KÜSKÜN ÇOCUKLAR GİBİ (1)

4497 Kelimeler
Bölüm Şarkısı: Dedublüman- Belki Yatağında uzanmış tavanını boş gözlerle izlerken yanı başında durmaksızın öten telefonunu mütemadiyen görmezden geliyordu. Arayanın Kaya olduğunu biliyordu. Zira sabahtan beri beş yüz tane mesaj atmıştı piç. Yok plan yapmışlardı da, yok bu sefer de ekerse bir daha hiçbiri suratına bakmazdı da bilmem ne. O sabah bir dostu daha küstürmeyeyim kafasında olan Gökmen'in şu an gram sikinde değildi bu gerçek. Ne kimseyle konuşası, ne yalandan gülesi vardı. Yalandan gülümsemeler bile ağır geliyordu dudaklarına. Eline fırça alıp ruh halini düzeltmek için uğraşası bile yoktu ulan. Yattığı yerde tavanını izleyip, şerefsizin birine küfretmekten başka bir şey istemiyordu. Dokunsalar ağlayacak, daha beteri patlayacak kıvamdaydı. Sabahtan beri öfkesi ve kırgınlıkları damarlarının altında kıvranıyor; bir çıkış yeri arıyordu. Bu haldeyken insan içine çıkmanın pek akıl karı olmadığının farkındaydı. Arkadaşlarının yaptığı planın içine bir şekilde alkolün dahil olacağına adı kadar emindi zira. Dokunsalar patlayacak kıvamdaki bir Gökmen'den daha tehlikeli bir şey varsa o da kafası güzel, dokunsalar patlayacak bir Gökmen'di. Zızlayıp duran, huzurunu kaçıran yastığının kenarındaki telefona sanki susmasını sağlayabilirmiş gibi yandan ters bir bakış attı. "Gelmeyeceğim ulan! Kendi başınıza zıkkımlanın amına koyayım! Ne laftan anlamaz adamlarsınız ya!" diyerek telefona atarlandı. Ardından sırtını zavallı makineye dönüp ağzının içinde homurdanarak bu sefer de bakışlarını kıyafet dolabıyla duvar arasına sıkıştırdığı Kraft kağıdı ile güzelce sararak gizlediği tabloya dikti. On iki günlük küskünlük, her detayına sevdasının karıştığı tabloya da küsmesine neden olmuştu. Gözünün önünde durdukça Gökmen'in göğsünde yangılı bir ağrı oluşmasına neden oluyordu zira. Aldığı nefesi haram, içindeki minnacık huzuru zehir ediyordu. O yüzden bir hışımla sarmış, odasının en gözlerden ırak noktasına sıkıştırmıştı. "İt oğlu it!" dedi hala kaşlarını çatarak tabloya bakarken. "İçi soğuyacakmış. İçine sıçayım senin. İçin iç olsa sevgilini gırtlaklamazdın zaten amına koduğumun dengesizi!" Onun bir deli gibi kendi kendine konuştuğu, sabah abisinin dükkanındaki karşılaşmadan beri muhafaza ettiği siniri küfür terapisiyle söndürmeye çalıştığı dakikalarda kapısı gürültüyle açıldı. Duvara çarpan kapının ardında biri esmer, diğeri kumral iki adam kaşları çatılı, ifadeleri sert bir şekilde dikiliyordu. Gökmen istifini bozmadan baktı onlara. "Bir ev basmadığınız kalmıştı zaten amına koyayım! İnatçı götünüzü sikeyim sizin!" diye homurdanarak yatağında doğruldu. "Asıl ben senin inatçı götünü sikeyim sarı! Ulan, sabahtan beri yalvarıyoruz resmen lan. Bu ne naz amına koyayım?" diyerek içeri giren Ercüment, sarışının kafasını şamarlamaya çalıştı. Gökmen kafasını hızla çekip ona ters bir bakış attı. "Yalvarmayın o zaman amına koyayım. İstemiyorum sosyalleşmek falan oğlum, salın beni lan. Takılın işte kendi kafanıza göre. Göbek bağımız bir mi kesildi? Neyin ısrarı bu ya?" Kaya onun sözlerine kaş çatıp odanın kapısını kapatarak içeri girerken, Ercüment, "Yemin ederim verdiğimiz değeri gram hak etmiyor bu şerefsiz." diye homurdanarak bu sefer sarışının kaçmasına izin vermeden kafasını sertçe ittirdi. Gökmen burnundan soluyarak kafasını ittiren eli tokatlarken Kaya, "Harbiden ayıp ediyorsun artık Göko." dedi ciddi bir sesle. Gökmen'in öfkeli gözleri ona döndü. Kaya'nın yüzündeki bozulmuş ifadeyle kendi yüzündeki öfkeli ifade ağır ağır dağıldı. Arkadaşları böyle cümlelerini genelde takmazlardı. Onun huyunu bildiklerinden, sözlerine toleransları yüksekti. Lakin o kotayı doldurmuş olacak ki, Kaya ona böyle mesafeli bakıyordu. Gergin omuzları çökerken bir elini birbirine geçmiş sarı tutamlarından geçirip yanaklarını şişirerek ofladı. "Oğlum biliyorum da keyfim yok valla. Sizin de gecenizin içine sıçmayayım diye yok diyorum lan. " "Ne zaman keyfin var ki amına koyayım?" dedi Ercüment homurdanarak. "Rüzgardan nem kapıyorsun oğlum sen." Onun aksine Kaya'nın gözleri sarışının yüzünde dolandı. Çökmüş gözaltları, akı kızarmış gözleri, rengi kaçmış teni ve biraz önceki öfkesine tezat durgun beden