İntikam Yemini

2202 Kelimeler
Uyarı: Dikkat, bu bölüm intihar, ölüm, kan gibi travmatik bazı unsurlar barındırır. "Gel küçük kelebek, kon dudaklarıma. Fısıldayacağım sana o şiiri, yiten dostumun anısına..." Yaşadığım en tuhaf tecrübelerden birinin ortasındaydım yine. Boş bakışlı, ithamını göğüsleyip modellik için sandalyeye oturmuştum tekrar. Herkesin projesi son hallerini almaya başlamıştı. Bu modellik projesinin final gününe kadar Bora atölyeyi ziyaret etmişti. Sözde sempatik beyimiz, beni insan içinde utandırarak kibrimi kırmaya çalıştığını iddia ediyordu. Evde ise işler çığrından çıkmıştı. Şirin bazen çok geç geliyor ve her gelişinde banyoya zor yetişiyordu kusmak için. Aramız fena halde bozulmuştu. Çünkü... -Eylülcüğüm gözlerini kısma. Dikkatimi geri toparlayan sözlerle başımı salladım. -Ah, dalmışım. Özür dilerim. -Sorun değil, devam! Zihnimde dönen konuya gelince... Şirin'in iş yerine bir nevi baskın düzenlemiş olabilirdim. Yine de bana tokat atma hakkını vermezdi ona. Ortalık... Bayağı bir karışmıştı. -Eylül... Odaklan! Defne Hanım'ın bağırışı beni kendime getirdi. Silkelenerek işime odaklandım. O esnada tam karşımda dikilen Bora, iki yana salladı başını. Ne istiyordu benden, anlamıyordum. Hem ilgisinin olmadığını söylüyordu hem de böyle... Her gün yanıma geliyordu. Tuhaf adamdı doğrusu. Gerçi ilgisi olsa ne fark ederdi ki? Erkekler benim için yalnızca kasveti, prangayı, zinciri anımsatıyordu. Özgürlüğe konulan bir setti benim için. -Bitmek üzere... Herkes projesinin son rötuşlarını yapsın. Henüz kimsenin projesine bakmamıştım. Profesyonel oldukları için tuhaf totemleri vardı tüm sanatçıların. Kimi yarım projeyi göstermiyor, kimiyse modelin resme bakmasının dikkat dağıtacağını savunuyordu. Defne Hanım, ekibine çizdirdiği gibi kendisi de karalıyordu portremi. Çıkan sonuçları merak ediyordum. Bu teklif büyük bir iltifat olmuştu gözlerime. Belki de gelecekte tekrar edinemeyeceğim bu fırsatı, değerlendirerek en iyi kararı vermiştim. Her ne kadar Bora, gözlerimi sattığımı söylese de. Çok bilmiş, uyuz! -Eylül on saniyede bir öfkeli bakıyor. Kim bilir o kafasında neler çeviriyor yine? Herkesi güldüren Bora'ya bir tek ben gülemedim. Tebessüm dahi etmedim. Beni aşağılayıp rezil etmeye çalıştığında ona karşılık veremiyordum. Etrafımdakilerin bana yaklaşmaya korktuğu bir biçimde yaklaşıyordu. Patlayacak kıvama gelmeme az kalmıştı. Ve ben patlarsam hiçbir volkanın lavına benzemezdi. -Ben bitirdim! Dedi ressamlardan birisi. Ondan cesaret bulan bir diğeri de elini kaldırdı. Gümüş bileklikleri birbirine çarpıp atölyede çınladılar. -Ben de bitirdim. -Öyleyse herkes çevirsin tablosunu da Daniel'i çağıralım. Diyerek yanıma geldi Defne Hanım. -Beyaz elbiseyi çıkarıp kostümlerin arasına koy hayatım. Sana vermeyi çok isterdim ama biz de elbiseyi kiraladık. Gülerek silkeledim üzerimi. -Ah, ben... Almayı düşünmüyordum zaten. Teşekkür ederim. -Yakıştı ama... Değil mi Bora? Gözleri Bora'ya dönüp imalı bir bakış attı. Umarsızca omuz silken Bora önüme gelip dikilirken gözlerimi devirdim. Bu huysuz herifin onayını almaya can atmıyordum ya, neyse... -Giyebileceği tek beyaz kıyafet bu zaten. Gelinliğe girecek ruh yok Eylül'de. Herkes gülmeye başlamadan karşılık verdim sözüne. -Senin yanındaysa, evet. Bora'nın sözüne gülmeye hazırlanan kalabalık benim sözüme kayıtsız kalamadı. Ağızlarını kapatarak gülerlerken