Haftalar kırıp geçti aramızdan bütün hızı ve ağırlığıyla. Ve henüz Daniel, gözlerimi çizecek kişiyi yeni bulabilmişti. Yetenekli bir ressam, başarılı bir kadındı resmimi çizecek olan. Fazlasıyla heyecanlıydım. Konsepte dair hiçbir fikrim yoktu.
O kadar gergindim ki erkenden uyanmıştım hayret edilecek şekilde.
Saat 8.30 civarı odamdan çıktığımda Şirin'in daha henüz yeni kalktığını görmüştüm. Bu pek rastlanılır bir durum değildi. Zira Şirin hiçbir yere geç kalmaz, dakikasında orada olurdu.
Kendini lavobaya atmadan evvel yakaladım bileğinden. Sanki büyük bir kusur işlemişim gibi elini göğsüne doğru öyle bir çekti ki ikimiz de geriye sendeledik.
Şok içerisinde yaptığı harekete bir anlam verme çabasında onu izledim. O ise hemen yanıma gelip sarıldı bana.
-Ah, özür dilerim. Korkuttun beni Eylül. Birden karşıma çıkınca... Pa-pardon...
-Sen... Neden geç kalktın?
Mahcup bir ifadeyle önüne eğdi başını. Nefes alış verişi sıklaşmıştı. Tek eliyle göğsünün üzerine ufak darbelerle vururken hareketleri son derece tuhaf geldi.
-Geç gelme iznim var. Ben... Ben çok yoruluyorum. Bu yüzden böyle bir incelik düşündüler.
Yüzüne baktığımda üzerinde hissettiği baskıdan dolayı lafı evirip çeviriyordu. Önüme döndüm. Buzdolabından su şişesini çıkararak sordum.
-Tek sana mı bu muamele?
-Y-Yok... Yani işini... İşini düzgün yapanlara...
Bir bardağa doldurduğum suyun sesinden başka bir şey kalmadı mutfakta. Zira Şirin sözünü söyler söylemez odasına çekildi.
İş yerine uğrasa mıydım?
Velisi gibi kontrol etsem kızardı. Bunun başka bir yolu daha olmalıydı.
Kapısını tıklayarak önünde bekledim bir süre.
Ses gelmedi.
Endişeyle atan kalbim ilk kez biri için böylesine korku beslemişti. Beti benzi sapsarıydı. Düşüp bayılmış olabilir miydi?
-Şirin!
Cevap vermeyince baskın yapar gibi girdim içeri. Banyosunun kapısı açıktı. Ve içeriden öğürme sesleri geliyordu. İki parmağını boğazına sokmuş, kusmaya çalışıyordu.
-Şirin ne yapıyorsun sen!
-Gel-me...
Heceleyerek söylediği söz durmama engel olmadı. Yanıbaşına çöküp yüzünü kendime doğrulttum.
Başımdan aşağıya litrelerce kaynar su dökülmüş gibi titredim. Sarı benzinin ortasına konulan iki boncuk tanesi gözleri kan çanağına dönmüştü. Saçını geriye doğru düzelttim yaprak gibi titreyen elimle.
-Neler oluyor Şirin?
-Biraz... Biraz hastayım...
Dedi sesi kırılarak. Çalışmaya başladığından beri bir tuhaftı. Belki de bu hayata uyum sağlayamamıştı. Halbuki çalışma fikri o gün onu delilercesine mutlu etmişti.
-Gel, yatıralım seni.
Kollarından tutarak kaldırmak istedim. Ancak avucunu gösterip durmamı söyledi yine.
-İşe gideceğim.
-Bu halde olmaz. İzin alalım.
İttirdi beni geriye doğru. Kalçamın üstüne düşüp şaşkınca baktım suratına.
-Olmaz Eylül! Olmaz diyorum, laftan anla biraz.
Hiç yapmadığı hareketlerdi bunlar. İşin kötüsü ters düşerken elimi incitmiştim. Ona belli etmeden yeniden kalktım.
-İş yerinde bir sorun mu var?
-Hayır... Hayır, nereden çıktı? Öyle bir şey söz konusu dahi olamaz.
Kesin olarak reddedince diyecek bir şey bırakmadı bana. Aklından ne geçiyordu, orada nasıl bir iş görüyordu, bilmiyordum. Göğsümün tam da ortasına bıraktığı şüphenin tohumuyla son kez şansımı denedim.
-Seninle gelmemi ister misin?
-Hayır. Gelme. Hem senin de işin gücün var.
-Erteleyebilirim. İş ortamını görmek istiyorum.
Diyerek kestirip attım itirazlarını. Bana itaat edip sözüme uyacak sandım. Ancak arkadan öyle hızlı yaklaştı ki panikle yüzüne döndüm. Omuzlarımdan ittirip terden alnına yapışan saçlarını geriye aldı.
-Her işime karışmayı bırak! Annem değilsin. Yeter artık!
-Sen...
Sırtım duvara çarpmıştı. Gücünü tümüyle bana uygulamıştı Şirin. Bunca yılın ardından... Bana reva gördüğü muamele bu muydu yani?
-Ne diyorsun böyle? Annelik taslamıyorum!
Sessiz kaldı.
Gözlerinin üzerini saman tanesi gibi sarıca örten kirpikleri, şuanda beni yanında istemediğini hissettiriyordu.
Yapacak hiçbir şey yoktu.
Daha sakin bir zamanda iş yerine ziyaret adı altında kandırıp uğrayacaktım. Bana küsüp kırılması umurumda değildi. Şayet ortada bir sorun varsa bu halledilmeliydi.
Tuhaf bir burukluk bırakmıştı üzerimde bana "Annelik taslıyorsun." demesi. Onu nankör olarak nitelendirmemek için dişlerimi sıkıyordum gıcırdatarak.
-İyi, gidiyorum ben!
-Git!
Odasından çıkıp kapıyı çarptım.
Derdi neydi bunun?
Olayı henüz sindiremeden hazırlanıp saçlarımı at kuyruğu yaptım. Gideceğim yeni atölye, Bora'nınkine pek de uzak değildi. Önce Bora'ya uğrayacaktım gelemeyeceğimi söylemek için.
Fakat kahrolası kurtlar içimi kemiriyordu Şirin yüzünden. Gün boyu işime odaklanamayacaktım.
Ne olur ne olmaz diye evden çıkmadan evvel odasının kapısını tıkladım.
-Gel...
Kapıyı usulca açarak hazırlanmakta olan Şirin'e baktım. Sürdüğü koyu renk ruj benim çantamdan alınmıştı. Hayır... Daha önce pek de tercih ettiği bir renk değildi. Yine de sürdüğü ruja göre ruh halini yorumlamayacaktım.
-Aksam görüşürüz.
Diyerek kapattım kapıyı yeniden.
Sırf içimde ukte kalmasın, eve dönene kadar birbirimizin omzunda yük olmayalım diye...
Nafile bir uğraşıydı bu.
Ayakkabılarımı giyerek çıktım evden. Aynı anda telefonla Timuçin'i arıyordum. Beş altı çalış sonrasında açtı.
-Ne var, çalışıyorum.
-Öküz. Böyle mi açılır telefon?
Nefesini verdi bıkkın bir tavırla.
-Söyle ablacığım, söyle canımın içi...
-"Ablan mı aradı? Selam söyle..."
Arkadan gelen erkek sesi tahminimce Timuçin'in devresi Birkan'dı. Çocuğun bana takık olması, sinir ediyordu Timuçin'i.
-S*ktir git lan.
Diye kovaladı çocuğu muhtemelen.
Aklımda kırk düşünce varken gülmüştüm istemsizce. İnsanoğlunun zıtlıkları içinde aynı anda barındırmasına büyük bir örnekti bu.
Derlerdi ki Yaratan tarafından insana ölüm verilmeden evvel dağlara yüklenmiş bu hazin durum. Dağlar taşıyamayıp figan etmişler. Ardından nehirlere verilmiş. Nehirler tükenmiş sularını taşırmaktan... Rüzgar dahi taşıyamayınca ölümün ağırlığını; insana verilmiş.
İnsana yüklenen ölümün tesiriyle; yanıp kavrulur ruhlar... Fakat aynı anda ölümün etkisi henüz geçmeden çevresinde yaşadığı olaya gülüverir.
Böylelikle insanlığa verilmiştir şifası bulunamayan tek şey: Ölüm.
Timuçin'e gülüşüm hatrıma bu rivayeti getirmişti.
Evet.
İçimde bir korku ve kor alev vardı.
Ancak ona gülerken nasıl da insan olduğum yüzüme çarpmıştı.
-Söylesene kızım. Ne istiyorsun? Şu y*vşakla muhatap ediyorsun beni bir de.
-Dinle beni. Şirin'de bir haller var...
Aniden sözümü kesti umarsızca.
-Hiç o konulara girme. Ne oldu? Pişman mı çalışmaktan? Ona işi teklif ederken aklın neredeydi?
Beni suçlayacağını biliyordum. Yolun ortasında durup telefonu hoparlöre aldım. Kulağımda yangın oluşturmuştu sıcaklığı. Terden sırılsıklamdım.
-Timuçin. Ciddiyim. Şirin'in durumunu pek iyi görmüyorum. Bir tuhaflık var, diyorum sana. Uğrayamaz mısın?
Derin ve güçlü bir "of" çekti. Bense atölyeye yaklaşmıştım. Bora'nın sesimi duyup kapıya çıkması an meselesiydi.
-Uğrarım. Ama bil ki o masum kızın kafasına çalışma fikrini sokan sensin. Beceremedi işte. Ağır geldi iş hayatı. Şirin senin gibi çetin ceviz değil ki. O...
Sustu bir anlığına. Timuçin... Hadi duygularında açık ol biraz seni zalim herif. Cengiz Han'a benziyorsun diye karakterini de onun gibi acımasız yapmak zorunda değilsin.
-O ne?
Diye sordum sıkıştırmak için. Telefonun ucundan yüzünün halini kestiremiyordum. Öyle içe dönük hale geliyordu ki Şirin mevzusunu açınca; onun tavrını seyretmeyi seviyordum.
-O daha narin işte. Kırılgan. Hassas bir kız...
-Öyleyse kibar davran. Hayvanlık etme.
Hemen eşlik etti sataşmama. Zaten fırsat kolluyordu bana çatmak için.
-Zaten iyi davranıyorum. Kibarlık dersini senden mi alacağım?
-Onu bile parayla veririm sana.
Atölyenin girişinde görünen Bora el sallayarak geldi yanıma. Yüzünde güller açıyordu.
-Eylül! Hırçın prenses, n'aber?
-Kim lan o?
Ah... Harika bir zamanlama. Hoparlörü kapatıp Timuçin'e cevap verdim önce.
-Hadi kapatıyorum. Şirin'e uğramayı unutma. Kibar ol!
-Dur! Kim o lav-
Telefonu suratına kapatarak cebime koydum. Nasıl bir maço doğurmuştu annem?
İç çekip saçlarımı geriye doğru attım. Bora yine samimiydi. Eliyle omuzlarımı tutup sarstı beni.
-Hoşgeldin!
Ellerinden kaçıp geriye adımladım.
-Hoşbulduk. Modelliğe gidiyorum. Ama usulü pek bilmiyorum. Ne giymeliydim ya da saçımı nasıl yapmalıydım... Bir bilgim yok.
-Eylül.
Yüzünde enteresan bir gülüş belirdi. Bu imalı bakışlara ad koyamıyordum.
-Efendim?
-Güzelsin. Ne şekilde gidersen git. Güzel bir kızsın...
İltifat ettiyse peşinden elbet patavatsızlık da yapardı. Yani gülü uzatıp dikeni de batıranlardandı.
-Yine de gözlerini satmanı sevmedim. Sanatçı ruhun nerede?
Satılmış olmakla itham ettiği gözlerimi devirdim.
-Ah!
Başımı çevirip modellik yapacağım atölyeye yönelirken kolumdan tuttu.
-Küstün mü?
Omuz silktim. Çok mühim görüyordu insanlardaki yerini herhalde.
-Kendini ne sanıyorsun ki?
Kahkaha patlattı yine. Tam da yanımızdan heykel yarışmasının birincisi geçerken. Dikkatimi büsbütün o kıza vermiştim. Hiçbir alımı, gösterisi yoktu. Tamamıyla sanatla kafayı bozmuş herhangi biriydi.
-Yedin kızı gözlerinle. Ne o? Sindiremedin mi hala?
-Kapa çeneni. Bu basit bir mevzu değil.
Kaslı kollarını yukarı kaldırıp vücudunu esnetti. Havaya kalkan tişörtünün altından karın kaslarını görünce başımı çevirdim. Hiçbir erkeğe bu kadar uzun süre bakmak faydalı değildi.
Hele ki bu manyağa...
-Yoo, herkes için basit bir mevzu. Sen hariç. Hırslı kızsın. Ama ne yaparsan yap o kızın parmaklarına ruhu işliyor. Senin bir ruhun var mı, tartışılır.
-Acımasızsın.
-Biliyorum, teşekkürler.
Arkamı döndüm saçlarımı savurarak. Bir dakika daha kalırsam var olan özgüvenimi de sömürecekti motivasyon emici.
-Peki, gözlerini sattıktan sonra görüşürüz o halde!
Gitmeme rağmen arkamdan bağırmaya devam ediyordu. Bu herif sahiden zorluyordu beni. Ruhsuzmuş... Ruhum var, içimde işte. Herkes gibi cıvık cıvık yansıtmak zorunda mıydım? Ciddi olmak neden insanlara ruhsuzluğu anımsatıyor?
Boş...
Çabam boşaydı, biliyorum.
Duygusal bir kelebek olmadığım için özür dileyemezdim. Beni de bu hale getirenler insanlardı.
Elim küpeme gitmişti yine.
Ruhsuzmuş...
Ruhsuzsam ruhsuzdum.
Kime neydi ki bundan?
-Merhaba... Merhaba Eylül!
Girişte beni karşılayan Daniel, tavrımı hemen değiştirmeme sebep oldu. Tebessümle uzattığı elini sıktım. Tokalaşırken fazlasıyla heyecanlı görünüyordu.
-Merhaba Daniel Bey.
İçeriden bir kadın sesi geldi.
-Modelimiz geldi sanırım...
Heyecanla elimi göğsümün üzerine koydum. Ruhsuz insan heyecan duyar mıydı?
-Merhaba efendim.
Derken kadın gülümseyerek sarılıverdi bana. Sıcak karşılaması karşısında afalladım.
-İsmim Defne. Korkuttum mu seni? Egeliyim ben... Severim sarılmayı.
Ne yapacağımı bilemeden kaskatı kesilmiştim. Annemin de babamın da bana pek sarıldığını söyleyemezdim. Bu sıcakkanlı kadına da ne tepki vermem gerektiği hakkında fikirsizdim.
-Gel bakalım atölyeye Eylülcüğüm.
Elimden çekip içeriye kadar sürükledi beni. Bir çok sanatçının ortasına bırakıverdi. Etrafımda dönüp her biriyle göz teması kurarken Daniel konuştu.
-Hepsi bulunduğu açıdan çizecek. Hangisi daha güzel olursa onu vereceğim arkadaşıma. O en mükemmelini ister.
Yutkunarak ortaya konulan sandalyeye oturdum.
-Şey... Tam olarak...
-Gel canım. Önce saçını ve giysini ayarlayalım.
Küçük bir alana geçip perdeyi çekti. Kıvırcık saçları ve numaralı gözlüklerine uyum sağlayan dişlek ağız yapısı oldukça sempatik gösteriyordu Defne Hanım'ı.
Fakat fazla dışa dönük insanların yanında konuşmakta daima güçlük çekiyordum. Bu yüzden pek bir kelime de edemedim o saçlarımdaki tokayı çözerken.
-Böyle açık kalsın. Bembeyaz da bir çarşaf sereceğiz üstüne. Sadece ormanı anımsatan gözlerin çıksın ortaya.
-Peki. Nasıl uygun gördüyseniz...
Açtığı saçlarımı taramak için daha önce kullanılmış, üzerinde sarı tel tel saçlar olan tarağı aldı eline. Yutkunarak itiraz etmek istedim incitmeden.
-Taramasak olmaz mı?
-Düzgün durmaz ama...
Boğazıma oturan tuhaf tiksinti hissiyle yutkundum. Normalde Şirin'le aynı tarağı kullandığım oluyordu. Ancak üstünde o kılları görünce... Nedense...
Başıma sürüverdiği tarakla sandalyenin kenarlarını kavradım.
-Acıyor mu?
-Yok.
Dümdüz hale getirdikten sonra masaya koydu.
-Hah, harika oldu. Gidelim.
Ortaya bırakılan tabureye kondum bir baykuş misali. Tüm gözler üzerimdeydi. Kabul, bu hissi çoğu zaman sevsem de... Şimdi Bora'nın lafları etkilemişti beni. Gözlerini pazarlayan, ruhsuz bir sanatçı gibi hissediyordum.
Dudaklarımı ıslatarak tek elimi kulağımdaki küpeye götürdüm.
Defne Hanım seslendi.
-Eylül... Bize hüzünlü bakışlar vermeni istiyorum. Duyguyu görmeliyiz.
Daniel söze girdi.
-Kendisi de sanatçıdır. Ressam... Eminim yönlendirmelerinizi kolayca anlayacaktır Defneciğim.
Yutkundum yine. Üstümde sorumluluk bırakmıştı.
-Ben çıkıyorum. Hepinizden başarılı çalışmalar bekliyorum. Arkadaşım resmi görünce mest olmalı.
Ne arkadaşmış... Özel ressamlar tutacak kadar mühimdi demek. En yakın dostum Şirin'di. Ona daha önce doğum günlerinde küçük ama mutlu olacağı hediyeler alırdım. Böyle özel bir şey yaptırmayı hiç düşünmemiştim.
Nasıl bir arkadaştı ki bu kadar mükemmeliyetçi davranıyordu?
Zor...
-Olmuyor. Bakışlarında o hüznü yakalayamıyorum. Hayal et güzelim. Mesela...
Defne Hanım'ın konuşmasını ressamlardan biri böldü.
-Annenizin ya da babanızın öldüğünü düşünebilirsiniz.
Bir başkası girdi söze ardından.
-Ya da sevdiceğinize kavuşamadan kendi ölümünüzü.
-Ah ne trajik!
Hiçbirinin beni üzemediğini, aksine komut verildikçe daha da kasıldığımı fark ettim.
-Başka bir duygu üzerine çalışsak olmaz mı?
Nihayet ağzımdan dökülen cümleyle uğultuyu kesmiştim. Birbirlerine bakarak güldüler ressamlar. Dalga geçtiklerini sanıp duvar örmek istedim. Ancak dalga değildi bu. Sanki bir ortaklığın ifadesini yansıtıyorlardı.
-Öfke? Bence hanımefendinin en çok kullandığı ifade...
Hakkımda tahmin yapacak kadar arsız olan bu kişinin sesi tanıdıktı. Başımı çevirip kapıya bakarken Bora'yla göz göze geldim.
-Emin olun onun bakışlarında hüznü yakalayamazsınız. Ben size söyleyeyim. Bunca zamandır ifade okurum. Eylül'den öfkeyi, kibri, kıskançlığı, ruhsuzca durgunluğu isteyin. Bunların hepsinde başarılı olacaktır.
Kimse karşı çıkmadı. Ya da ikaz etmedi Bora'ya. Ben bile...
Bu hadsiz adamın ağzından çıkan tek bir kelimenin bile yanlış olduğunu düşünmüyorduk demek. Kendi öz benliğim de dahil izlenim olarak böyle yansımıştım herkese.
-Tamam o zaman. Daniel de uyarmıştı beni. Duygularına müdahale etme, diye. Öyleyse kendin ol Eylül. Bize Eylül gibi bak.
Gözlerimi yumdum.
Eylül gibi bakmak...
Nefes alıp açarken beynimdeki tüm sorumlulukları bir kenara fırlatıp duvara bomboş bir bakış attım. Boş... Tasasız... Geleceğini de geçmişini de umursamayan. Bir yanım büsbütün böyleydi benim. İkinci yanımın o öfkeli ve histerik halini yansıtmadım.
Ressamlar beğeniyle taslaklarını oluşturdular. Bir kenardan seyreden Bora ise zaman zaman yorum yaptı resimlerine.
Hava karardığında herkes az çok planını oluşturmuştu. Yarın aynı saatte aynı atölyede toplanmak üzere ayrıldık.
-Kötü mü yaptım? Seni tanıttım işte. İşleri kolaylaştı.
-Ne istiyorsun benden?
Birden bire orta yerde durup bu soruyu sorunca afalladı. Bora'yı afallatmıştım. Hayret...
-Bilmiyorum. Belki biraz bozarmanı. Ağlasan hiç fena olmaz. Merak ediyorum. Diğer ifadelerini görmek istiyorum.
Nefeslendim cümlesini dinlerken.
Hiçbir cevap vermeden önden yürüdüm. Evime kadar ilerlemedi o da. Kendi atölyesine girip kayboldu gözden.
Ağlamak, gülmek, kıkırdamak zorunda mıydım ben?
Olmuyordu işte.
Yapamıyordum tüm bunları.
Apartmana girip dairemin kapısına geldim. Şirin'in ve Timuçin'in ayakkabıları dışarıdaydı. Sözümü dinleyip gelmişti demek.
İçeri girip selam verdim salonda oturan ikiliye.
Şirin yapay bir gülümsemeyle ayağa kalktı.
-Hoşgeldin!
Bu coşkusunun sebebi içindeki buhranı saklamak mıydı? Sabahki halinden eser yoktu.
-Hoşbulduk.
-Sen geldiğine göre ben gidebilirim.
Timuçin ayaklandı bu defa.
-Neden? Otursaydın.
-Yok. Gideyim.
Şirin'e dönerek omzunu sıvazladı. Temasın etkisiyle genelde mayışan Şirin, bu defa irkildi. Gözlerini kapatıp ellerini yumruk haline getirdi.
-İyisin değil mi?
Başını salladı yalnızca.
Timuçin kendine doğru çekti Şirin'i. Karşımdaki sarılışları tebessüm ettirdi bana. Keşke kendi zihinlerinde önlerine bu kadar engel koymasalardı da birlikte olabilselerdi.
-Her ne olursa olsun beni ara. Tamam mı?
Çenesinden tutup yüzünü kendisine çevirdi. Dudakları büzülen Şirin cevap verdi Timuçin'e.
-Tamam. Teşekkür ederim Timuçin.
Evden çıkarken onu kapıya kadar geçirdim. O esnada huzursuzca kıpırdandı.
-Bir haller var, evet.
Dedi fısıltıyla.
-Ama bıçak açmıyor ağzını. Uğrasam mı iş yerine?
Böyle ilgili olmasına sevinmiştim.
-Uğra. Ben gidersem rahatsız olabilir ama sen gidersen problem etmez.
Omuz silkti şaşkınca.
-Niye ki?
Aptal bir ifadeyle bakan suratına aynı ifadeyi sunarak karşılık verdim.
-Ne demek niye? Sanki bilmiyormuş gibi... İlgisi var sana işte.
Ayakkabılarının arkasını düzelterek karşı çıktı dediğime.
-Saçmalamasana. Çocukluktan beri birlikte büyüdük. Kardeş gibi. Annem duysa çok kızar.
Yerdeyken omzundan ittirip kalçasının üzerine düşmesine sebep oldum. Eğilerek fısıldadım kızgınca.
-Bana bak, kardeş falan değilsiniz siz. Öyle bir şey yok. Hayatını anneme göre düzenleyemezsin. Sen de çok iyi biliyorsun ki ilgisi var sana. Ona göre davran. Benim canımı sıkma.
Ağzından bir şeyler geveleyerek çekip gitti kapının önünden. İçeri dönerken ayakkabılarımı çevirdim.
Şirin odasına çekilmişti yine.
Yanına uğrayıp iyi geceler dilemek istedim.
Her ne kadar tartışsak da canımdan bir parçaymış gibi değer veriyordum ona.
-Müsait misin?
Sesi ürkekçe çıktı sorumu yanıtlarken.
-Müsaitim. Dinleniyorum...
Karanlıkta yüzü görünmese de yatağına yaklaştım. Gelir gelmez dizime koydu başını. Sarı saçları yayıldı bacaklarımda. Tabiri caizse yaş farkımızın pek olmamasına rağmen sanki çocuğum gibiydi Şirin.
Anaç olan oydu.
Ancak anne olan bendim sanki.
-Sabah için özür dilerim. Biraz gergindim. İş yerinde...
Durdu ve yutkundu konuşmadan evvel. Burnunu çekince ağladığını anladım.
-... işler biraz tuhaf ilerliyor. Hissedarlar değişik davranıyorlar Eylül.
Dökülmeye başlamış mıydı? Yoksa yattığı yerden sayıklıyor muydu?
-Nasıl davranıyorlar?
Ellerini boğazına götürdü. Nefessiz kalmış gibi soluklandı.
-Anlatamıyorum...
-İşten ayrılabilirsin. Gelmemi ister misin senin için?
Başını dizimden yastığa geçirdi. "Cık!" Dedi hayır, anlamında.
-Gelme. İşten ayrılmam. Yani... Ayrılamam işte. Düşünme bunları. Beni... Biraz özgür bırak sadece...
Özgür kalmak istiyordu.
Ona gerekli alanı tanımamış mıydım?
Velisi gibi ilgilendiğim halde özgür bırakmamış mıydım?
-Anladım. İyi geceler.
Kendi kararlarını kendi vermek istiyordu. Versindi...
Bu düşüncelerimden bir ay sonra vicdanımın azabından uyuyamayacağımı bilseydim eğer; o gün Şirin'i asla özgür bırakmazdım.
Asla.