diliyle karşısındaki adam keyifsiz değil, depresif görünüyordu. İçli bir nefes verip çalışma masasının sandalyesini çekerek sarışının karşısına kuruldu. "Ne oldu sarı? Anlat." dedi dirseklerini dizlerine yaslayıp, irdeleyici bakışlarını onun gözlerine dikti. Sarışının yorgun mavileri Kaya'nın kahvelerinde dolandı. Keşke anlatabilseydi. Son zamanlarda biriyle adam akıllı dertleşmeye öyle ihtiyacı vardı ki... Dilinin ucunda kıvranıp duran dertler; yutkundukça boğazında birikiyor, her geçen an biraz daha ağırlaşıyordu sanki. Birlikte büyüdüğü adamlara içini açamamak, sanki utanılacak bir şeymiş gibi kendi gerçeğini bir sır gibi saklamak en çok böyle anlarda koyuyordu. "Bir şey olduğu yok oğlum ya. Öyle abimin yanında çalışmaya falan başladım ya, yorgunum, keyifsizim falan işte." dedi bakışlarını ellerine indirirken. "At yalanını sikeyim inananı." dedi Kaya alaylı bir nefes verirken. "Ciğerini biliyorum oğlum ben senin. Olmuş bir şeyler, dökül işte." Ercüment bu odada kalış sürülerinin uzayacağını anlayıp Gökmen'in yanından yatağa çöktü. Kaya, normalde ısrarcı bir adam değildi. Ama Gökmen'in onları gün boyu küfürlerle savuşturması sonucunda esmer delikanlı deli olmuş, işi bir yerden sonra inada bindirmişti. Gökmen yerinde huzursuzca kıpırdandı. Bir elini saçlarından geçirip öfkeli birkaç cümleyle onu tekrar savuşturma isteğini bastırdı. Yaparsa bu sefer Kaya'yla arasına harbiden mesafe gireceğinin içten içe çok net farkındaydı. Yutkunup, dudaklarını diliyle ıslatırken, "Sizce ben güvenilmez bir adam mıyım lan?" derken buldu kendini. Sesi fısıltıdan halliceydi. Kafasını kaldırmadan yalnızca gözlerini kaldırarak Kaya'nın gözlerine çekingen bir merakla baktı. "Yani böyle her boku bekleyeceğiniz tarzda bir adam gibi..." diye ekledi. Sorusuyla Kaya'nın kaşları çatıldı. Ercüment'in ise gözleri merakla sarışının yüzünde gezindi. "O nereden çıktı lan?" dedi Ercüment, bir elini onun ensesine atıp sıkarken. Gökmen tek omzunu silkti. "Öyle kafama takıldı ya. Babam falan çok fırçalıyor son günlerde de bir de objektif bir yorum alayım dedim. Babamı biliyorsunuz; beni itin götüne sokmak için yer arıyor zaten. Dürüst olun ama. Harbi harbi, delikanlı gibi söyleyin. Alınmak gücenmek yok." Sözleri ortamda bir süre gergin bir sessizliğin kol gezmesine neden oldu. Kaya, sarışının yüzünü ağır ağır süzdü bir süre. Gökmen'in yüzünün çizgilerini yerleşmiş kabullenmişlik, kırgınlık içini ezdi. Çocukluklarından beri abilik yapıyordu sarışına. Belki de o yüzden eşek kadar adamlar olmalarına rağmen hala kıyamıyordu ona. Hala Tibet Pakdemir'e kin güdüyor, bu adamı böyle küçük bir çocukmuş gibi mahzun bırakışına katlanamıyordu. Yetişkinliğe adım attığından beri adamın karşısına dikilip, "Yav bu çocuk ne yaptı sana? İki başını okşasan, iki adam yerine koysan canın mı çıkar?" dememek için dişini sıkıyordu resmen. Bir boka yarayacağını bilse, adamın aklında ya da vicdanında ufak da olsa bir iz bırakabileceğine inansa çoktan dikilirdi karşısına da, sabit fikirli, kas kafalı herifin teki olduğunu biliyordu. "Oğlum buna mı takıldın harbiden? Babanın oğullarını eğitme yöntemi ağzına sıçmak lan. Öyle adam olacağınıza inanıyor. Ne bakıyorsun onun laflarına?" "Aynen, bize bile öyle davranıyor lan. Ben geçen çarşıda denk geldim. Espri falan yapayım dedim; sıçtı ağzıma. Erkek adam böyle gevşek gevşek, ağzını yayarak konuşmazmış." dedi Ercüment yüzünü buruşturarak. "Yok, takılmıyorum da..." "Takılma zaten. Ulan şu mahallede gözüm kapalı canımı emanet edeceğim sayılı adamlardan biri sensin. Birimizin başına bir şey gelse iki elin kanda olsa gelirsin. Öleceğini bilsen adam satmazsın. Ne yalan bilirsin ne hainlik. Bir adama güvenilir demek için daha ne olması gerekiyor amına koyayım? Hiç boşuna kurma kafanda. Sana güvenemeyen, seni gram tanımamış demektir." dedi Kaya, keskin, itiraza mahal vermeyecek kadar emin bir sesle. Sözleri Gökmen'in burnunun direğini sızlattı. Boğazına doğru yükselen ağlama hissini yutkunarak bastırmaya çalışırken bir saniye için Kaya'ya dolu dolu gözlerle baktı. Sonra başını yere eğdi. "Eyvallah kardeşim." dedi. Sesi kırılmasın diye uğraştı. Zira Kaya'nın sözleri içinde bir şeyleri feci kırmıştı. Arslan da Kaya gibi