kendimi daha iyi hissediyordum. -Benim yanımda durabilmen için nikah memuru falan olmalısın zaten. Başka bir ihtimal olamaz. -Öyle deme... Kırılıyorum ama. Bir ihtimal daha var. -Neymiş? -Nikah şahidin de olabilirim. İşte şimdi başka ihtimal kalmadı. Bora'ya ayıp olmasın diye içlerinden gülen ressamlar bu defa dayanamadılar. Sesli gülüşleri hoş bir tını bıraktı kulaklarımda. Bunun ve Bora'nın yüzündeki şaşkın tebessümün verdiği özgüvenle soyunma kabinine girdim. Karşımda beliren aynada beyaz elbiseli halime baktım. Tenimden dört derece daha açıktı sanki bu beyaz elbise. Koyu renk saçlarım da süs olmuştu üzerine. Fakat aynaya yaklaştıkça yanağımdaki çizilme izi gözüme çarptı. Şirin'in attığı tokat esnasında tırnağı kısa bir çizik oluşturmuştu yüzümde. Gerçi... Bedenimden çok onuruma dokunmuştu bu yaptığı. Hak etmediğim muameleye ses çıkaramamıştım. Onu kontrol etmek için gittiğim an beni görüp üzerime yürümüş, hemen ardından büyük bir panikle dışarı çıkarmıştı. Şirketin kapısının önüne geldiğimizde ise yüzüme o utandırıcı tokadı atmıştı. -Düşündükçe sızısını hissediyorum. Yanağımı ovalamayı bırakarak değiştirdim kıyafetlerimi. Gözlerimi kapattığımda o bağırışını anımsadım kulaklarımda. "Neden geldin, neden! Sana annelik taslama, demiştim! Git buradan Eylül! Bir daha da böyle bir şey yapmaya kalkışma!" Yutkundum. Boğazımda tuhaf bir acı vardı bugün. Boyaların kokusu mu dokunuyordu, ne? Yoksa Şirin'in sözleri miydi bu acı tadı bırakan? Her ne ise yutkundukça zarar veriyordu içime. -Giyindim. -Gel Eylül, gel! Muazzam resimler... Şok olacaksın. Dedi Defne Hanım. Koşar adım ilerledim tabloların önüne. İlk tablo bir çiçek bahçesinin ardına saklanmış yüzümde gözlerimi vurguluyordu. Hafifçe aralanan ağzımı kapatmadan evvel dudaklarımı ıslattım. Kendimi izlemek... Resimlerde yüzüme şahitlik etmek. Gözlerime... Hissettirdiği şey utançla karışık gururdu. Alt dudağımı gizledim dişleyerek. Aynı anda kulağımdaki yeşil taşlı küpeyle oynuyordum. İkinci tablo beyaz elbisenin içindeki bedenimi bütünüyle tasvir ediyordu. Oysa dikkat çekilmesi gereken yer gözlerim değil miydi? Tabloların üçüncüsünü, dördüncüsünü, beşincisini de dolaştım. Altıncı tablo Defne Hanım'a aitti. Karşısında durunca donakaldım. Küpemdeki elim aheste aheste düştü yere. Orman arka planlı tabloda yeşil olan sağ gözüme, gür yaprak dokunuşu; kahverengi olan sol gözüme ise ağacın gövdesinin esintisini vermişti. -Bu... Diye başladım cümleye. -... muazzam olmuş Defne Hanım. -Dur. Dedi elindeki kalın fırçayla. -Benimki henüz bitmedi. Gözlerimin üzerine sürdüğü cilayla yeşil rengin üzerindeki su damlalarına ve kahverengi rengin üzerindeki ateş parçalarına dikkat kesildim. -Bana anımsattığın şey bu oldu. Zıtlıklar içindeki uyum. Ateş ve su; kibir ve tevazu; öfke ve dinginlik; belki... Aşk ve nefret... Daniel'in seçeceği resim belliydi. Arkamı dönüp diğer tablolara baktım. -Hepinizin ellerine sağlık. Bunlar ne olacaktı? İçeri giren Daniel, şen ve coşkulu kahkahasıyla aydınlattı ortamı. Vakit kaybetmeden gezdi tabloları öve öve. -Ah... Diyerek kalbine koydu elini. Defne Hanım'ın tablosuydu bu. -... etkilendim. Kalbime dokundu. Dedi yakınlara gelerek. Gözlerini kıstı, yakın gözlüğünü taktı. -Yüzündeki şeftali tüylerini bile çizmişsin. Bunlar çiçekten! Çiçekten mi çizdin? Defne Hanım tebessüm ederek başını salladı. O detayı görememiştim. Yaklaşıp tekrar baktığımda yanağımdaki tüyden ince çiçekleri görünce hayret ettim. Kadının parmakları yetenek saçıyordu. -Bunu gönül rahatlığıyla arkadaşıma hediye edebilirim. -Merak ediyorum da... Söze girdi Bora. Dikkatler ona dönünce konuştu. -... diğer eserler için de para ödeyecek misiniz? -Emek parası sadece. Daniel'in cevabına karşılık gülümsedi Bora. -Hepsini satabilirim sizin için. Gözlerimi açtım faltaşı gibi. Tek bir resim içindi anlaşma. -Her tablo için hem ressama hem modele karşılığını vereceğim. Diye ekledi sözüne. Hepimize cazip gelen fikir üzerine, kazanan da belli olunca ayrıldık atölyeden. Şirin'den önce vardım eve. Odama kapanıp gelmesini bekledim asi ev arkadaşımın. Aynı vakit içerisinde tüm tablolar ev bulurken kendilerine; banka hesabıma da para yağmaya başladı. Üç-dört ay çalışmamı gerektirmeyecek kadar fazlaydı hem de. Günün sabahından akşamına kadar satmıştı tabloları. Tuhaf adamdı aslında. Karmaşık biriydi. Anahtar sesiyle birlikte yatakta doğruldum. Yediğim tokattan beri yüz yüze gelme fırsatı bulamamıştık. Adım sesleri odama yaklaşırken gözlerimi kapatıp uyuma taklidi yaptım. Nedense yüzleşmek istemedim onunla. İçeri girip girmeyeceğini bilmiyordum. Önlem almak için kapattığım gözlerim işe yaramıştı. Zira Şirin odama girmişti bile. Sırtım ona dönüktü. Bu yüzden gözlerimi açmakta bir sakınca bulmadım. Üzerimi örttü ve oturdu yatağıma. Eliyle saçımı okşarken yutkundum. -Uyuyor musun? Sesimi çıkarmadan uyuyor taklidine devam ettim. -Ne güzel... Keşke ben de biraz uyuyabilsem Eylül. Neden uyumuyorsun? Bana attığın tokadın vicdanını yapıyorsundur umarım. -Gözümü kapattığım anda beliriyor o adamların elleri. Ne... Neyden bahsediyordu bu? -Ellerinden daha acı sözleri... Canımın yandığını haykırmak istiyorum. Fısıltına karışan hıçkırıklarını duymama rağmen sabrettim. O ilk defa konuşuyordu ve ben ilk kez dinleyebiliyordum derdini. Tam şuanda uyandığımı belli edersem devam etmezdi konuşmaya. -Hissedarlarmış... O üç adam... Zenginlik, mal, mülk her şey mi? Susuyorum. Dayanamıyorum. Üç adam... Hissedarlar... Şirketin sahiplerinden mi bahsediyordu? Onlar mıydı canını sıkan Şirin'in? Peki neden? Neden istifa etmiyordu ki? Sana... Ne yaptılar Şirin? -İnsan herhangi birine hiç sebep sunmadan kötü davranabilir mi? Soğuk, acımasız... Kırıcı... Elini sürebilir mi? Dokunabilir mi? Son cümlesinden sonra sessizliğe bıraktı odayı. Arkamdan, iki kürek kemiğimin ortasından, elini sokup kalbimi çıkarmıştı sanki. Sıkışıp daralıyordu yüreğim duyduğum cümlelerle. Bunca yıl el üstünde tuttuğum emanetin zarar görmesi yerle bir etmişti aklımı. Bir sıcak basmıştı bütün bedenime. Kalkıp boynuna sarılarak "Geçti." desem... Tekrar içine kapanır mıydı? Tam her şeyi öğrenme aşamasındayken... Uyanık olduğumu yansıtırsam ağzından tekrar böyle itirafları duyamayabilirdim. Neler oluyordu o şirkette? Kimdi bu insanlar? Şirin'le ne dertleri vardı? O son derece söz dinleyen, elinden her iş gelen, zarif bir kızdı. Kondurmak istemesem de dokunulduğunu söylediğinde neyi kast ediyordu? Olabilir miydi? Yanımdan kalkıp gittiğinde doğruldum yatakta. İçime kurt düşüren halleri yarın sabah yeniden şirketine uğrama isteği doğurdu. Belki de... Timuçin'e haber vermeliydim. Geç saatte ararsam korkabilirdi. Her ne yapacaksam, tüm hamlelerimi erteledim yarın sabaha. Ayık ve dinç kafayla uyanıp Şirin'in çalıştığı şirkete gidecektim ondan habersiz. Bu defa amacım da niyetim de açıktı. Bir tokat daha yemeyecektim. Ona bu tokadı attıranlara yedirecektim. Gözlerimi yumdum huzursuzca. Yüreğim hoplamıştı bir defa. Uyumak ne mümkündü? Yatakta sağa sola dönüp durdum. Ne doğru dürüst nefes alabiliyordum ne de uykuya dalabiliyordum. Yaklaşık bir saat kadar oyalandım. Uyuma çabam boşa çıktı. Kafam öyle doluydu ki Şirin'i bu girdaptan çekip çıkarmakla, odaklanamıyordum uykuya. Karar verdim. Gidecektim ve her işte olduğu gibi bunda da açık oynayacaktım kartlarımı. Yataktan kalkarak ışığı yaktım. Onu işe gitmeye mecbur kılan şey, her ne ise yok edecektim. Gerekirse odasına kilitleyecektim gitmesin diye. Gönül koyması sorun değildi. Zarar gördüğü yerden ayrılması için elimden geleni yapacaktım. Saate baktım. Henüz gecenin en karanlık saatlerindeydik. Evimizin önündeki sokak lambası birkaç gündür yanmıyordu. Yani gece bu vakitlerde evimiz fazlasıyla karanlık oluyordu. Kaç defa koridorda çarpışmıştık Şirin'le. Güldüm. Salonun ışığını açmak istedim önümü görebilmek için. Işık mı patlamıştı ne? Açılmıyordu yine. Bu kaçıncı ampuldü değiştirdiğimiz? Ellerimi kaldırarak yürüdüm karanlığın içinde. Ezbere olduğum salonun koltuğunda Şirin'in yattığını görünce, hemen çaprazındaki koltuğa oturdum. O kadar patırtı, gürültü yapmıştım ki, uyanmıştı muhtemelen. Ama bana küs olduğu için ses çıkarmıyordu fikrimce. -Uyumadığını biliyorum. Aslında... Elimi omzuna koydum. İlk temas ve barışmak için adımı atmak bana düşmüştü. -... sen odama geldiğinde ben de uyanıktım. Şaşırdın değil mi? Hiç ses çıkarmadım sen rahatça anlat, diye. Küstüğümüzde o inat ederdi genelde. Tuhaf karşılamadım suskunluğunu. Muhtemelen sabahı bekliyordu barışmak için. Devam ettim konuşmaya. Aynı anda da göğsüne yerleştirdiği elini tuttum. Islaktı. Ağlamış olmalıydı. -Bak... Hiç sorun değil tamam mı? Şirketin ünü de eğer ediyorlarsa tehdidi de umurumda değil. İstifa et gitsin. Neyden çekiniyorsun ki? Bir iş ortamına yeni giren insanlara böyle zorbalıklar yapılır. O şerefsizleri kafana hiç takma. İşe muhtaç değilsin sonuçta. Elini bırakıp geriye yaslandım koltukta. -Senin de inadın boğuyor beni. Tokadı yiyen benim, küsen sensin. Buraya kadar geldim. Böyle susacak mısın? Yutkundum. Onun da takıldığı ufak tefek rutin kelimeler vardı. Ruh hali pek de iyi olmadığı için huyuna gitmek istedim. -Bazen... Annelik taslıyor olabilirim. Haklısın bu konuda. Şirin ben... Beni biliyorsun ki insanlarla pek anlaşamam. Biraz aksiyim. Kalabalığı sevmem. Kibar olmaya zorlamam kendimi. Vaktiyle Hikmet amca seni bana emanet ettiğinde, üzerimde nasıl bir rol edinmem gerektiğini çözemedim. Ne yapmalıydım? Çocukluk arkadaşım bana emanet edildiyse ona karşı nasıl bir tavır takınacaktım ki? Boğazım yanıyordu yine. Zor ağladığım için kendimi sıkıyordum. Gereksiz yere gözyaşı döküp Şirin'i iyice germek istemedim. -Ben küçüktüm. 