1. BÖLÜM: Kışın İlk Kar Tanesi
Sabahın nuru henüz yeryüzüne inmeden, mahallenin dar sokaklarında sadece rüzgârın fısıltısı duyuluyordu. Reyyan, odasının penceresinden dışarı baktığında gökyüzünün o en sevdiği rengini gördü: Gece ile gündüzün birbirine karıştığı o derin lacivert. Hafifçe gülümsedi. Bu vakitler, onun için sadece uykunun bölünmesi değil, asıl uyanışın başlangıcıydı. Yatağından usulca kalktı, zeminin soğukluğunu çıplak ayaklarında hissetti ama bu üşüme ona bir dirilik veriyordu.
Reyyan: "Hamdolsun, bugüne de ulaştıran Rabbime..."
Banyoya gidip abdestini alırken suyun tenine değdiği her an, ruhundaki kirlerin de aktığını hissediyordu. Aynadaki aksine baktığında, yüzündeki o dinginliği gördü. Gençti, güzeldi ama onun güzelliği dışarıya taşan değil, içeriye saklanan bir hazine gibiydi. Odasına döndüğünde yatağının üzerine özenle serdiği koyu renkli feracesini eline aldı. Kumaşın dokusu ellerinin arasından kayarken, bu giysinin kendisi için sadece bir kıyafet değil, bir kale, bir sığınak olduğunu düşündü. Feracesini giydi, omuzlarından aşağı süzülen kumaş tüm hatlarını gizledi. Ardından siyah suflesini taktı.Suflenin şalını biraz yüzünü kapatacak şekilde salaş bir şekilde bıraktı. Zaten kafasını yerden kaldırmadığı için yüzü de gözükmüyor du.
Evin içindeki sessizliği bozmamak için nefesini tutarak aşağı indi. Babasının sert adımlarını, annesinin sessiz iç çekişlerini duymamak için bu vakitleri ganimet biliyordu. Evin kapısını usulca açtı ve yan taraftaki camiye doğru yöneldi. Cami yolu, iki yanı yıkılmaya yüz tutmuş ahşap konaklarla dolu, her köşesi tarih kokan ve kışın ayazıyla titreyen dar bir patikaydı. Rutubetli taş duvarların arasından süzülürken, mahallenin tek huzur kaynağı olan o kubbe belirdi. Cami.Reyyan Cami avlusuna girdiğinde, o tanıdık huzur Reyyan’ı sarmaladı. Şadırvanın şırıltısı, sanki bir tesbih tanesinin sesi gibi düzenli ve yatıştırıcıydı.
Hafız Efendi, her zamanki gibi caminin girişindeki ahşap sedirde oturmuş, elindeki iri taneli tesbihini çeviriyordu. Reyyan'ı görünce bembeyaz sakalları arasından nurani bir gülümseme yayıldı yüzüne. Yan taraftaki saksılarda, kışın soğuğuna inat ayakta durmaya çalışan mor menekşeleri ve beyaz kasımpatıları işaret etti.
Hafız Efendi: "Vaktin hayırlı, amelin makbul olsun Reyyan kızım. Bugün yine kuşlardan önce gelmişsin şükür teknesine."
Hafız Efendi: "Kızım, şu saksılara bir can suyu ver hele. Senin elinde bir başka güzel açıyor bu çiçekler, sanki onlara ruhundan bir parça üflüyorsun."
Reyyan: "Sizin dualarınız sayesinde Hafız Amca. Bu vakitlerin tadı başka hiçbir yerde yok. İnsan kendini dünyaya ait değilmiş gibi hissediyor burada.Çiceklerde bir ödül gibi sanki."
Hafız Efendi: "Öyledir kızım, öyledir... Dünya bir duraktır, biz ise yolcu. Yolcunun heybesinde iman varsa, yol yormaz onu. Bak, yeni müezzinimiz Sina evladım da geldi. Birazdan sabah ezanını o okuyacak. Sesi pek yanık, sanki yüreğinden kopup geliyor kelimeler."
Reyyan, "Sina" ismini duyunca içinde bir yerlerde garip bir titreme hissetti ama başını daha da öne eğdi. Mahremiyeti, ruhunun en sağlam suruydu. Suflesinin altından sadece önündeki taşları görüyordu ama o an, caminin üst katındaki o küçük odanın penceresinden bir çift gözün kendine baktığını hissetti.
Sina, pencerenin kenarında durmuş, avludaki o siyahlar içindeki vakur gölgeyi izliyordu. Reyyan'ı daha önce hiç bu kadar yakından görmemişti ama onun her sabah camiye gelişindeki o disipline, o sessiz ibadete hayrandı. Sina için Reyyan, ulaşılamayacak bir zirve, dokunulamayacak bir ayet gibiydi. Genç müezzin, elini göğsüne koydu ve derin bir nefes aldı. Ezana başlamadan önce içinden bir dua geçirdi: "Rabbim, bu sese öyle bir kuvvet ver ki, sadece kulaklara değil, onun o tertemiz kalbine de ulaşsın."
Reyyan, hanımlara ayrılan bölüme geçti. Diz çöküp beklerken minareden o ses yükseldi.
Sina: "Allâhu ekber, Allâhu ekber..."
Reyyan'ın omuzları sarsıldı. Bu ses, daha önce duyduğu hiçbir sese benzemiyordu. Öyle bir derinliği vardı ki, sanki gökyüzü yarılıyor ve nurlar aşağı süzülüyordu. Sina’nın sesi her "Eşhedü enlâ ilâhe illallah" deyişinde, Reyyan'ın içindeki o saf aşk körükleniyordu. O an, dünyadaki tüm dertlerini, babasının sertliğini, fakirliği ve imkansızlıkları unuttu. Sadece o ses ve o sesin çağırdığı Yaratıcı vardı.
Namaz bittikten sonra Reyyan bir süre daha camide kaldı. Kuran-ı Kerim’in o kadim kokusunu içine çekti. Hafız Efendi’nin yanına tekrar uğradığında, yaşlı adam ona bir demet taze gül uzattı.
Hafız Efendi: "Bunları al kızım, odana koy. Kokusu sana bugün ferahlık versin. Zira bugün rüzgâr biraz sert esecek gibi duruyor, kalbini sağlam tut."
Reyyan, Hafız Efendi’nin bu sözlerindeki gizli uyarıyı o an anlayamadı. Gülleri aldı, teşekkür etti ve tekrar feracesine sarılıp evin yolunu tuttu. İçindeki huzur o kadar büyüktü ki, hiçbir şeyin bu güzelliği bozamayacağını sanıyordu.
Evin kapısından içeri girdiğinde, o tanıdık baskıcı hava boğazına yapıştı. Mutfak; eski, çatlak mermer tezgahı, üzerine sinmiş kızartma kokusu ve babasının her sabah içine çöktüğü o gıcırdayan tahta sandalyesiyle tam bir mahşer alanı gibiydi. Mutfaktan gelen sesler, huzurun bittiğinin habercisiydi. Babası Kerim Bey, masanın başında oturmuş, kaşlarını çatmış bir şekilde çayını içiyordu. Annesi ise titreyen elleriyle sofrayı hazırlamaya çalışıyordu. Kardeşleri sessizce bir kenarda oturmuş, babalarının patlamaya hazır volkan gibi duran öfkesinden kaçmaya çalışıyorlardı.
Reyyan, mutfağa girip selam verdi.
Reyyan: "Selamun aleykum baba, hayırlı sabahlar."
Kerim Bey: "Neredesin sen bu saate kadar? Cami mi kaldı, namaz mı kaldı? Evde kıl dedik sana bin kere!"
Reyyan: "Cemaatin sevabı başkadır baba, hem Hafız Amca’ya da yardım ettim..."
Kerim Bey: "Bırak o ihtiyar bunakla uğraşmayı! Artık kendi hayatına baksan iyi olur."
Kerim beyin sesi evin her yerinden duyuluyordu. Babaanne Hatice Hanım daha fazla torununun üzerine gidilmesine dayanamadı. Zayıf ama vakur adımlarla mutfağa girdi, titreyen elini Reyyan'ın omzuna koydu.
Hatice Hanım: "Bırakın torunumu! Siz gitmiyorsunuz, ibadet etmiyorsunuz diye kızıma karışmayın! Onun yolu doğru yoldur, sizin hırslarınız gibi kirli değildir!"
Esma: "Onunki ibadet değil babaanne, onunki yeni gelen müezzin diyorlar mahallede! Bak hele, elindeki güllere bak... Kimden geldiği belli değil mi? Yeni müezzinimiz pek cömertmiş!"
Reyyan duydukları karşısında dehşete düştü. Elleri öyle bir titredi ki, kucağındaki o taze güller birer birer mutfağın tozlu zeminine saçıldı. Yaprakları babasının kirli ayakkabılarının dibine dağılırken Reyyan'ın gözleri doldu.
Reyyan: "İftira atma kardeşim! Günaha giriyorsun. Allah gönlüne genişlik versin, kalbindeki bu karayı dağıtsın."
Esma: "Aman, hep aynı edebiyat! Bak baba, gülleri bile yerlere attı panikten. Doğru söyleyince nasıl da eli ayağı dolaştı süslü ablamın!"
Kerim Bey: "Bana bak Reyyan! Bu eve tek laf getirirsen, o müezzinle adını duyarsam seni ellerimle öldürürüm bilmiş ol! Soyadımızı lekeletmem sana!"
Anne: "Reyyan, sen de kaşınma kızım. Babanı biliyorsun, neden zorluyorsun sınırlarını? Otur evinde dizini kır, nedir bu cami merakı her sabah!"
Esma ikiliye gözlerini devirerek baktı. Yüzünde sinsi bir zafer gülümsemesiyle babasına yaklaştı.
Esma: "Bırak onu babişim, gel ben seni kapıya kadar uğurlayayım. Gerçek evladın kim olduğunu biliyorsun zaten."
Kerim Bey: "Şu kız kadar olamadın, kendine çeki düzen ver yoksa karışmam!"
Kerim Bey tam bir adım atmıştı ki, bir şey unutmuş gibi arkasını döndü. Gözleri Reyyan'ın üzerindeki sufleye nefretle kısılarak baktı.
Kerim Bey: "Ha unutmadan... Akşam patron ve oğlu yemeğe gelecek. Aile onlar için önemli, o yüzden herkes sofrada olacak. Özellikle sen Reyyan! Misafirlerin yanına inmemezlik yapmıyorsun!"
Kerim Bey: "Ve o üzerinde o paçavra ile inersen seni doğduğuna pişman ederim! Bak, duydun mu beni? O çaputu çıkaracaksın, adam gibi görüneceksin karşılarında!"
Reyyan: "Ama baba... Yapamam, bu benim iffetim..."
Kerim Bey: "Aması falan yok Reyyan! Ne dediysem o! Duydun mu beni! Akşama o üzerinde ki paçavrayı çıkarıp o sofraya oturacaksın!"
Reyyan: "Tamam baba..."
Reyyan, daha fazla bir acıya maruz kalmamak için sustu ve kabullendi. Zaten akşam yemeğinde onu kimse sormazdı, sadece bir vitrin süsü gibi orada durması gerekiyordu. Babası gidince, Hatice Hanım torununu şefkatle kolunun altına aldı.
Hatice Hanım: "Üzülme yavrum, ben seni idare ederim. Senin gözünden dökülen her damla yaşa kıyar mıyım hiç? Sabret kızım, bu kışın sonu bahardır."
Hatice Hanım torununun başını sevdi, Reyyan ise yerdeki ezilmiş gül yapraklarına bakarak içindeki yangını susturmaya çalıştı.