yıllardır hayatının bir parçasıydı. Ama düşman, ama komşu çocuğu, ama dost, ama sevgili... Kaya'nın gözlerindeki şu güvenin binde biri olsaydı esmerde; Kaya'nın onu tanıdığının binde biri kadar tanımış olsaydı Gökmen'i, şimdi bu halde olmazlardı. Bu gerçek ilk anki kadar yüreğinin kaba etini deşti. Onun tavrı iki delikanlıyı da dumur etti. Gökmen'i böyle dokunsalar ağlayacak bir halde gördükleri seferler bir elin beş parmağını geçmezdi zira. O yüzden ne diyeceklerini, nasıl tepki vereceklerini şaşırdılar. İkisi de sarışını bu kadar hassas bırakan şeyin sadece babasının lafları olmayacağını biliyordu. Lakin sarışının birbirine bastırdığı dudaklarıyla yüzünde öyle bir ifade vardı ki; dudaklarını bir daha aralasalar hüngür hüngür ağlayacak diye korktular. Bir dakikayı aşan sessizliği Ercüment bozdu. "Hadi sarışınım, kalk hazırlan. Bu akşam sana iyi gelecek bak gör, yaralarını saracak." dedi dudaklarında alaycı bir sırıtışla, Gökmen'in ensesini sıkarken. Kaya, Ercüment'in cümlesine güler gibi bir nefes verirken Gökmen homurdanarak ensesindeki eli ittirdi. "Dalganı sikerim, siktir git lan!" dedi, bir de delikanlıyı alnından ittirirken. Ercüment gülüp Gökmen'i tutup kendine çekti. "Oğlum özlemişim lan seni it! Yemin ederim küfürlerine bile hasret kalmışım." "Abart amına koyayım. Üç gün önce görüştük." dedi Gökmen ayaklanırken. Depresif hava dağıldı için biraz daha rahat hissediyordu kendini. "İşte düşün sana olan sevdamı. Harbi lan, bu terslikte bir iş var sarı kafa. Ben sevgilimi bile bu kadar çok özlemiyorum. Aşık mıyım lan yoksa sana?" dedi Ercüment ayaklanıp bir kolunu Gökmen'in omzuna sarıp onu kendine çekerken. Gökmen onun sarılma atılımını onu alnından ittirerek bertaraf etti. "Bir sen eksiktin zaten ırz düşmanı. Sırnaşma amına koyayım ya, siktir git." dedi hala dudaklarını büzerek ona ulaşmaya çalışan kumralı tekmelemeye çalıştı. Ercüment götüne doğru gelen tekmeden kıvrak bir hamleyle sıyrılıp sırıtınca Gökmen ağzının içinde homurdandı. Onları gülerek izleyen Kaya, Gökmen'in biraz daha canlı bakan gözleriyle içine düştüğü endişe bulutundan sıyrıldı. Ondan sonrası çok hızlı gelişti. Gökmen'in tüm söylenmelerine ve küfürlerine bağışıklığı olan arkadaşları istiflerini bozmadan o üstünü değiştirip hazırlanana kadar balkon kapısının iki yanına rahatça yaslanıp birer sigara yakarak oyalandılar. Arkalarında hışımla hazırlanan ve onlara saydıran sarışına sinek muamelesi yapıp kendi sohbetlerini çevirdiler. Gökmen depresyon kombiniyle- siyah atletin üzerine siyah bir hırka, onlar kadar siyah bir şort- onlara hazır olduğunu söyleyince yarısına kadar içtikleri sigaraları söndürüp her birlikte aşağı indiler. Gökmen mutfaktaki annesine çıktıkları söylerken babasının salondan gelen sesi duyuldu. Üçlü birbirine yüzünü ekşiterek bakıp el mahkum onlara seslenen adamın yanına ilerlediler. Tibet Bey, karşısında gergince dikilen delikanlılara alkol ve serserilik başlıklı bir fırça kaydı. Ercümet'in, "Yok be Tibet amca, öyle Mahmutların evinde oturup zemzem suyu içip sohbet edeceğiz, ne serseriliği? Valla günahımızı alıyorsun." diyerek şaklabanlık yaparak ortamı yumuşatmaya çalışsa da Tibet Bey'in ters bakışlarıyla susturuldu. Özellikle hepsinin abisi konumundaki Kaya'yı uzun uzun tembihledikten sonra huzurundan kovdu. Üçlü başları önde sıra sıra terk ettiler salonu. Evin dışına çıkınca üçü de göğüslerini şişiren bir nefes alıp verdi. "Oğlum yemin ediyorum Arslan'ın babasına falan acıyorum ya. Böyle bir adamla o kadar yıl düşman kalıp nasıl hayatta kalmış olabilir amına koyayım?" diyerek elleri ceplerinde önden giden Ercüment'e Kaya kafasını sallayarak hak verdi. "Valla tamamen eşek şansı amına koyayım. Halamın anlattığına göre gençliklerinde defalarca ölümden dönmesine neden olmuş adamın." dedi Gökmen arabasının anahtarını iç geçirerek çıkarırken. Halasının anlattığına göre babası gençliğinde silahlı adam yaralamaktan birkaç kez hapis bile yatmıştı. Genelde bu tarz şeyler evde konuşulmadığı, Gökmen kalkıp da babasına soramadığı için gerçek miydi, halasının uydurması mıydı emin değildi ama babasının karakteri düşünülürse muhtemelen doğruydu. "İnanırım valla." dedi Kaya homurdanarak. O an bu köklü nefrete rağmen Gökmen ve Arslan'ı aynı masaya iki dost gibi oturtabildiği gerçeğiyle bir kez daha gurur duydu. Ne olursa olsun o nefret zincirinin bir parçasını kırmayı başarmıştılar. Yıllar sonra en azından Arslan'ın ve Gökmen'in çocukları onlara duacı olacaktı. Gökmen, "Neyse onu bunu boş verin de Oğuz nerede lan?" diyerek arabanın kapısını açtı. Kaya ön koltuğun kapısını açarken, "Hasta olmuş mal." dedi burun kıvırarak. "Oğlum bu herifin hastalığı bile tuhaf." diye homurdandı sarışın sürücü koltuğuna kurulurken. "Kışın dipçik gibi geziyor, yazın üç ay hasta." "Sorma amına koyayım. Aradım, yatak döşek yatıyormuş. Öksürmekten konuşamadı bile." Oğuz'un tuhaflıkları hakkında konuşarak geçirdikleri on dakikanın sonunda Mahmut'un evine neredeyse varmışlardı. Gökmen yaklaştıkça gerildi. Arslan'ın da orada olacağına dair göğsünde yeşeren gizli ümidi ve bedenini saran heyecanı görmezden gelmeye çalıştı. Zira o sabahki siktiri boktan konuşmadan sonra bile içinde inanılmaz derecede onu görme isteği oluşunu gururuna yediremiyordu. Arabayı bulduğu ilk boşluğa park ettiğinde elleri hafif hafif titremeye, boğazı gerginlikten kurumaya başlamıştı. Eğer oradaysa ona hiçbir şey olmamış gibi davranması gerekecekti ama kendini tanıyordu, yapamazdı. Ne bir düşman gibi ona laf atabilecek kadar kindar, ne de bir dost gibi gülecek kadar gamsız değildi. Anca küskün bir çocuk gibi otururdu karşısında. Ve sabah yediği küskün çocuk benzetmesinden sonra istediği son şey buydu. Arkadaşları onun geriliminden habersiz arabadan inip konuşarak bahçeli evin kapısına adımlarken Gökmen bir adım arkalarından takip etti onlara. Başı yere eğik, dağınık sarı tutamları gözlerinin önünü kapatırken yumruk olmuş ellerini kapüşonlu hırkasının ceplerine sokup ayaklarını sürüyerek, heyecanını dizginlemek için göğsünü şişiren nefesler alıp vererek ilerledi. Evin önünü dolanıp arka bahçeye ulaştıklarında hiç ses olmayışıyla kafasını tereddütle kaldırıp baktı. Kimse yoktu. "Eee ev sahibi bile yok daha ortada. Nerede bunlar?" dedi Kaya, evin bahçeye açılan arka kapısına bir bakış atarken. "Mamuuuut! Misafirin geldi oğlum, neredesin?" diyerek eşek gibi bağıran Ercüment'le ikili yüzünü buruşturdu. Gökmen, kumral delikanlının ensesini tokatlayıp, "Bağırma lan ayı! Semra teyze uyuyordur belki. Kadın gece nöbete gidiyor." diye homurdandı. Ercüment hemşire olan kadının hatırlatılmasıyla pişmanca yüzünü buruştururken Mahmut arka kapıdan kafasını çıkardı. "Hoş geldiniz dingiller. Sen hoş gelmedin it oğlu it Ercü." dedi delikanlı sırıtarak. Ercüment ona hareket çekince onu aynı hareketle karşıladı. "Oturun siz, çayı demleyip geliyorum." Diyerek tekrar içeri kaçtı. "Yine muhteşem bir ev sahibi amına koyayım." Diye homurdandı Gökmen ahşap masanın çevresindeki plastik sandalyelerden birine çökerken. Aynı anda hem hayal kırıklığına uğramış, hem de rahatlamıştı. "Haftada iki kere adamın evine çöküyoruz oğlum. Ev sahipliği mi kaldı artık?" dedi Kaya, Gökmen'in karşısındaki sandalyeye kurulurken. "Kendi adına konuş kardeşim, ben ayda bir geliyorum." dedi Gökmen cebinde ezilen sigara paketini çıkarıp masanın üzerine bırakırken. "Davetlerimize icabet etseydin o zaman." diye homurdandı Ercüment, Gökmen'in ensesini hafifçe tokatlayarak. "Ercü, vallahi o elini götüne sokacağım en sonunda. Ensemi morarttın artık pezevenk! Elin kolun rahat dursun bir ya allah allah!" Ercüment onun yükselişine sırıtıp, havadan ona bir öpücük gönderince Gökmen sabır çeker gibi bir nefes verdi. "Dalaşmayın iki dakika." dedi Kaya, masanın üzerindeki tavlayı önüne çekerek. "Gel Göko, bir tavla atak seninle beklerken." "Kimi beklerken?" dedi Gökmen, soruya bir yırtıcı gibi atlarken. Sakinleşmiş kalbi soruyla bir kez daha ritmini şaştı. Tavlayı açıp taşları dizmeye başlayan Kaya, ona kısa bir bakış attı. Sarışının anında gerginleşen beden diliyle iç geçirdi. Biliyordu salağın derdini. Arslan gelecek diye gerilmişti. Onca aydan sonra bile hala bir Akınal'la aynı ortamda bulunmaktan rahatsız oluyordu sarışın. Her buluşmalarında kaskatı oturuşu, esmere kaçamak, gergin bakışlar atışı gözünden kaçmıyordu. En azından eskisi gibi kinle, nefretle, öfkeyle Arslan'ın yüzüne bakmıyor oluşuyla avutuyordu kendini. "Kemal'i." dedi o yüzden. Şimdi Arslan'ın da geleceğini söylerse bir ton tatava yapacaktı ve hiç çekesi yoktu. Zaten moralim bozuk bir de Arslan'ı hiç çekemem diyerek kaça da bilirdi. Gökmen, onun dudaklarından tek bir isim çıkışıyla yine aynı çıkmazda buldu kendini. Aynı anda derin bir hayal kırıklığı ve rahatlama. Düşen yüzünü gizlemeye çalışarak kafasını sallayıp Kaya'nın ona bıraktığı beyaz pulları dizmeye başladı. Kaya'nın aksine keyifsiz, git gide durgunlaşan bir ifadeyle oynadı. Ercüment ve Kaya'nın döndürdüğü muhabbeti dinledi ama katılmadı. O an, içten içe Arslan'ın burada olacağı umuduyla yaşam enerjisini koruduğunu fark etti. Gece onun için şimdiden katlanılması gereken bir aktiviteye dönüşmüştü. Daha şimdiden bir an önce bitmesini ve yatağına, Arslan'a söverek rahatladığı sığınağa dönmeyi istiyordu. Mahmut elindeki çay tepsisiyle yanlarına geldiğinde çoktan yeniliyordu. Hepsinin önüne birer bardak çay bırakırken, "Karnınız aç mı lan? Annem nöbete gidecek birazdan. Açlarsa gitmeden aperatif bir şeyler hazırlayayım diyor." dedi. "Yok oğlum ya, zahmet etmesin. Zaten yine çöktük evinize. En sonunda kadın tepeleyecek hepimizi." "Saçmalama lan!" dedi Mahmut, konuşan Kaya'ya ters bir bakış atarak. "Yabancısınız sanki amına koyayım, lafa bak. Ayrıca sokaklarda sürüneceğimize rahat rahat evde takılalım diye ben dedim." "Eyvallah bro." dedi Gökmen. Gülümsemeye çalışsa da beceremedi. Mahmut, Gökmen'in omzunu sıkıp onun aksine genişçe gülümsedi sarışına. Ardından masanın diğer ucundan bir sandalye çekip, "Eee anlatın bakalım, ne var ne yok?" dedi. "Valla kardeşim ben it gibi sürünmeye devam. " dedi Kaya dertli bir şekilde avucuna aldığı zarı birkaç kez sallayıp atarken. Aralarında okulu bitirip mesleğe atılmış tek kişi olduğundan temposu diğerlerinden çok daha farklıydı. Mahmut kaldığı derslerden, hocaların insafsızlığından yakınırken, Ercüment kız arkadaşıyla inişli çıkışlı ilişkisinden dert yandı. Gökmen ise tüm konuşmaları aynı tepkisiz ifadeyle dinlemeye devam etti. Ona sorulan sorulara ağzının ucuyla cevap verdi. Çok üstüne gidilince abisinin yanında çalışmaktan yakınarak geçiştirdi onları. Oyun, tat vermediğinden- zira Gökmen çok fazla öylesine oynadığından Kaya eze eze yeniyordu- tavlayı da kapayıp bir yana koymuşlardı. Sohbetin git gide koyulaştığı dakikalarda Gökmen iyice durgunlaşmıştı. Elinde amaçsızca oynadığı, boşluğa çakıp durduğu için iyiden iyiye ısınmış çakmakla oynuyor, boş bakan gözlerini çakmağın üzerinde tutuyordu. Halini fark eden Mahmut kaş gözle Kaya ve Ercüment'e onu işaret edince, Kaya kurcalama der gibi kafasını salladı. Gökmen onların arasındaki sessiz diyaloğu fark etmedi bile. Gururuna yedirebilse Arslan'ı soracaktı. Neden gelmediğini, neden ona ısrar ettikleri gibi Arslan'a da ısrar etmediklerinin hesabını soracaktı ama yapamadı. Bahçe kapısının gıcırtısıyla Gökmen düşüncelerinden sıyrılarak, diğerleri kaş gözle muhabbeti bırakarak geleni görmek için sesin geldiği tarafa döndü. "Selamun aleyküm gençler!" diyerek ortama neşeli bir giriş yapan Kemal'in sesiyle kendine ilk gelen Ercüment oldu. "Vay! Gardaşım gelmiş gardaşım!" diyerek ayaklandı kumral delikanlı. Yüzünde şebek bir gülümsemeyle kollarını iki yana açarak ona doğru ilerledi ancak elleri dolu olan delikanlı, "Yemezler Ercü, yemezler! Aldıklarımın parasını söke söke alacağım oğlum, kaçışın yok." diyerek onu dirseğiyle ittirdi. "Aşk olsun la, kalbimi kırıyorsun kemgözlüm." diyerek kalbini tutan Ercü'yü, Kemal ağzını eğerek, "He kardeşim he!" diyerek geçiştirerek elindeki poşetleri masanın üzerine bıraktı. "Arslan yok mu lan?" dedi Mahmut, ayaklanıp poşetleri karıştırmaya başlamadan önce. Soru Gökmen'in kalbinin yuvasında kuş gibi çırpınmasına neden oldu. Gözleri dikili olduğu boşlukta titrerken sertçe yutkundu. Parmaklarının arasındaki çakmağı var gücüyle sıkıştırdı. Sertleşen bakışları karşısındaki Kaya'ya döndü hızla. Esmer delikanlı mavilerden gözlerini kaçırıp, salağa yatarak yüzünü Kemal'e döndü. "Arabaya park yeri bulamadık. En son mahallede turluyordu, gelir birazdan." dedi Kemal boş sandalyelerden birine yığılıp nefeslenirken. "Ala ala Votka mı aldınız lan?" diyordu o sırada Mahmut yüzünü ekşiterek. "Heee, değişiklik olsun dedik." Onlar ufak çaplı atışırken Gökmen, Kaya'ya son bir ters bakış atıp bakışlarını masanın üzerindeki siyah poşetlere kaydırdı. Akşamın ilerleyeceği yön kesinleştiğinden esmerin adını duymasıyla içine düştüğü gerginlik level atladı. Kimse alkolden bahsetmeyince bu gece içecekleri tek şeyin çay olduğunu düşünüp rahatlamıştı. Ulan, nasıl bir bahtsız bedeviydi? Sabah ağzımdan bir şey kaçırırım diyerek abisini reddettiği plan, dönüp dolaşıp yine ayağına dolanmanın bir yolunu bulmuştu. "Ulan iyice alkolik oldunuz hepiniz amına koyayım. Bir günde ayık kafayla takılalım lan." diyerek anında yükselişinin sebebi de buydu. "Ayıkken çekilmiyorsun kardeşim. Sana dayanabilmek için iki tek atmam gerekiyor, ne yapayım?" dedi Kemal sırıtarak, dudaklarının arasına bir dal sigara kondururken. Gökmen, "Ha siktir oradan lan yavşak!" diye homurdanarak elindeki çakmağı onun kafasına doğru fırlatınca gülerek çakmağın menzilinden kafasını eğerek çıktı. Gökmen ona ters ters bakarken Kemal sırıtmaya devam edip ona öpücük attı. "Neyse hadi paraları çıkın. Kişi başı 200 alayım. Bütün aylığımı o iki poşete yatırdım anasını satayım." dedi avucunu onlara doğru açarken. "200 ne lan, çüş!" dedi Ercüment anında. "İki 70lik aldık bro. Çereziydi, enerjisiydi, vişnesiydi derken o kadar oldu." "İyi ki mekana falan gitmemişiz lan. Yoksa yemin ediyorum götü verir anca öyle çıkardık." diye homurdandı Kaya, bir bacağını öne doğru uzatıp pantolonunun cebinden para çıkarmaya çalışırken. "Valla aramızda bir Göko'nun bir de Ercü'nün götünün gideri var. Onları feda ederdik artık." dedi Mahmut sırıtarak. Karşılığında Gökmen ve Ercüment'ten planlanmamış ama senkronize bir nah alınca hepsi gülüştü. Sonra Kemal'in ısrarlarıyla paraları teker teker çıkarıp homurdana homurdana delikanlının avucuna saydılar. Adamın cimriliği hakkında goy goy yapıp gülüştükleri sırada bahçe kapısı bir kez daha açılıp kapandı. "Mahmut senin evinin sokağını sikeyim kardeşim. Arabayı ta aşağı sokağa park ettim, yayan gelsem daha iyiydi ya! " diye homurdanarak ortama giriş yapan bir adet kediyle Gökmen'in zorlama gülüşü var olduğu hızla soldu. Anlık olarak bedenini terk etmiş heyecan ve gerilim tekrar kanına hücum edince kulakları uğuldadı. "Oooo kaçak gelmiş kaçak!" diyerek ayaklanan Kaya, put kesen Gökmen'i aşıp onunla tokalaştı. Onun yerini benzer bir sitemle Ercüment aldı. Arslan onları iş, güç başlıklı bir cevapla geçiştirirken Gökmen yumruklarını sıktı. Arkasına dönmese de Arslan'ın dudaklarına yerleşmiş yarım gülümsemeyi hayal edebiliyordu ve hayalindeki gülümseme bile canına okuyordu. On iki günde yabancılaşmıştı sanki esmere. Aralarına görünmez yollar, aşılmaz sınırlar çizilmiş gibi bedenindeki her kusuru bildiği, göğsüne sokularak sıcaklığını ve kokusunu tecrübe ettiği, geceler boyu gülüştüğü, gülüşünden öptüğü adama yabancı hissetti kendini. El gibi hissetmek, o ilk an bile dokundu kanına. Kendi zihninde kaybolan sarışın karşısına yerleşen esmeri göz ucuyla gördü. Hala sağa sola laf yetiştirse de ela hareleri kaçak göçek onun üstüne düşüyordu. O bakışın ağırlığı zihnindeki tüm sesleri sustururken, başını kaldırmadan kirpiklerinin altından kaçamak bir bakış attı ona. Gözleri buluştuğu an göğsü uyuştu. Artık alıştığı bir yangı kuruldu ortasına. Birine hem bu kadar kızgın ve kırgın olup hem de aynı kişiyi bu kadar özleyebilmek normal miydi? Tek bakışta bütün bedeni durduğu yerde ona temas etmek için kasıldı. Öyle öpücükler, sarılmalar falan değil. Parmağının ucu parmağının ucuna değse, elleri ensesindeki saçları fırçalasa, ne bileyim omzu omzuna değse bile yeterdi. Sertçe yutkunurken kafasını tutuk bir hamleyle başka tarafa çevirerek kaçındı esmerin bakışlarından. Yok, daha o sabah söz vermişti kendine. Öyle, şekeri elinden alınmış çocuklar gibi bakmayacaktı yüzüne. O gözlerini kaçırsa da ela hareler yüzsüzce yüzünde dolanmaya devam etti. Kaya ve Mahmut içecekleri hazırlamak için poşetleri kapıp sallana sallana mutfağa giderken Gökmen yumruk olmuş elleri hoodiesinin ceplerinde, bakışları kuru toprağa sürttüğü ayağında, Arslan'ı da bakışlarını da yok saymaya devam etti. "Bir selam sabah yok mu Gökkuş?" Onun ansızın, ortamdaki muhabbeti bıçak gibi keserek sorduğu soruyla sarışın kasıldı. Derisinin altında kıvranıp duran öfke ansızın harlandı. Neye bu kadar kızdığını kendi de bilmiyordu. Belki onca günlük küskünlükten sonra baş başa konuşmak yerine bir kalabalığın içinde ona hiçbir şey olmamış, sanki günlerdir Gökmen'i yok saymıyormuş gibi selam verişiydi buna sebep, belki de Gökmen yalnızca öfkelenmek için yer arıyordu. Diliyle azı dişini yoklarken, bakışlarını ağır ağır kaldırıp öfkeyle esmerin gözlerine dikti. Onun cayır cayır yanan mavilerinin aksine ela hareler yumuşaktı. Ama Gökmen, dersini almıştı. O gözlerdeki hiçbir duyguya kanmazdı artık. Öyle ya, birkaç hafta öncesine kadar o elalarda güvenin de izleri vardı ama içinde güven duygusunun emaresi bile olmadığını boynuna sarınan ellerle çok güzel öğrenmişti. "Selamın aleyküm birader." dedi çıkarabildiği en soğuk sesle. Onun hitabıyla Arslan'ın kaşları yavaşça havalandı. Dudaklarına alaycı, yarım bir gülümseme kondu. Kafasını bir yana eğip hafifçe sallarken, "Ve aleyküm selam birader." dedi cümlesinin son kelimesine alaylı bir vurgu yaparken. Gökmen onun alaycı tavrıyla önce afalladı hemen ardından kaş çattı. Bakışları biraz daha sertleşti. Ne diyecekti adamların yanında ulan? Onca günlük küskünlükten sonra ne bekliyordu dangalak? "Neyi beğenemedin Akınal? Aşkım mı diyeyim ne istiyorsun amına koyayım? " diyen öfkeli diline engel olamadı. Arslan onun dudaklarından çıkan hitapla tek kaşını kaldırıp elalarını imayla gözlerine dikince Gökmen'in kulak kepçeleri anında utançla kızardı. Bakışlarını kaçırıp ağzının içinde Arslan'a yönelik birkaç sessiz küfür sıralarken onların absürt selamlaşmasını izleyen topluluk durumu ayıktı. "Haydaaa yine mi bozuştunuz lan siz? İki yalnız bırakmaya gelmiyorsunuz anasını satayım ya!" dedi Ercüment, isyankar bir tavırla. Gökmen bu soruya yanıt vermeyi reddederek dudaklarını birbirine bastırırken Kemal, "E sıçtık o zaman. Ben gidiyorum aga, akşam akşam hiç çekemem bunların dalaşını." diyerek ayaklandı. O, Ercüment tarafından kafası şamarlanarak yerine geri oturtulurken, Arslan kendini sıkan sarışına son bir bakış atıp iç geçirerek, "Bozuk falan değiliz. Gelmişler bu sarıya yine belli ki. Bu Pakdemirlerin hepsinin kafada var bir kırıklık." dedi. Gökmen kafasını kaldırmadan yalnızca ateş saçan gözlerini Arslan'a çevirdi. Dişlerini gıcırdatarak dilinin ucuna yanaşan zehirli sözcükleri bastırmaya çalıştı. Ancak Arslan'ın onun niyetini bilir gibi yüzüne attığı uyarıcı bakışlar ters tepiyordu. Ağzını açıp gecenin de, onun da ağzına sıçma isteğini körüklüyordu. Sanki iki yumruklaşsalar hiç derdi tasası kalmayacak, pamuk gibi olacakmış gibi hissediyordu. O sırada bahçe kapısından çıkarken muhabbete kulak misafiri olmuş Kaya, elindeki bardak dolu tepsi yüzünden zorlukla ayaklarına terlik geçirirken, "Vallahi billahi var." diyerek sohbete dahil oldu. Farkında olmadan Gökmen'in anlık öfkeyle sebep olacağı kavganın da önüne geçmiş oldu. "Geçen çarşıda geziniyorum. Önden de Göktuğ abi gidiyor. Tam selam vereceğim, bu manyak durup dururken yumruğunu yoldan geçen birinin suratının ortasına geçirmesin mi." diyerek tepsideki bardakları masaya indirirken konuşmaya başladı. "Neye uğradığımı şaşırdım amına koyayım. Esnafla birlikte zor aldık adamın üzerinden. Neyse tuttum bunu dükkana doğru sürüklüyorum abi ne oldu, niye adamı yumrukladın falan. Dedi; yere tükürdü piç. Gülsem mi ağlasam mı şaşırdım lan. Mal gibi kaldım öyle." diye hikayesini anlatınca masada önce birkaç saniyelik sessizlik oldu. Hemen ardından Gökmen hariç hepsi yarıla yarıla gülmeye başladı. Sarışın neye güldüklerini ayıkamadı. Abisi doğru olanı yapmıştı. Böyle pislik herifler anca dayaktan anlardı. Ortamı saran biraz önceki gerginlik hiç olmamış gibi buharlaşırken Ercüment de hala gülmeye devam ederken, "Oğlum ben de bir kere yeğeni almaya gittim Gökberk'in okula. Baktım bu deli camın dışındaki mermer var ya oraya çıkmış, sırtını cama yaslamış iki eliyle de camın köşelerine tutunmuş bas bas bağırıyor. Bütün öğrenciler, veliler, hocalar falan aşağıda toplanmış çığırıyorlar. Gittim yanaştım bir tanesine. Ama hiç tanıdığımı çaktırmıyorum. Dedim, hayırdır ne oluyor, niye çıkmış bu çocuk