18 yaşındaydım henüz. Eğer annelik taslayarak bunalttıysam seni... Özür dilerim. Ama bil ki pişman değilim. Seni nasıl koruyacağımı, zaten nefret ettiğim insanlarla senin için nasıl yüz yüze gelebileceğimi düşünürken zorluk çektim. Hayat sana zor olduğu gibi bana da zordu. Kalktım koltuktan. Ne düşünüyordu, dediklerim samimi gelmiş miydi, bilmiyordum. Son sözümü söyledim. -Yarın şirketine geleceğim. Hem de Timuçin'le. Kabul et ya da etme. Annelik tasladığımı söyleyebilirsin. Fark etmiyor. Eğer seni birileri üzüyorsa, bu durumu düzeltmek için her şeyi yaparım. Hiç endişelenme. Muhtemelen sabaha cümlelerini toparlayıp açıklama yapacaktı bana. İnatçı bir keçi gibi direniyordu konuşmamak için. Mutfağa geçerek bir bardak su içmek istedim. Işığı yakıp suyu doldurdum en büyük bardağa. Tam elime almışken gördüğüm renk karmaşasıyla bardak elimden düşüverdi. Büsbütün kırmızı kanla kaplı elime şaşkınca baktım. Bir yerimi mi çizmiştim? İyi de... Bu kadar kan olması... Beynime çarpan, dizlerimi titreten, tüylerimi ürperterek oksijenimi kesen gerçek vurdu aklıma. -Hayır... Diye fısıldadım arkama dönerken. Mutfağın ışığıyla zor aydınlanan salonda, Şirin'in bileklerinden taşan kan yeri boyamış, açık gözleriyle öylece uzanıyordu koltukta... Kırık cam parçalarının üzerine basarak acıyı hiç hissetmeden yürüdüm salona. -Şirin... Gözleri açıktı. Açıktı işte! -Öyle izlemesene tavanı. Ellerin... Bileklerin... Sarı saçları tel tel yapışırken alnına mekan, zaman durdu benim için. -Hayır... Gerçek değil bu. Şirin kalk. Burada yatmayı sevmezsin sen. Kalk! Yıllardır biriktirdiğim bütün çığlıklar boğazımda düğüm olmuştu. Gözyaşlarımın pınarı yosun tutmuş, burnumun direği sızım sızım sızlıyordu. -Yapma... Yapmadın bunu... Hayır... İki elimle kalbini yokladım. -Yalvarırım. Şirin... Ne olursun... Başımı dayadım kalp atışını duyamayınca. -Hayır... HAYIR... HAYIR! Koca salon haykırışlarımla inlerken, gözyaşlarım deli bir şelale gibi çağladı uzun zamanın ardından. Açılan çenemin kilitlendiğini sandım nefesimi verirken. Acı feryadımı işitenler evin kapısına dayanırken, başım dönüyordu. Tüm bu olanlar... Tüm bunlar gerçek olmasın, diye yalvarıyordum Allah'a. Gözümü açıp kapatıyor, her defasında aynı manzarayla baş başa kalıyordum. Hiçbir gerçek, hiçbir yaşımda böyle çarpmamıştı tokadını bana. O gitmişti. Geri dönülmeyen o diyara. Adı dilimden son kez dökülürken burnumdan sızan kan, onun yüzüne düştü. Fısıltım tüm haykırışlarımdan daha derin... Daha acıydı... -Şirin... Gitme... *** "Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ın şanı yücedir! Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz." Annemin evine taziyeye gelen kadınlardan biri Kur'an okuyarak su serpmek istedi kalplerimize. Herkes gidene kadar aynı koltukta, hiç hareket etmeden oturdum. Tüm insanların mutlak sonlarında uğurlanacağı yer belliyken; bu koşturmaca ve mal mülk çabası niyeydi, diye sorguluyordum oturduğum yerde. Ayaklanıp terasa çıktım. Timuçin beni gördüğünde, iki parmağı arasına sıkıştırdığı sigarayı söndürüp kül tablasına attı. -Gel... Otur şöyle. Sandalyeden kalktı oturmam için. İtiraz edemeden oturdum titreyen bacaklarımı az da olsa dinlendirebilmek için. Üç gün. Tam üç gün döktüğüm gözyaşları sonrası, izin vermemişti beynim biraz durulmama. Karşıma bir sandalye de kendisi çekti Timuçin. -Ben... O şirkete gireceğim. Dedim kendimden emin bir tavırla. Karşı çıkacağını bildiğim halde, gizli saklı olmadan söyledim. -Eylül, dur bakayım. Bir sakinleş. Sağlam kafayla düşün. Buna izin veremem tamam m- Sözünü keserek dudaklarımı kanatırcasına ısırdım. Boğazımdan kor bir ateş yayılıyordu dilime. Hüznümü bile erteleyebileceğim bir amaç vermişti bana Şirin. -Onurum, gururum... Hayatta değer verdiğim her şey... Tüm değerlerim üzerine yemin ederim ki: İntikamını alacağım onun.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE