İKİ ŞARKI (2)

3433 Kelimeler
Yarım saat sonra sürekli dikizlediği giriş kapısında görmeyi beklediği adamı görünce dudakları kendiliğinden kıvrıldı. Bakışları yumuşayıp, yüzü çocuksu bir sevinçle aydınlanırken kalabalık mekanın içinde gözlerini gezdiren esmerin dikkatini çekmek için bir elini kaldırıp salladı. Mavileri ela hareler ile çarpıştığında kalbi küt küttü ve sinirini bozan kızın varlığını tam o an unutmuştu. Haksızlıktı ulan... Adamın bir bakışının böyle dengesini bozması çok pis haksızlıktı. Arslan dudaklarında bıyık altı bir gülümsemeyle ona doğru ilerlerken gözlerini ondan bir saniye olsun ayıramadı. Tabii ki ayıramazdı. Siyah kargo pantolonu, beyaz oversize tişörtünün göğüs kısmına kadar inen metal siyah kolyesi, beyaz spor ayakkabıları, uzaktan bile yumuşacık görünen dağınık kara saçları ve daha şimdiden yüzünü ele geçirmiş flörtöz ifadesiyle muhteşem görünüyordu. Gökmen bir anda kendi görünüşünden utandı. Dizlerinin üzerinde biten bol kot şortu, beyaz tişörtü, siyah konversleri ve kuş yuvasına dönmüş saçlarıyla çok paspal bir haldeydi. Eve uğramamış, olduğu gibi depresyon kombiniyle buraya gelmişti. Bu geceye başlarken Arslan'ı görmek gibi bir planı olmadığı için görünüşünü çok da umursamamıştı. Onun aksine Cemre çok şıktı. Bedenini saran v yaka siyah bir elbise giyiyordu. Göğüs arasına doğru sarkan iç içe geçmiş parlak kolyesi dekoltesini çok güzel gösteriyordu. Saçları yapılıydı, dalgalar halinde omzuna düşüyordu. Makyajı çok doğal ve çekiciydi. O gelmeden önceki özgüveni ağır ağır sönerken esmer sonunda masalarına ulaştı. Geniş bir gülümsemeyle, "İyi akşamlar gençler." dedi ellerini en dışta oturan Ufuk'un sandalyesinin başına koyarken. "Ooo hoş geldin kardeşim!" diye karşıladı onu Ufuk şaşkınca sandalyesinde ona dönüp, bir elini uzatırken. "Hoş bulduk birader." dedi Arslan ona uzatılan eli tutup sıkarak, ayaklanan Ufuk'la kafa tokuşturdu. Ufuk geniş bir gülümsemeyle onun koluna vurup sandalyesine geri otururken Arslan masadaki geniş grubu tek tek aynı samimi ifadeyle selamladı. Tanıdığı herkesin elini sıkıp tanımadıklarına bir baş selamı vermekle yetindi. Zira yüzünde uyuşuk bir gülümsemeyle dikkatle onu izleyen maviler dikkatini dağıtıyordu. Tanışma faslını es geçip yüzünü tamamen sarışına dönünce, sarışın oturduğu koltukta biraz Uygar'a doğru kayarak çenesiyle yanını işaret etti. Arslan onun gösterdiği dar alana kısa bir bakış atıp ağır ağır yanına ilerledi. Kalçasını yanından koltuğa bırakmadan önce yeni bir yüzü görüp anında tepesine dikilen garsona siparişini verdi. Garson notunu alıp giderken bir kolunu Gökmen'in arkasından koltuğa atıp kısılı bakışları onun alkol yüzünden ısınmış yanaklarında dolanırken kulağına doğru eğildi. "N'aber sarışınım?" diye fısıldadı kulağına. Gökmen'in dudakları keyifle kıvrıldı. Biraz önce zihnini saran görünüşüne dair olan telaşta, kanında sinsi sinsi kaynamaya devam eden kıskançlıkta onun sıcacık sesiyle uçup giderken, "İyi." diye mırıldandı yüzünü hafifçe ona dönerek. "Senden?" Esmerin dudakları da onun gülümsemesini taklit ederek uyuşukça kıvrıldı. Bakışları gözleri ve kıvrık dudakları arasında gidip geldikten sonra, burnunun ucunu şakağına hafifçe sürtüp, "Hımm... Yarım saat öncesinden çok daha iyi." diye mırıldandı. Gökmen onun flörtöz sesi ve şakağına aldığı tüy gibi temasla ürperdi. Alt dudağını hafifçe dişleriyle kıstırıp güldü. Şu tavrın üzerindeki etkisi inanılmazdı. Bakışları istemsizce kıvrık dudaklara inerken, "Yoldan geldin. Bir tuvalete gitmek istemez misin?" dedi kıstırdığı dudaklarını şevkle ıslatarak. Dudakları karıncalanıyordu. Onu iki gündür öpmemişti ve burada bir süre daha uslu uslu oturabilmek için esaslı bir öpücüğe ihtiyacı vardı. Esmer onun önerisine keyifle kıkırdadı. "Bundan sonra cebimde matara taşıyacağım. Huysuzlandığında boğazından aşağı birkaç damla yuvalamayı planlıyorum, ne diyorsun?" dedi. Gökmen bu fikri düşünüyormuş gibi hımladı. Birasından büyük bir yudum aldıktan sonra, "Huysuz halimi sevmiyor musun yani?" dedi yüzünü ona dönmeden, ıslanan dudaklarını parmaklarının tersiyle kurulayarak. Bakışları Cemre'deydi. Kızın bozarmış ifadesini, kaçırdığı gözlerini keyifle süzdü. "En çok huysuz halini seviyorum sarı." diye fısıldadı Arslan. Dudakları her hecede kulak memesine değdiğinden mi yoksa sözcüklerinin gücünden mi bilinmez sarışının mavileri koyulaştı. Yüzünü ağır ağır ona döndü. Gözleri bu kadar yakın mesafeden elalarla buluştuğunda ve saçlarından yayılan mis gibi temiz kokusu burnuna vurduğunda iki gündür göğsünü hırpalayan duygular bir kez daha şaha kalktı. Parmaklarına ayaz vurdu, karnı kanatlı yaratıkların istilasına uğradı, teni karıncalandı, göğsü sıkıştı, kanı damarlarında daha sıcak aktı. Aşk, aslında o kadar da kötü değil diye düşündü. Bakışları ağır ağır soluk renkli dudaklara indi. Uzun süre öpüşmeleri gerekiyordu. O zaman esmerin dudakları daha güzel oluyordu. Daha ıslak, daha kırmızı ve daha canlı. Bakışları niyetini olduğu gibi açık ederken tekrar ağır ağır esmerin elalarına tırmandı. İçini kavuran isteğin yansımasını o gözlerde görmek dehşet bir tatmin hissi yarattı. Aralarındaki her şey, bu gerilim sevişmeden öncesinden daha kötüydü. Artık diğerinin tadını bilmek, daha çok istemekten başka bir şeye sebebiyet vermemişti. Onunla sevişmek uyuşturucu gibiydi. Aralarındaki tansiyonun kontrolsüzce yükseldiği saniyeler de Uygar yüksek sesle öksürüp, "Eee Arslan, ne var ne yok?" diye araya girdi. Arslan'ın elalarının Gökmen'in mavilerinden kopması uzun sürdü. Gözlerini tutuk bir şekilde Gökmen'in yanındaki Uygar'a çevirirken, "Sınavlarla cebelleşiyoruz işte. Finaller size vurmadı herhalde." dedi bölünmekten rahatsız olduğunu açık eden rahatsız bir gülümsemeyle. O dikkatini Uygar'a verince Gökmen de yutkunarak önüne dönmüş, kuruyan dilini damağını birasıyla ıslatmak için şişesine sarılmıştı. "Gerçek final, bütünlemelerdir kardeşim. " dedi Uygar sırıtarak. O sırada mikrofon boşaldığı için mekanda sadece alçak sesli bir arka plan müziği vardı. Böylece birbirlerini duyabiliyorlardı. "Bence yaz okuludur." diye atıldı Meryem masanın karşısından kıkırdayarak. "Bence alttan almak en güzeli. Devam zorunluluğu da yok, on numara beş yıldız." diye arttırdı Ufuk. Bir süre ortamda finaller başlıklı şakalar dönse de Gökmen hiçbirini duymadı. Bütün dikkati uyluğundaki eldeydi. O el oraya hangi ara konmuştu bilmiyordu. Muhtemelen sevgilisi Uygar'la daha rahat konuşmak için ona doğru eğildiğinde oraya yerleşmişti. İstemsizce bacaklarını biraz daha aralayıp esmerin büyük elinin uyluğunda daha rahat gezinmesini arzuladı. Sevgilisi onu hayal kırıklığına uğratmadı. Uyluğunu çepeçevre sarmış eli şortunun üzerinden de olsa hafif hafif etini sıkıştırıp dururken neredeyse olduğu yerde eriyecekti. Ancak dokunuşları kasıklarına çok yakın olduğu için tehlike çanları zihninde çalmaya başlayınca bacaklarını sertçe kapadı. Arslan'ın parmakları bacaklarının arasında sıkışınca, Ufuk'la olan sohbetine devam ederken ona yandan bir bakış attı. Sarışının bakışları tepkisinin sebeplerini yeterince izah ettiğinden dudakları ağır ağır kıvrıldı. Elini sıkıştığı yerden çekmedi. Tam tersine Gökmen'in nefesini kesecek şekilde biraz daha yukarı kaydırdı. Şortunun ağına ve dolayısıyla toplarına direkt sürtünen parmaklarla dişlerini sıktı. Bir elini aniden onun ensesine sardı. Kafasını sertçe kendine çekip, dudaklarını kulağına yanaştırdı. Burnuna dolan şampuan kokusuna karışmış Arslan'ın odunsu parfümünün kokusu önce burun deliklerini sonra ciğerlerini sızlattı. Karnını yakan istek harlandı. "Tehlikeli sularda yüzüyorsun kedi, eline sahip çık." diye fısıldadı. Uzanıp dudaklarını tenine bastırmamak için kendiyle cebelleşti. Sesindeki hırlama esmerin hoşuna gitti. Gökmen'i zorlamayı seviyordu. Sınırları aşındığında mavilerinin büründüğü şehvani ton, dudaklarını ısırışı, teninin kızıllığı daha bir çekici oluyordu. "Tehlike bizim göbek adımız sarı, dert etme sen." diye mırıldandı Arslan, parmaklarını sıkıştığı yerde kıpırdatıp, serçe parmağını Gökmen'in şortunun ağı boyunca sürüdü. Sarışın gözle görülür bir şekilde titredi. Ensesini saran parmakları sıkılaştı, nefesi tekledi. "Arslan." dedi sarışın dişlerinin arasından, diğer eliyle kasıklarını dürten elin bileğini yakaladı. Ancak çekmeye gücü yetmedi. Zira konu ham güçse, Gökmen öfkeden kafayı yemiş olmadığı sürece Arslan avantajlı durumdaydı. "Ya kalkıp benimle tuvalete gel ya da ben seni tuvalete sürükleyeyim." "Ayaküstü sevişmeleri sevmediğimi biliyorsun." diye mırıldandı Arslan. Düşünceli sesinin aksine dudaklarında hain bir sırıtış vardı. Kaşlarını masumca kaldırıp, dudaklarını büzerek hımladı. "Kararsız kaldım... Biraz daha ikna edilmeye ihtiyacım var sanırım." diye devam etti meydan okuyan elalarını alevlenmiş mavilere çevirerek. Gökmen yine nefsiyle oynanışı yüzünden öfkeyle alt dudağının içini diliyle yoklayıp dudaklarını aralayacağı vakit Uygar'ın telaşlı sesini duydular. "Eeee şarkı söylemek isteyen var mı? Mikrofon bir süredir boş." İkilinin aniden birbirinin üzerine tırmanmasından ve mekandan yaka paça atılmaktan çok korkuyordu. Grupları yeterince medeniydi ancak dünyanın geri kalanı gibi bu mekandaki insanların birçoğunun da daha muhasır medeniyetler seviyesine ulaşamadığına emindi. Arslan adamın korkulu ifadesiyle abarttıklarını fark edip iç geçirerek ellerini kendine çekip arkasına yaslanınca Gökmen de aynı farkındalıkla onun ensesini bırakıp arkasına yaslandı. Bir bacağını galip gelemediği küçük flört oyunu yüzünden somurtarak sallarken tam karşılarındaki mikrofona kısa bir bakış attı. Alkolün üzerindeki olumsuz etkilerinden biri de zihninin bir müzik kutusuna dönüşmesiydi. Ön planda ne olursa olsun arka planda sürekli değişen ruh haline uygun şarkı, türkü çalıyordu. Bir an bakışları Arslan'a kaydı. Ona bir şarkı söyleseydi esmer kesin ağzı kulaklarına varana kadar gülümser, gözleri ışıl ışıl parlardı. Görüntünün güzelliği zihninde canlanabiliyordu. Hem belki bu, onu ikna etmeye de yeterdi. İtiraf etmekten utanıyordu ama şu anda Arslan'ı bir duvara yaslayıp öpebilmek için her boku yapabilirdi. Birkaç saniye medeni cesaretini toplamaya çalışsa da bir türlü ayaklanacak kadar cesur hissedemedi. Sesi kulak tırmalayacak kadar kötü değildi ama kimsenin tekrar dinlemek istemeyeceğine de emindi. O saniyelerde bakışları çaprazında oturan unuttuğu kıza kaydı. Biraz önce gördüklerinden memnun olmadığı yüz ifadesinden rahatça okunuyordu. Ancak sık sık, kaçamak bakışlarla Arslan'a kayan gözleri hala parlıyordu. Derken o parlak bakışlar kendisine değdi. İfadesi anında sertleşti. Bakışları öfkeyle yandı. Muhtemelen hala zamanında Gökmen'in sıktığı palavralar olmasaydı Arslan'la bir şansı olabileceğine inanıyordu. Gökmen birinin hayal dünyasını başına yıkmayı daha önce hiç bu kadar istememişti. Bakışları Arslan'a bir kez daha kayarken, "Ben söylerim." diye mırıldanarak ayaklandı. Şaşkın bakışlar ona dönerken -çünkü üç yıldır bu mekânda mikrofon başına geçtiği seferlerin sayısı üçü geçmezdi ve hepsinde de gözünün önünü göremeyecek kadar sarhoştu- o umursamadan esmerin bacaklarının üzerinden atladı. Mikrofona doğru ilerlemeden önce ani bir dürtüyle esmere doğru eğilip, "Kulaklarını dört aç kara kedi, bu şarkı sana. " diye fısıldadı. Esmerin havalanan kaşları ve şaşkın gülümsemesiyle yarım ağız sırıtıp mikrofona doğru sallana sallana ilerledi. Zihninde birbirinden farklı tür ve içeriklerde onlarca şarkı dönerken ne söylemek istediğine karar vermeye çalıştı. Duygularını sözcüklerle ifade etmekte hep zorlanmıştı. Ne zaman dudaklarını aralasa hep yanlış kelimeleri seçiyordu ya da yeterince dürüst olamıyordu. O yüzden madem bir bok yiyorum, bir işe yarasın diye düşünüyordu. Kendi sözcükleri yerine dolaylı da olsa hissettiklerini anlatmak, onunla dertleşmek istedi. Çünkü biliyordu ki, ne kadar denerse denesin kendini yenip de göğsünü saran cehennemi ona anlatamazdı. Peki, ona ne demek istiyordu? Korktuğunu söylemek istiyordu. Haftalar önce Mahmut'un banyosunda onu sevmekten ne kadar korktuğunu, onda nasıl boğulduğunu söylemişti aslında. Arslan da ona, 'Benim senden korktuğum kadar kork benden Gökkuş.' demişti. O zaman hissettiği korkunun şimdikinin yanından bile geçemeyeceğini çünkü her geçen gün buzdan duvarları biraz daha erirken karşısında çırılçıplak kalmanın ne demek olduğunu yeni yeni fark ettiğini söylemek istiyordu. Sonunda onda tamamen kaybolduğunu ve bu işin sonunda kendinden geriye bir şey bulamayacak olmaktan korktuğunu; daha kötüsü bu işin bir sonunun olmasından korktuğunu söylemek istiyordu. Yine de tüm korkularına rağmen ona direnemediğini söylemek istiyordu. Artık istese de bir adım geriye gidemeyeceğini... Göz göze geldiklerinde tüm dünyanın durduğunu, tek bir bakışının içinde yangınlara sebep olduğunu söylemek istiyordu. Göğsünün artık sapsarı olduğunu; en kuytusuna kadar Arslan koktuğunu söylemek istiyordu. Çok şey söylemek istiyordu ama bütün hislerini karşılayacak bir şarkı bilmiyordu. O yüzden zihninde yanan ilk şarkıyı seçti. Zeminden en fazla on santim yükseklikteki siyah platforma çıkıp şarkı adlarının ve numaralarının yazılı olduğu defteri bir süre karıştırdı. Sonunda aradığı şarkıyı bulunca karaoke cihazından gerekli numarayı tuşladı. Şarkının introsu girerken ciğerini şişiren bir nefes alıp bakışlarını yere dikti. Kalbi çok hızlı atıyordu. Avuç içleri sırılsıklamdı. Boğazı kupkuru. Bedeni hafif bir titremenin esiriydi. Kendi masasından yükselen tezahürat sesleriyle boştaki elinin parmaklarını açıp kaparken arkadaşlarının olduğu tarafa özgüvensiz, küçük bir gülümseme gönderdi ancak bakışlarını Arslan'ın bulunduğu köşeden uzak tuttu. Ona şimdi bakamazdı. Bakarsa gerisin geriye inerdi sahneden, kendini tanıyordu. Gücü anca bu sahneye giden yolu arşınlamaya, onun için bir şarkı seçmeye yetmişti. Gözlerini sözlerin aktığı ekrana dikip derin bir nefesle dudaklarını araladı. Şarkıya fısıltıdan biraz yüksek, tereddütlü ve titrek bir sesle girdi. "Alev alev yanıyorum Buzlarım çözülüyor aşka Gardım düşüyor, tutamıyorum Korkuyorum bakışların çarpınca bana..." İlk dörtlüğü tekrarlarken bu sefer bakışlarını hafifçe kaldırıp kaçamak bir bakışla oturduğu yerde dikleşmiş esmere çevirdi. İki ela hare mavilerine çarptığı an sesi titredi. Gözlerinin sıcaklığı, bakışının yoğunluğu tenini karıncalandırdı. Acaba onun da kalbi Gökmen'inki kadar hızlı çarpıyor muydu? O da sözcüklerin altına gizlenmiş uzun uzun cümleleri duyabiliyor muydu? Adama resmen herkesin önünde ilanı aşk yaptığını fark edince kulak kepçeleri ateş aldı. Bu aşk denilen illetin ona yaptırtabileceklerinden bir kez daha ödü koptu. Kalp atışları biraz daha hızlanırken elindeki mikrofonu parmaklarının arasında sıkıştırıp titreyen irislerini gözkapaklarının ardına sakladı. "Birbirimize bi'kaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık Hep yanlış gidenlerin ardından yorulmasaydık Birbirimize bi'kaç aşk kadar geç kalmış olmasaydık Hep yanlış gidenlerin ardından yorulmasaydık" Sıradaki dizeler için gözlerini ağır ağır aralayıp onu buldu. Göz göze olamasalar da, ona nasıl baktığını bilmese de sıradaki dizeleri ona bakarak söylemek istemişti. Çünkü bu dizeler tam da göğsündeki cehennemi anlatıyordu. Sanki şarkıcı onun halini görmüştü de, acıyıp işini kolaylaştırmak için yazmıştı bu satırları. "Alev alev yandığım doğru" Artık kabul ediyordu. İnkar yok. Kaçmak yok. Küfürlerin, dokunuşların ya da gururdan duvarların ardına saklanmak yok... "Küllerimden doğar mıyım sana doğru? Kendimi arıyorken Olmaktan korktuğum yerdeyim Sendeyim" Olmaktan en çok korktuğu yerdeydi. Ruhunun en küçük parçasına kadar onundu. Artık iliklerine kadar hissediyordu bunu. Tek bir şüphe olmadan, tam bir teslimiyetle; kaçacak hiçbir yeri olmadığını fark ederek ve ilk defa kaçmak istemeyerek... "Al beni Ne yaparsan yap Al beni Ne yaparsan yap..." Şarkısı bittiğinde mikrofonu tutuk bir hamleyle indirdi. Çevresinden yükselen alkışları tam olarak duyamadı. Yanakları kıpkırmızıydı, kanı kulaklarında çağlıyordu ve biraz önce cesurca baktığı masaya kafasını kaldırıp bakamıyordu. Mikrofonu titreyen elleriyle ayaklığa oturttuktan sonra donuk bir ifadeyle indi sahneden. Önce ne yapacağını bilemedi. Bir elini dağınık sarı tutamlarından geçirip kuruyan dudaklarını diliyle ıslatırken gözleri mekanın çıkışına kaydı. Yine kaçma isteğiyle dolup taşmıştı. Elleri titriyordu ulan! Çok saçmaydı! Onca yıllık sarsılmaz özgüveni bir adam yüzünden resmen götüne kaçmıştı! Onun mekanın ortasında neredeyse donup kaldığı saniyelerde önünde bir beden bitti. Bakışları tanıdık spor ayakkabılarından ağır ağır yukarı tırmanırken nefesi kesildi. Gözleri cehennem kadar sıcak ela harelerle buluştuğunda zar zor yutkundu. "Duydun mu?" diye fısıldarken buldu kendini. Kendi sesini tanıyamadı. Çok boğuk, çok hisli, çok ürkek... Arslan'ın elaları gözlerinin arasında turladı. "Duydum." dedi esmer bir adım daha ona yaklaşarak. Gökmen'in kalbi şimdi kafesinde çırpınan bir kuştan farksızdı. Kaburgalarını sızlatacak kadar sert atıyordu. "Güzel." dedi kafasını yere eğip, bir eliyle sarı tutamlarını dağıttı. Dudaklarının içini kemirdikten sonra, güçlükle yutkunup, "İyi yani." diye saçmalamaya devam etti. Arslan normalde yapacağı gibi onun tavrına gülmedi. İfadesi okunmazdı. Gökmen'in bir an için yanlış bir şey yaptığını düşüneceği kadar yoğun bakıyordu. Kafa göz dalmak mı yoksa dudaklarına yapışmak mı istiyordu, ayrıt edemiyordu. Yüzünü Gökmen'in omzuna doğru uzattı. Yanakları neredeyse birbirine dokunuyor, saçları şakağına sürtünüyordu. "Şimdi sıra bende, benim de söyleyeceklerim var. En az benim kadar dikkatli dinle Gökkuş." diye fısıldadı. Gökmen onun sözlerine anlam veremedi. Kaşları afallamayla havalanırken Arslan kafasını geriye çekip elalarını bir kez daha yüzünde gezdirdi. Dudaklarında uyuşuk bir gülümseme oluşurken omzunu omzuna sürterek yanından geçip gitti. O gidince, Gökmen bir an için ne yapacağını bilemeyerek bedenini döndürerek onun nereye gittiğine boş boş baktı. Sahneye doğru attığı kararlı adımları gördüğünde ne yapacağını anladı. Karnında yine kelebek işgali vardı. Uygar'ın seslenmesiyle, mal gibi orta alanda dikilmeyi bırakıp karaoke kitapçığından şarkı seçen esmere son bir bakış atıp masasına doğru gergin bir heyecanla ilerledi. Bedenini yığılır gibi Uygar'ın yanına bıraktığında arkadaşı anında kulağına eğildi. "Oğlum adamı mahvettin lan." dedi geniş, kulaklarına varan bir sırıtmayla omzunu tutup sarsarken. "Oturduğu yerde yandı bitti kül oldu amına koyayım." Gökmen arkadaşının heyecanlı yorumuyla yarım ağız sırıttı. Teni biraz daha kızıla çaldı. Masadaki diğer yüzlere utancından bakamasa da Uygar'ın sırıtışına benzer sırıtışlarla ona baktıklarını hissediyordu. Ama şimdi onlarla uğraşamazdı. Dikkatle dinlemesi gereken bir şarkı vardı. Gergin omuzları yavaş yavaş çözülürken, kupkuru kalmış boğazının acısını dindirmek için ısınmaya başlamış birasından ağız dolusu bir yudum alıp gözlerini esmere dikti. Çocuğunun ilk kelimesini duymak üzere gibi hisseden bir babanın heyecanıyla dudaklarından çıkacak şarkı sözlerini bekliyordu. Hiç yavaşlamamış kalp atışları temposunu arttırarak devam ederken şarkının introsu girdi. Kalabalıktan şarkı seçimini beğendiklerine dair bir alkış ve tezahürat tufanı koparken, kendi masası da eşlik etti. Ama Gökmen onlardan başka bir alemdeydi. Şarkı tanıdıktı ama o kafayla tam çıkaramıyordu. Karıncalanmaya devam eden parmaklarını sıkı birer yumruğa dönüştürürken gözlerini kırpmadan esmeri izlemeye devam etti. Şerefsiz bebeklikten beri sahne tozu yalıyormuş gibi çok sakin görünüyordu. Mikrofonu tutuşu, spotların altında duruşu, gelen alkış seslerine karşı takındığı çarpık gülümseme... Her hareketi Gökmen'in iç dengesiyle oynuyordu. Sonunda esmer derin bir nefesle mikrofonu dudaklarına yaklaştırırken Gökmen nefesini tuttu ve bekledi. Ela hareler ilk sözlerle birlikte tüm kalabalığı, tüm karanlığı yarıp gözlerine tutundu. Sarışın o bakış karşısında neredeyse irkilecekti. "Beni yak kendini yak, her şeyi yak... Bir kıvılcım yeter, ben, hazırım bak..." Onun mekanda çınlayan bariton sesiyle Gökmen'in tüm tüyleri diken diken oldu. Aklından ilk geçen şey, esmerin sesinin ne kadar güzel olduğuydu. Daha önce bir kez, nezarette adam akıllı duymuştu. O zamanda güzel olduğunu düşünmüştü ama şimdiki gibi hissettirmemişti. Zira o zaman Seher'e şarkı söylediğini düşünüyordu; şimdi ise kendisine söylediğini biliyordu. Sonra zihni durdu. O noktadan sonra hiçbir şey düşünemedi. Gözleri uyuşukça kırpışırken içine titrek bir nefes çekti. Arslan bir eliyle mikrofonun ayaklığını kavrayıp, dudaklarını biraz daha siyah yuvarlağa yaklaştırırken derinden gelen sesiyle, elalarıyla Gökmen'i yakmaya ara vermeden devam etti. "İster öp okşa, istersen öldür Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk..." Gökmen, o aşk dediği an aydınlandı. Alev alev yanmaktan, korkmaktan, gardını tutamamaktan bahseden Gökmen'e cevabı; Aşk için ölmeli aşk, o zaman aşktı demek... İki şarkı; biri korku dolu, diğeri cesaret. İki şarkı; ikisi de aşk. Sarışın delikanlının gözleri doldu. Boğazı dolandı. Titrek hareleri gözlerini tek bir noktaya; elalarına tutuklu kaldı. "Seni içime çektim bir nefeste Yüreğim tutuklu, göğsüm kafeste Yanacağız ikimiz de ateşte..." Son dizeyi söylerken dudakları buruk bir tebessümle kıvrıldı, kafasını hafifçe iki yana sallarken önce kendini sonra Gökmen'i işaret etti. Gökmen istemsizce onun gülümseyişini taklit etti. "Seni de, beni de ezmeden geçmeyecek." deyişi çınladı kulaklarında. "Bir kıvılcım yeter, hazırım bak Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk" Bir kıvılcımla başlamıştı zaten her şey. Dudaklarına bir korkulu ama istekli bakış. Tek bir fark ediş. Tek bir dövüş. Tek bir itiş ve tek bir çekiş... Sonra Gökmen o ağacın dallarını tırmanmış ve her geçen gün biraz daha harlanan bir yangın başlatmıştı. "Allah'ım, Allah'ım Ateşlere yürüyorum Allah'ım acı ile Aşk ile büyüyorum" Masası ve tüm mekân bağıra bağıra şarkıya eşlik ederken Gökmen sadece onu duymaya devam etti. Öyle hissederek söylüyordu ki; Gökmen her dizeyi kendi yüreğinde hissediyordu. Ve ilk defa o an, Arslan'ın da ona gelmekten, onu sevmekten korkmuş olabileceğini fark ediyordu. Sadece o daha cesurdu. Bu yangında yanmaktan başka çarelerinin olmadığını görebilecek kadar bilge, kendi duygularından kaçmayacak kadar dürüst... Şarkı devam etti. Dizeler aktı. Sevgilisi ona bakmayı bir saniye bırakmadı. Gökmen gözlerini kaçırmaya cesaret edemedi. Avuç içleri ıslak, elleri birer yumru, boğazı düğüm düğüm, gözleri içindeki yangını sakınmayacak kadar dürüst... Sonunda müzik durduğunda ve sevgilisi bu gece mekandaki en yüksek alkışı aldığında gözlerini uyuşukça kırpıştırarak içine düştüğü büyüden kurtuldu. Ne yaptığını bilmeden ayaklandı. Kendini sarhoş gibi hissediyordu. Sebebi muhtemelen asla yavaşlamayan kalp atışlarıydı. Yanındaki Uygar'ın, "Allah aşkına sakın öpüşmeyin. Yemin ederim meydan dayağı yeriz." Diye söylenmesini duydu ama umursamadı. Ancak cümlesi niçin ayaklandığını ona hatırlattı. İhtiyacı vardı. Onu ikisinin de dudakları, en az ruhları kadar yanana, sızlayana, acıyana kadar öpmeliydi. Titreyen gözbebekleri git gide ona yaklaşan elalardayken, bakışlarına ekilen çaresiz isteği görmesini umdu. Başını hafifçe mekânın ön tarafına doğru sallayıp tuvaletleri gösterip neredeyse kaçarak tuvaletlere doğru ilerlemeye başladı. Karıncalanan ve uyuşan ellerini açıp kapayarak, biraz önce alamadığı nefesleri kesik kesik tedarik etmeye çalışarak elini ayağını güçten kesen garip histen kurtulmaya çalıştı. Arka bahçeyi aşıp gitmek istediği yere ulaştığında ilk yaptığı şey kabinleri kontrol etmek oldu. Yan yana üç kapıyı hızla, tek tek açıp boş olduğundan emin olduktan sonra ellerini yüzüne atıp boydan boya sıvazladı. Titrek ve kesik bir soluk vererek sırtını duvara yaslayıp, bakışlarını kirli zemine dikerek onu bekledi. İçindeki fırtınanın aksine yüzü ifadesizdi. Yalnızca gözleri; gözleri yüzünün bütün ifadesizliğine tek başına yenik düşürüyordu. Biraz sonra kendi kanının akış hızıyla uğuldayan kulaklarının arasında kapının gıcırtısını duydu. Çakmak çakmak mavileri, birkaç dakikalığına uzak kaldığı elaları bulduğunda güçlükle yutkundu. Arslan'ı belki de ilk defa böyle görüyordu. O ağacın dallarını tırmanıp odasına ilk girdiğinde, onu ilk öptüğünde bile böyle bakmamıştı esmer. Bakışları hiçbir zaman Gökmen'in ruhunu bu kadar hırpalamamıştı. Arslan adım adım, avına yaklaşan bir aslanın zarafetiyle ona gelirken nefes bile almadan, gözlerini kaçırmadan bekledi onu. Sonunda adımları tam önünde bitti. Ayakkabılarının uçları birbirine değiyordu. Yüzleri arasında milimler vardı ve ağır nefesleri diğerinin dudaklarını yakıyordu. Sevgilisinin elaları ağır ağır yüzünde dolanırken Gökmen yalnızca onu taklit etti. Bir eli daha o karar vermeden önce esmerin kolu boyunca süründü. Önce omuzlarına sonra ensesine kondu. Parmak uçları ense kökünü sıkıca kavrarken onu biraz daha yakınına çekti. Arslan'ın elleri belini sardı. Alınları birbirine yaslandı. Gözkapakları hafifçe düştü. "Duydun mu?" diye fısıldadı esmer. Sesi de en az bakışları kadar yoğundu. Sesi de en az bakışları kadar Gökmen'in canına okudu. Sertçe yutkundu. "Duydum." diye fısıldadı. "Güzel." diye karşıladı onu Arslan minik bir tebessümle. "Çünkü tekrar etmekten yorulmaya başladım sarı." Gökmen sertçe yutkundu. Onu yorduğunu biliyordu. Çekilmez bir herif olduğunu biliyordu. Zaten asla kolay bir adam olduğunu iddia etmemişti. Zordu. Çünkü sevmeyi bilmiyordu. Beceremiyordu. Yalpalayıp duruyordu aşk denilen ince ipin üzerinde. Altındaki uçurumu gördükçe düşmekten korkuyordu. Ama öğreniyordu işte. Sevmeyi, sevişmeyi, kıskançlığı, sahiplenmeyi, teslim olmayı, ait olmayı, özlemeyi, bir olmayı... Onunla her gün yeni bir şeyi deneyimliyor; aşkı azar azar öğreniyordu. "Ben-" diyecek oldu ama esmer izin vermedi. Bıraksa 'Deniyorum.' diyecekti. 'Seni korkmadan nasıl seveceğimi, kendime rağmen öğreniyorum.' Ancak esmer konuşmasına izin vermedi. Dudaklarını sertçedudaklarının üzerine kapayarak susturdu onu. Zira duymak istediği her şeyi o şarkıda duymuştu. Şimdi o korkuları öpücükleriyle yatıştırırken, sarışının da kendisinin de ruhunu alev alev yakmaktı niyeti. İkisini de aşk için seve seve öldürecekti. **
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE