Bir Sorun Var

2170 Kelimeler
Aklım başkasının hayatının düşünceleriyle doluyken kendi hayatımın telaşesine hiçbir zaman odaklanamazdım. Timuçin ve Şirin'in kıpır kıpır halleri, Daniel'in teklifini söylememe müsaade etmemişti. -Aslında mülakat çok kısa sürdü. Biraz konuşup kendi aralarında fısıldaştılar. Timuçin de kapıda bekliyordu... Göz ucuyla Timuçin'e bakıp bana geri döndü bakışları. -... sonra bekleyen herkesi gönderip benim seçildiğimi söylediler. Kaşlarımı çattım. Bu kadar hızlı olması normal miydi? Hevesini kırmak istemediğim için sorgulamadım. -Çok sevindim. Aferin sana Şirin. Annemle babama da haber vermeyi unutma. Timuçin söze girdi henüz Şirin cevap veremeden. -Verdik haber. Yutkundum istemsizce. Her ne olursa olsun, kaç yaşına gelirsem geleyim, hangi statü ve konumda bulunduğum fark etmeksizin onların fikri üzerimde büyük bir tesir oluşturuyordu. -Ne dediler? -Seni buldukları yerde indireceklermiş. Timuçin'in alaycı cümlesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Dalga için söylediği sözü işitince eline vurdum. -Doğru konuş ya. -Şaşırtıcı bir şekilde sorun çıkarmadılar. Hatta annem daha iyi bir fikir olduğunu bile söyledi. Kaşlarımı kaldırdım hayretle. İlk defa sunduğum fikrin beğenildiğine mi yoksa dediklerini yapmadığım halde onaylamalarına mı şaşırayım, bilemedim. Timuçin önümde parçalara böldüğüm etten alıp ağzına attı. -Benim fikrim olduğunu söyledim. Dedi sakince gülümseyerek. Şimdi anlaşılmıştı. Eğer bu fikri benim sunduğumu düşünseydiler onaylamayacaklardı. Timuçin fedakârlık yapmıştı. Aptal. -Kim senden böyle bir şey istedi ki? -Eylül! Şirin'in ikazıyla gözlerimi ona çevirdim. Bakışları bu mutlu gününde onu üzmemem için yalvarıyordu. Omuz silktim. -Peki. Tebrik ederim tekrardan. Elimi tuttu Şirin. İlgiyle sandalyesini kaydırarak sordu. -Macaristanlı adam geldi mi? Başımı sallarken Timuçin'in erkekliği tuttu yine. -Kimmiş o herif? Gözlerimi devirdim. Beni gerçekten de rahatsız ediyordu bu kıskanç tavırları. Üstelik kardeşimdi. İleride evleneceğim adam böyle olursa kafayı yerdim herhalde. -Bahsetmiştim ya yarışma için gelecek olan... -Ha, tamam. Ne yaptın kazandın mı? İki yana salladım başımı. Önümdeki tabaktan bir lokma aldım. Söze nasıl gireceğimi bilmiyordum. -Henüz kazanan belli değil. Ama sanırım ben olmayacağım. Şirin dudaklarını birbirine bastırdı sanki sonucu belirleyen kendisiymiş gibi mahcup bir ifadeyle. -Canım benim... Olsun. Daha çok yarışmayla karşılaşırsın. Sen yetenekli bir ressamsın. Teselliden nefret ederdim. Bana her zaman tiksinti hissettirirdi. Kaşlarımı çattım tekrar. Sandalyede geriye yaslanarak konuya giriş yaptım bu teselli sürecinin daha fazla uzamasına müsaade etmeden. -Macaristanlı müşteri gözlerimi çizdirmek istiyor. Modellik tekl- Timuçin sözümü bitirmeden yarıda kesti. -Ne münasebet? Verdin mi ağzının payını? -Hayır. Düşüneceğim, dedim. Masada tatsızlık çıkmasın diye çabalasam da işe yaramadı. Elindeki çatalı bırakan Timuçin dişlerini sıkarak parmak salladı bana. -Bana bak Eylül, sanat ayağına sana yürüyorsa... En nefret ettiğim tipler entelektüel lavuklardır. Salladığı parmağını tutup masaya devirdim. -Benimle düzgün konuş. Öyle bir durum yok. Sadece gözlerimi farklı bulduğunu söyledi. Şirin girdi söze bu defa. -Ne için çizdirecekmiş Eylül? Omuz silktim. Yüzeysel olarak anlattığı olaydan bahsettim. -Arkadaşına hediye tablo götürmek istiyormuş. Bu yüzden özel bir şeyler arıyor... Bilmiyorum işte. Güzel para verecek sanırım. Timuçin başını iki yana sallayarak içine sinmediğini belirtti birkaç defa. -Aklıma yatmıyor. -Senden izin almaya çalışmıyorum. Böyle bir teklif aldığımdan bahsediyorum. Biraz... Biraz destekçi olsan? Sürekli moralimi bozuyorsun. Dirseklerimi dayadığım masaya doğru eğildim. Hevesimi de tadımı da kaçırıyordu her buluşmamızda. -Sen polis okuluna gitmek istediğinde ben sana böyle mi yaptım? Farklı kararlar vermek istersen yanında olacağımı söyledim. Buna mecbur değilsin, dedim. Gözlerini bana sabitlemiş dudağının içini kemiriyordu. Bu hareketi kıskandığında yapardı. İç çektim. Gereksiz tavırlardı bunlar. -Aynı şey mi Eylül? Diyorsun ki bir herif gözlerimi beğendi ve beni çizdirmek istiyor. Neyse. Bana ne ya? Ne halin varsa gör. Masayı ölümcül bir sessizliğe bıraktı Timuçin'in son sözü. Eve gidene dek de benimle konuşmadı. O böyle davranınca hiçbir şey anlatasım gelmiyordu tekrar. Evin önüne kadar getirdi arabayı ve biz içeri girene dek bekledi. Apartmana adım atar atmaz Şirin koluma girdi. -Bence çok hoş olmuş bu teklif. Kabul etmelisin. Genelde bu tarz durumlarda Timuçin'i desteklerdi. Şaşırdım onaylamasına. -Öyle mi dersin? -Şahsen ben çok etkilendim. Biliyor musun Eylül? Bugün gittiğimiz şirketin duvarlarında da daha önce hiçbir yerde rastlamadığım türden tablolar vardı. Hiç böyle lüks yer görmemiştim. Kulağımın dibinde konuşan Şirin'den ziyade kafamda farklı meseleler raks ediyordu. Daniel'in teklifini kabul etmeli miydim? İyi bir para vereceği gerçeğini de reddedemezdim. Evin kapısını açtı Şirin. İçeri adımlarken ağrıyan başımı ovaladım. -Yatıyorum ben... -Ne? Olmaz! Anlatacaklarım vardı daha. Hevesli suratını süzdüm gözlerimle. Dinleyebilecek durumda değildim. Zira kendi hayatımın problemleriyle boğulmuş durumdaydım. İki yana salladım başımı. -Yarın konuşalım ha? -Ama işe gideceğim yarın... Hem de 7'de kalkacağım sabah. -Dönünce konuşuruz o zaman. Az önceki hevesli ifadesinden eser kalmadı. Omuzları düşerken: -Peki. Dedi. -O zaman yarın görüşürüz. İyi geceler. Sana kahvaltı ayarlarım. -İyi geceler. Diyerek kestirip girdim odama. Kıyafetlerimi değiştirip duş aldım. Bornozumu giydikten sonra aynanın karşısına geçtim. Annemin dediği gibi hafif kilo almıştım. Yine de yüzümde bir değişiklik yoktu. Beyaz tenimin belli başlı yerlerindeki benlerden, saçlarımdaki renk geçişine kadar izledim kendimi. İki farklı göz renginin "sanat" diye adlandırılması gururumu okşamıştı, yalan diyemezdim. Gözlerim yüzünden ucube diye anıldığım dönemleri de hatırlıyordum. -Boş işler bunlar... Bir çırpıda üzerimi giyinip yatağa uzandım. Hava öylesine sıcaktı ki yaptığım banyo işe yaramamış, terden sırılsıklam olmuştum yine. Gecenin bir vakti boğazımda oluşan kurulukla kalktım ayağa. Yumuk gözlerimle su aradım komodinde. Bulamayınca öfkelenerek söylendim. Bulanık gözlerimle sağa sola çarparak mutfağa ulaştım. Buzdolabında su bırakmadığım için ceremesini yine ben çekiyordum. Mutfak balkonunun yanındaki damacanaya uzandım. O esnada dışarıdan bir arabanın uzun farlarının yandığını fark ettim. İçimden küfürler ederek kenara bıraktım bardağı. -Gerizekalı herif. Bu saatte milleti rahatsız ediyor. Balkona çıktım ve uzunlarını yakan arabaya seslendim. Sokak lambasının altında olsa da görünmüyordu ne plakası ne de kendisi. -Milleti rahatsız ediyorsun, kapat ışıkları! Balkonun kapısını sertçe çekip girdim içeri. Bir bardak suyu tek hamlede yutarken pencereden baktım yine. Neyse ki gitmişti. Elalemin sarhoşu, serserisi bizim apartmanın önünde pinekleyemezdi. Şirin pek bir narin olduğundan evin delikanlısı gibi hissediyordum kendimi. Ah, bazen... Bazen hakiki anlamda bencil davranıp kimseyi umursamadan yaşamayı istiyordum. Ancak hayatımın akışı daima birilerini umursadığım yerlere sürüklüyordu beni. Yanıma bir bardak su alıp odama geçtim. Gözlerimi kapatıp kolayca uykuya daldım. "Bütün minyatür heykellerin etrafımı sardığı denizde boğulmadan evvel; kırağının sahibi soğuk gözler tuttu elimi. Uraz. Gülümsüyordu fakat ezici bakışlarla. Aşağılanmış hissediyordum hiçbir şey yapmadan. -Kalk... Bir emirmiş gibi uyguladım sözünü. Sanki dilediğini yapmazsam canımı yakacaktı. Dizlerim titrese de dayandım. Yaptığım heykeli avucunda tutuyordu. Biraz inceledikten sonra gözlerime sabitlendi. -İşe yaramaz şeyi at gitsin. Acımadan betona çaldı küçük eserimi. Ellerinden kayıp giderken engel olamadım. Büyük cüssesi, kırağı bakışları ve boğuk ses tonuyla emretti yeniden. -Topla şimdi kırıkları... -Ama ben kırmadım... Ben yapmadım ki... Gözleri hatırladığımdan daha kasvetliydi. Bakışlarının beni donduracağını düşündüm. Çenemi tutan parmakları nazikti sert yüzüne rağmen. Baş parmağıyla ovalarken ağzımdan beklenmedik bir inleme döküldü. Bu onu oldukça eğlendirmişti. Yüzünde oluşan alaycı ifade beni fazlasıyla ürpertirken bir nefeslik mesafe bırakana kadar yaklaştı. Fısıltısıyla nefesini yüzümde hissettim. -Ama sonucuna sen katlanacaksın..." Gözlerimi sabahın aydınlığına açarken kaşlarım çatılmıştı. -Neydi bu şimdi? Rüyama girecek kadar karşı karşıya bile gelmemiştik. Resmen... Etkilemişti beni. Bedenimde envai çeşit tesir uyandırırken kendisi benden haberdar bile değildi. Olmasındı da zaten... Bugün büyük gündü. Modellik teklifini kabul edecektim. Altı üstü gözlerimin resmini çizdirecektim. Neydi beni böyle geren şey? Timuçin'in bu işi uygunsuz bulması olduğunu sanmıyordum. Fikirlerini çok da dikkate aldığım söylenemezdi. Dolabı açıp uçuştuğunda eteklerini kontrol edemediğim o elbisemi çıkardım. Çiçekli elbiseyi bana hediye eden Şirin'di. Bu elbisenin yeşili yüzümü ortaya çıkarıyordu ona göre. Beğenilme isteğiyle giydim üzerime. Madem model olacaktım. Öyleyse işimin hakkını vermeliydim. Bacaklarımın yarısına kadar gelen ipi dolayıp bağladım. Bu sandaletlerin altı kaysa da idare edebilirdim. Saçlarımı da tarayıp bir kısmını tepemde topuz yaparken hazırdım işte. Aynada dört bir yanımı keşfe çıkıp tatmin olarak evden ayrıldım. Yanımda götürdüğüm resim çantasının faaliyetsiz dönecek olması üzücüydü. Belki bir yıldız değildim ama yeteneğimin olduğunu düşünüyordum. Ancak yalnızca görünüşten ibaret olduğumu hissettiriyordu herkes. Başkalarının benim hakkımdaki izlenimlerini fazlaca dışarıya yansıtmaları; beni öyle olmaya itiyordu. Onların gördüğü gibi olmaya... Başımı eğdim. Güneşin alnında yürüdüğüm için çillerim çıkacak diye korkuyordum. Sabah güneş kremi sürsem de elimle siper ettim yüzümü. Kısa bir süre içerisinde atölyeye ulaştım. Henüz Bora'dan başka kimse yoktu. Ve heykelcikler masalara dizili bir halde duruyordu. İçten içe devirmek istediğim o başarılı heykelcik de dahil. -Hoşgeldin güzellik. Elleri çamurla kaplanmış, çalışmasını devam ettiriyordu. Çantamı bir kenara bırakarak yanına gittim. -Erken mi geldim? Bakışlarını çevirmeden cevap verdi. -Biraz erken sayılır, evet. Bir sandalye çekip çalışmasını izlemek için oturdum. Sessizliğim onda sorma isteği uyandırmış olmalıydı ki işine ara verip bana döndü. -Eee, ne karar verdin? Daniel'in teklifini kabul edecek misin? Parmağımın ucuyla önündeki çamura dokundum. Sıvı çamurun akışkanlığı biraz fazla kaçmıştı. Yine de üstad o olduğundan fikrimi belirtmeden sorduğu soruya cevap verdim. -Kabul edeceğim. Alt tarafı bir resim. Direkt o an kabul etmeliydim aslında. Şaşırdı. Gözleri hayretle açılınca başımı iki yana sallayarak sordum. -Ne var? Omuz silkip çamuru avuçladı yeniden. -Paraya mı sıkışıksın? Zengin bir aileden geldiğini sanıyordum. -Hayır, para mevzusu değil. Neden öyle dedin ki şimdi? İçeriye giren ressam öğrenciler sesimi azaltmama sebep oldu. -Bilmem, işinle tanınmak istediğini sanmıştım. Model olmak mıydı maksadın? Kaşlarımı çattım. Böyle yargılayıcı konuşarak sinirlerimi bozuyordu. -Ne alakası var? Ek iş olamaz mı? Sadece basit bir teklif. İşime neden engel olsun? Öğrenci sayısı git gide artınca Bora ayağa kalkıp ellerini sildi. -Onu da sen düşün prenses. Prenses mi? Yüzümü buruşturarak heykelimin önüne geçtim. Bora hakikaten insanı demotive etme konusunda fazlasıyla yetenekliydi. En az ressamlığı kadar başarılıydı. Aptal. Timuçin de o da hiçbir şeyden anlamıyordu. Alt tarafı basit bir modellik işini bu kadar abartmalarında bir mantık yoktu. -Merhaba herkese! Daniel'in sesli girişi, beraberinde gözlerini bana çevirip başını eğerek selam vermesiyle son buldu. Diğerlerinin dikkatini çeken bu durum, aralarında fısıldaşmaları çoktan başlatmıştı. Ne düşündükleri umurumda değildi. Heykelimin tozunu silip bekledim sıranın bana gelmesini. Herkesle kısa kısa sohbet ederek yüzlerini gülümsetiyordu. Yanımdaki kıza geldiğinde başını salladı uzun uzun. İçimi kemiren kıskançlık hissiyle dudağımı ısırdım. Belli etmek istemesem de yanıbaşımda kazanacaktı yarışmayı. Stresle dizimi sallayarak izledim kızın eserini yeniden tanıtmasını. İnce ve uzun parmaklarıyla heykelin çevresinde gezinerek anlatıyordu. -Büyük yetenek... Dedi Daniel. O an kızın heykelini parçalamak istedim. Fakat kendime hakim oldum dişlerimi sıka sıka. Önüme gelen adımlarla başımı kaldırdım. -Merhaba Eylül. Tebessüm ettim zoraki. Yaptığım çalışmaya değil de gözlerime bakıyordu. -Merhaba. -Teklifimi düşündün mü? Başımı salladım onaylamak için. Aynı anda gözlerim Bora'ya döndü. Bağdaş yaptığı kollarıyla imada bulunuyordu sanki. -Yarışmadan sonra konuşsak... -Evet, evet. Haklısın. Öylece heykelime göz atıp diğer kişiye geçti. Benim heykelime... Onun için emek vermiştim. İçimin sıkıştığını hissediyordum. Yeteneğimle anılmamak huzursuz ediyordu, kabul. Soluklandım kuvvetlice. Yarışmanın sonucunun açıklanacağı ana gelmiştik. Saatin sesiyle senkronize atan kalbimin üzerine koydum elimi. Sonucu bile bile beklenti içine girdim. -Yarışmaya katıldığınız için teşekkür ederim. Bora'ya da ayrı teşekkürler ediyorum. Bora tebessümle başını eğdi. Eğik başının altından bana yöneltti gözlerini. Yutkunarak önüme döndüm. Zira onun "Ben demiştim." tavırlarına maruz kalmak istemiyordum. -El işçiliği, özgünlük, ihtişam... Üçünün de bir arada olduğu... Zarafet, isimli eseri seçiyorum. Hüsran. Dişlerimi gıcırdatarak sandalyeme oturdum. Neyi eksik