cama? İntihar falan diyecekler diye de tırsıyorum ha. İntihar derlerse ne yaparım, nasıl ikna ederim diye kafamda kuruyorum. Yusuf yusufum böyle. Neyse çocuklardan bir tanesi dedi ki; Bir şey yok abi. Derste çok bunaldı, hava alacağım diye tutturdu. Hoca izin vermeyince cama tırmandı mal, şimdi de inemiyor. İtfaiye çağırdık, onu bekliyoruz. " diye Pakdemirlerin kafa kırıklığıyla ilgili kendi anısını anlatınca dinmeye başlamış gülüşler daha kontrolsüz bir şekilde devam etti. Kemal masayı yumrukluyordu. Arslan gülmekten iki büklüm kalmıştı. Kaya, somurtan ve put gibi duran Gökmen'in üstüne doğru neredeyse yıkılmıştı. Bir süre sonra Gökmen'in küfürlü uyarı ve tehditleriyle gülüşleri kademeli olarak azaldı. Kaya gözünün kenarında biriken yaşı silip Gökmen'in diğer yanındaki sandalyeye külçe gibi kendini bırakırken, "Yemin ederim seviyorum bu aileyi ya." dedi sırıtarak. "Aynen valla. Mahallemizin neşesi bunlar neşesi!" dedi Kemal, masanın diğer ucundan uzanıp hala somurtan Gökmen'in yanağından sarışının onu itmesine fırsat vermeden bir makas aldı. Gökmen karşılığında onun elini tokatlayıp, "Amına korum Kemal!" dedi ters ters. "Bu çocuğun sevgiye alerjisi var bak, diyorum size." Dedi Ercüment hala sırıtıp sarışının yanağından bir makas da o aldı. Gökmen ona da ters bir bakış atıp elini tokatlayınca bir kez daha güldüler. "İyice maskot bellediniz bizi amına koyayım. Görürsünüz lan, abimin de kanına gireceğim. Hepinizi tenhada tek tek kıstırıp ağzınıza sıçacağız." dedi Gökmen homurdanarak. Arkadaşları sözlerine bir kez daha gülüp ona laf atsa da hiçbirine cevap vermedi. Aslında içten içe yumuşayan havadan memnundu. Konu Arslan'sa öfkeyle kalkıp zararla oturmak istemiyordu. Bakışları kaçamak şekilde esmere döndü. Ela harelerin çoktandır üzerinde olduğunu da o an anladı. Zira bakışları sevgiye bulanacak, yumuşayacak kadar uzun süredir üstündeydi. Gözleri onun sıcacık bir tebessümle kıvrılmış dudaklarına dokununca içi titredi. Kaynağı kalbinden gelen ılık bir sıvı bütün bedenini dolandı. Bir bakış, nasıl olurdu da içindeki tüm irinleri tek tek kurutmaya yeterdi, aklı almadı. Oysa Gökmen içinde kolay kolay geçmeyecek çetin bir karakışın olduğunu sanıyordu. Tek bir sıcak tebessüm kışını bahara döndürmüştü. Dağılan ifadesiyle titreyen gözbebeklerini tekrar masaya indirdi. Güçlükle yutkunurken Arslan elindeki gücün farkında mıydı, merak etti. Farkındaysa, Gökmen'in vay halineydi. O kendi haline acırken Arslan'da içten içe benzer şeyleri kendi için düşünüyordu. Şu geçen günlerde sarışının homurdanan asık suratlı ifadesini bile nasıl özlediğini içi ezile ezile fark etti. Onu affetmemişti ama deli gibi özleyecek kadar yumuşamıştı. İlk günler yüzünü bile göresi yoktu sarışının. Onu o balkonda gördüğü gün, aslında kendini kandırdığını fark etmişti. Masada konuşmalar dönüyordu. Bardaklar dolmuş, ilk kadehler tükenmiş, ilk sigaralar içilmiş, hoparlöre bağlanan bir telefondan beşinci şarkı çalmaya başlamıştı. Lakin ne Gökmen'in ne de Arslan'ın ağızlarını bıçak açmamıştı. Biri elindeki tütünün ucundaki turuncu alevi görmeyen gözlerle izlerken, diğeri kaçamak bakışlarla kederli gözüken sarışını izliyor, içli nefesler alıp veriyordu. Onun durgun ifadesine baktıkça pişmanlıkları dağ olup omuzlarına çöküyordu. Kendi yıkıcı tavrını günler sonra ilk defa 'hak etti' kisvesi altında mazur gösteremiyordu. Gökmen yüzünü kavuran bakışları tüm iradesini kullanarak görmezden gelmeye devam etti. Kafasını kaldırıp ona bakmasa da arada ona kayan gözlerine engel olamıyordu ama. Mavileri kaçak göçek ela harelere değdiği her seferde göğsü biraz daha uyuşuyordu. Arka fonda açılan aşk acısı çektiğini iddia eden Ercüment'in açtığı müzikler de cabasıydı. Bir elini saçlarından geçirirken içli bir nefes verip, o da Gökmen gibi kafasını farklı bir tarafa çevirerek gözlerini kaçırdı. Böyle olmayacaktı. Aralarındaki ip git gide inceliyordu. Bekledikçe, öfkeleri sönüyor lakin kırgınlıklar büyüyordu. Gökmen'in kemirdiği dudaklarında, kaşlarının kıvrımında, kaçırdığı gözlerinin mavisinde bile görüyordu bunu. Madem o kendi kırgınlıklarını ezip ona gelemiyordu, o zaman Arslan ona gidecekti mecbur.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE