçin bıyığının sol tarafıyla oynarken. Yeşile çalan gözleriyle boydan boya süzdü Şirin'i.
Dudaklarını ıslatarak bana baktı.
-Diyecek bir şey yok. Hayata atılmaya hevesliyse...
Şirin narin ellerini masanın üzerine koydu.
-Yarın bana eşlik eder misin iş görüşmesinde? Eylül atölyede olacak. Tek başıma gitmek istemiyorum. Eğer gelirse-
Sözünü keserek kalktı sofradan Timuçin. Yüzünde belli belirsiz bir huzursuzluk vardı.
-Gelirim. Saati bana yaz.
Şirin de ayağa kalktı şaşkınca.
-Hiçbir şey yemedin, gidiyor musun?
Bıyığıyla oynamaya devam ederek cevap verdi.
-Aynen. Gideyim yorgunum zaten.
Yanından geçerken elini Şirin'in saçlarına değdirdi. Dokunuşuyla birlikte hızlıca çekti elini.
Sıra bana geldiğinde haz etmediğim bir başka hareketi yaparak yanağımdan makas aldı.
-Görüşürüz.
Daha tabağındaki yemeklerin yarısı dururken çıkıverdi evden. Derdi neydi, anlam verememiştim. Şirin'i de düşüncelerle baş başa bırakmıştı bu tavrıyla.
Mutfaktaki masada öylece bekledi. Sıkça kırpıştırdığı kirpikleriyle bir şeyler düşündüğünü yeterince anlatıyordu.
Onu yalnız bırakıp odama yöneldim. Yarın için giyeceğim kıyafeti ayarlamak istedim. Dolapta karmakarışık bir tarz vardı resmen. Hangi kıyafete elimi atsam o ruh haline bürünecektim.
Çalışmam büyük bir başarı sağlayamayacaktı, belliydi. Şimdiden yenilgiyi kabullenmiş gibi karalara bürünmek istemedim.
Beyaz elbisemi çektim diğerleri arasından.
Bileklerime kadar inen bu elbisenin iç göstermesinden dolayı astar da giyecektim etekten.
Giyeceğim kıyafetleri çıkarıp astım.
Yatağıma uzanıp telefondan film açarken kapım tıklandı.
-Gel Şirin.
Usulca süzüldü içeriye doğru. Yatağın kenarına oturup dizlerini salladı huzursuz bir şekilde.
-Hadi çıkar ağzındaki baklayı.
-Timuçin istemedi sanki... Sana da öyle geldi mi?
Telefonu kenara koydum. Buna takılacağını biliyordum. Ama bu iş görüşmesine gerçekten de katılmak istemiyordum. Eğer Şirin de evde sıkılıyorsa ne mahsuru vardı ki?
-Açık konuşayım ister misin?
İki yana salladı başını.
-Yok, insaflı ol.
Derin derin nefes aldım. Sırtımı yatağın başlığına dayayıp göz teması kurdum Şirin'le.
-Boşver Timuçin'i. Heves ettiğin şeyin sonunu getir. Hem ona ne? Sevgili misiniz siz?
Yanlış bir söz söylemişim ya da küfür etmişim gibi baktı bana.
-Değiliz tabii.
-O zaman sana karışmaya hakkı yok.
Parmakları dizlerinde kıpraşırken başını hafifçe sağa doğru yatırdı.
-Ben rahatsız olmuyorum karışmasından. Sahiplenmesi iyi hissettiriyor.
Çünkü baban bir zamanlar seni terk etti ve ister istemez kendini güvende hissetmeye çalışıyorsun.
Susturdum içimdeki aksi kızı.
-Başarılı olman da onu mutlu eder.
-Eder mi sahiden?
Omuzlarım çöktü. Şirin özgüven sahibi oldukça Timuçin ona eskisi kadar rahat davranamayacaktı, biliyordum. Bu da Şirin'in üzülmesine sebep olacaktı. Yine de hayata atılması Hikmet amcayı da mutlu ederdi. Sağ mıydı, ölü müydü hiçbir bilgimiz yoktu. Yine de ben bir yerlerde kızı için dualar ettiğini umuyordum.
Öylece bırakıp gitmesi sadakat ve güvene dair tüm algılarımı yakıp yok etmişti.
-Bilmiyorum. Tecrübe edebilirsin bunu. Annen de baban da cesur insanlardı. Hatırlıyor musun?
Başını salladı onaylamak üzere. Gözleri dolu dolu olmuştu yine. Devam ettim sözüme.
-Annen vefat ettiğinde 58 yaşındaydı. Geçmişinde başkalarının hata olarak gördüğü, fakat kendisinin tecrübe diye andığı pek çok şey yaşamıştı. Bütün bunları nasıl yapmıştı sence? Tecrübe edinmekten korkmadı. Hayatta yaşıyorsak riski de göze almalıyız.
-Annem öyle yapardı...
Bu kız kime çekmişti böyle? İçe kapanık, özünden korkan, çekingen birine dönüşmüştü. Belki de iş hayatına atılması gözünü açacaktı. Her ne olursa olsun ona güveniyordum ve arkasındaydım. Başaramayıp dönecek olsa bile kucaklardım onu.
-Sorun yok.
Dedim başına uzanarak. Kafasına avuç içimle iki defa vurdum.
-Yarın işler istediğin gibi gitmezse bırakırsın olur biter.
-Tamam o halde.
Ayağa kalktı coşkuyla.
-Gideyim de kıyafet ayarlayayım.
-Güzel... İhtiyacın olan bir şey varsa dolabımdan al.
Odanın içinde gezdirdi gözlerini. Teşekkür edip çıkmadan önce ışığımı kapattı. Bütün geceyi yarının stresiyle geçireceğinden emindim tıpkı benim gibi. Reddedilmenin, başarısızlığın bir yenisini daha yaşayacaktım. O kızın heykeli seçilirken sakinliğimi korumam gerekiyordu.
***
Sabaha kadar düşüncelerimle çırpınırken bir ya da iki saat uyumuştum. Şirin benden önce çıkmış, kahvaltı masasına da not bırakmıştı. "Yemeden gitme."
Gülerek birkaç lokma atıştırdım. Dişlerimi fırçalayıp makyajımı yaptım. Kahverengi saçlarım dalgalı ve hacimliydi. Aslında annemin kopyası gibiydim. Aynaya baktıkça annemi görüyordum bazen. Gözlerim hariç...
Beyaz elbise tam da düşündüğüm gibi durmuştu üstümde. Beyaz bağcıklı sandaletlerimi de takıp resim çantamı aldım. Telefonumu da çantaya koyup çıktım evden.
Bugün atölyenin yolunda Bora ile karşılaşmamıştım. Muhtemelen atölyeye erkenden gitmişti müşteri gelecek, diye.
Alçak kapıdan geçerken başımı eğdim. İçeriye girer girmez Macaristanlı misafirin kim olduğunu anladım. Sarı güneş gözlükleriyle örtmeye çalıştığı deniz mavisi gözleri, alnının önüne düşen sık saçları, mütevazı giyimiyle tebessüm ediyordu sanatçılara.
Atölyeye adım atınca arkadan öne doğru bir bakış dalgası yaşadım. Ucu Macaristanlı adama ulaşmıştı.
Tebessümle yerime otururken Bora beni işaret ederek konuştu.
-İşte Daniel Bey, az önce sorduğunuz heykelin sahibi.
Beni mi sormuştu? Yani... Yani benim heykelimi? Uzun zamandır böyle heyecanlanmamıştım doğrusu. Yutkunarak oturuşumu dikleştirdim.
Etraftaki herkesle beraber gülerlerken atölye yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Daniel isimli müşteri gözlerini kısarak yaklaştı yanıma. Sarı güneş gözlüklerini çıkarıp işaret parmağıyla benim gözlerimi gösterdi.
-Sanat eseri...
Arkama dönüp baktım. Acaba bir resmi mi beğendi diye. Ya da heykeli mi beğenmişti? İdrak edemeyince, dünkü heykeli en başarılı olan kız gülerek işaret etti.
-Gözlerin, gözlerin...
-Ah!
Dedim şaşkınlıkla. Bana tokalaşmak üzere elini uzatan Daniel'le tokalaştım.
-Teşekkür ederim.
Gülümsedi sadece. Kırklı yaşlardaki bu adam, heykellerin sunumu boyunca herkesi ilgiyle dinledi. Fakat arada bir gözü bana bakıyor, tebessüm ediyordu. Doğrusu bakışları üzerimdeyken rahat hareket edemiyordum.
İki büklüm oturuşumu değiştirip sıra bana geldiğinde heykelimle beraber ayağa kalktım.
Boğazımı temizleyerek anlatmaya başladım.
-Eserimin adı... Kırağı. Soğuk havalarda su buğusu bitkilerin üzerinde donunca, bu isimle anılıyor. Bu gözlerin sahibinin dondurucu bakışları beni etkilediği için o bakışları çamura dökmek istedim.
Sadece başını salladı Daniel. Heyecandan yerinden çıkmak üzere olan kalbime bastırıp oturdum sandalyeme. Yanımdaki kızdaydı sıra.
Tül detaylı heykelini koyduğu anda Macar Daniel eğildi one doğru. Kız anlatmaya başladı.
-Zarafet isimli eserimi anlatacağım şimdi size. Kadınlar hassas ve ince varlıklardır. Bir kadın bedenini tasvir edip korunması gereken kutsal bir ten olduğunu ifade etmek için üzerine tül detayını yaptım...
Bir süre sonra kızın anlatışı kulaklaklarımda uğultu haline geldi. Neyden bahsettiğini, yapım aşamasında hangi teknikleri kullandığını dinlemedim.
Almıştı.
Kazanan belliydi.
Boğazımda bir yumruyla beraber oturup hasetlendim. Kıskançlığın tesirini baskılamaya çalıştım. Oysa... Yüzümden yeterince anlaşılıyor olmalıydı ki Bora endişeli bir ifadeyle bakıyordu bana.
Diğerleri de heykellerini anlattıktan sonra Daniel ayağa kalktı. Hepimizin önünden ilerleyip ortaya geçti.
-Düşünmem için zaman istiyorum.
Türkçeyi de pek güzel konuşuyordu doğrusu.
Olumsuz haberi bugün almadığıma sevinmeli miydim? Yoksa yarın alacağım haber için üzülmeli mi?
Eşyalarımı toparlayarak eve gitmek üzere hazırlandım. Bütün emekçiler çıktıktan sonra yine Bora ve ben kalmıştık. Daniel ise hararetli bir konuşma yapıyordu telefonda. Mavi gözleri fıldır fıldır hareket ediyordu.
İç çekerek Bora'ya el salladım.
-Dur, dur bekle.
Diyerek yanıma geldi.
-Ne oldu?
-Bekle de beraber gidelim.
Telefonuma baktım. Timuçin ve Şirin'den pek çok arama gelmişti. Yanılmıyorsam şirkete kabul edilmiş olmalıydı.
-Sanırım bir kutlama yemeğine katılacağım.
Kaşlarını alaycı bir tavırla kaldırdı Bora.
-O kadar güveniyor musun kendine? Hani başkası kazanacaktı?
İki yana salladım başımı. Arada bir onun da yenildiğini görmek bana kendimi rahat hissettiriyordu. Kimsenin mükemmel olmadığı gerçeğini hatırlatıyordu.
-Kendim için değil... Arkadaşım için.
-Ha! Geçenki bücür kız mı?
Birazcık kısa olabilirdi ama bücür? Yok artık.
-Şirin ismi.
-Şirin'di gerçekten. Bıyıklı ne yapıyor? Öldürecek sandım beni.
Güldüm istemsizce. Aslında keyfim yoktu ama aynı zamanda da üzerimden yük kalkmış gibiydi.
-Timuçin senin yanıma yaklaşmanı dahi istemiyor.
Kolunu omzuma dolayarak gereksiz temasta bulundu yine.
-Ah be! İmkansız aşk... Bizden olmaz kızım. Görüyorsun. Bu bıyıklı manyak topuğumdan vurdurur beni.
Gülerek kurtuldum elinden.
-O bıyıklı dediğin kişi benim kardeşim. Ona sadece ben hakaret edebilirim.
İkimiz de gülerken arkadan yanaşan Daniel tebessümle konuştu.
-Merhaba.
Başımı eğdim gülümseyerek.
-Merhaba Daniel Bey.
Odağı tamamen bendeydi. Bora iletişim dışı kalmıştı. Kendimi kasmamaya çalışarak dinledim dediklerini.
-Size bir şey teklif etmek istiyorum. Umarım kabul edersiniz.
-Buyurun lütfen.
Bora sandalye çekerek oturmamızı istedi. Çantayı yere geri koyup oturdum. Daniel de karşıma oturdu.
-Bir arkadaşıma hediye alacağım. Bu yüzden... Sizin gözlerinizin resmini çizdirip tablo yaptırmak istiyorum. Bana pek çok anlam hissettirdi. Bilirsiniz. Zıtlıklar! Sanatta çok mühim... Kırmızı ve mavi! Siyah ve beyaz! Zıtlıklar... Senin gözlerin, zıtlık içinde uyum var.
Gerçekten de dilim tutulmuş gibi öylece bakakalmıştım. Yutkunamıyordum bile. Anladığım doğru muydu acaba? Tasdiklemek için tekrar sordum.
-Yani... Gözlerimin resmini çizdirip tablo yapacaksınız. Ve arkadaşınıza hediye edeceksiniz tabloyu. Doğru mu anladım?
-Mükemmel!
Dedi coşkuyla. Hayret içerisinde Bora'ya döndüm. Parmaklarım doğrudan kulağımdaki küpeye yönelmişti. Ne denirdi? Bilemiyordum ki...
Yeteneğimin görülmesi için gelmiştim. Fakat...
-Teşekkür ederim. Çok zarifsiniz.
Derken hatrıma yanımdaki kızın eseri geldi. Çınlayan kulaklarımı umursamadan devam ettim sözüme.
-Ama düşünmeme izin verir misiniz?
Şaşırdı yüzüme bakarken. Ellerini iki yana açıp Bora'ya döndü.
-Genç Hanım zor... Genç Hanım gözler gibi uyumsuz ve zıt. Aksi...
Bora sesli bir kahkahayla gülerken Daniel'le "çak" yaptılar birbirlerine.
-Aksi kız, haklısın. Ama düşünmesini ben de isterim. Neticede o bir sanatçı Daniel Bey. Sanatıyla anılmak isteyecektir. Sanatıyla kazanç sağla-
Daniel ansızın sözünü kesti Bora'nın. Dediğini pek de anlamış gibi görünmüyordu. Konuyu çok farklı bir noktaya getirdi.
-Kazanç var! Kazancı vereceğim. Modellik için en güzel ücret ödeyeceğim.
Hayretim dolup taşıyordu içimde. Merakıma ve paraya olan sevgime yenik düşmek üzereydim. Konuşmak üzere ağzımı açarken Bora girdi söze.
-Arkadaşınıza neden Eylül'ün "gözlerini" vermek istiyorsunuz?
Güldü Daniel. Başını aheste aheste sallarken yanıtladı soruyu.
-Adam iki türlü. Soğuk, kaba ve öfkeli; iyi, merhametli ve akıllı... Gözler... Zıtlık barındırır. Arkadaşımın özellikler de zıtlık barındırır. Ona uzun zamandır hediye tablo verecektim Özel bir resim... Daha özel bir model bulamazdım.
devam edecek...