yapmıştım? Ne olmamıştı da ben degil de o kız seçilmişti? Dudağımı ısırdım kanatırcasına. Kaybetmekten nefret ediyordum. Ne vakit bir işi başaramasam öfkemden delirecek hale geliyordum. Ancak şuan... Şuan kendime hakim olmalıydım. Yoksa teklifi de geri çekebilirdi bu adam. Kazanan kızın adını dahi hatırlamıyordum. Öyle silik, öyle vasıfsız biriydi atölyede. Nedensizce içimde tüten öfkenin dinmesini bekledim herkes dağılana kadar. En sonunda taktir edilen kız ve diğer öğrenciler atölyeden ayrıldılar. Daniel telefon görüşmesine girişti yine. Bense yanıma gelen Bora'yla gözlerimi denk getirmemeye çabalıyordum. Fakat başımda zebellah gibi dikilince kayıtsız kalamadım. -Söyle ne söyleyeceksen. İçinde kalmasın. -Bakışlarınla Belçim'i öldüreceksin sandım. Gülerek söylediği söze karşın yüzüne baktım çatık kaşlarımla. -Belçim kim? Yine o hayret içinde kalan bakışlarını sundu bana. -Kazanan kızın adını bilmiyor musun? Şımarık, egolu, narsist bir pisliksin Eylül. Yine de içinde bir yerlerde farkındalık uyanır diye bekliyorum. O kadar söz arasından cımbızla seçip o kelimeyi tuttum. -Sensin pislik. Benden bir şey beklemene gerek yok. Nefret edebilirsin, sorun değil. Güldü. Sesli gülüşü kademe kademe artarken işaret parmağıyla burnumun üstüne vurdu yavaşça. -Senden nefret etmem için bu nefreti hak etmen gerek. Atölyeye gelip giden bir öğrenciden farklı değilsin benim için. Aman ne marifet... -Git başımdan zaten canım sıkkın. -Sıkılmasın tatlı canın. Ne de olsa birazdan modellik işine imza atacaksın. O gözlerin ihtişamı boşa gitmeyecek. Sivri dilli herifin ithamlarından kurtulamıyordum. Bağdaş yaptım kollarımı Daniel bize yaklaşırken. Telefonunu cebine koyup elini uzattı bana. -Anlaştık diye düşünüyorum. Tebessüm ettim. Anlaşamayacak bir şey yoktu da zaten. Elimi uzatıp tokalaştım ben de. -Kabul ediyorum. İmzalar, sözleşmeler, Bora'nın memnuniyetsiz ifadesi, Daniel'in ressam ayarlama çabası... Her şey hazırdı. Peki ya ben? Evin yolunu adımlarken kafamın doluluğuna bir de gördüğüm o rüya eklenmişti. Ezici ifadesi ve küstah bakışlarıyla beni alt edişinin zaferini yaşamasını görmek kızartmıştı yüzümü. İsmi bile soğukluğu anımsatıyordu bana. Uraz. Omzuma sürtüp yanımdan geçtiği anda alevi tutuştursa da tekrar görememiştim onu. Doğrusu görmeye çabalasam belki ulaşırdım. Ancak karşısına çıkmaya güç yetiremiyordum. Rüyamda onun bakışları altında eriyip inleyerek yeterince rezil etmiştim kendimi. O bilmese de... Kapının önüne gelince apartmanın girişinde oturan Şirin'i gördüm. Şaşkınca seslendim bana bakması için. -Şirin! Önce diğer yöne bakıp ellerini yüzüne sürdü. Peşinden bana çevirdi yüzünü. -Ah, geldin mi? Anahtarı unutmuşum da... Aynı anda ayağa kalkıp ceplerini yokluyor, yüzüme bakmaktan kaçınıyordu. Alelacele önden ilerleyip dairemizin kapısına kadar dayandı. Çantamdan çıkardığım anahtarla kapıyı açtım. Gözümü çevirip anahtar askısına döndüğümde Şirin'in anahtarının orada olmadığın fark ettim. Evet, bir sorun vardı. Anahtarı yanında olduğu halde bana yalan söylemişti. Odasına doğru sık sık adımlayıp ilerlerken yeniden seslendim. -Şirin, sen iyi misin? Yüzüme bakmadan cevapladı sesindeki coşku ve neşe tınısıyla. -İyiyim, çok mutluyum. İlk iş günüm... İyiyim... Kapıyı sertçe örterken holde tek başıma bıraktı beni. Artık kesin olarak emindim. Bir sorun vardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE