Aşık Yaman

1430 Kelimeler
Eslem kapının önünde bir süre öylece kaldı. Yaman’ın kollarının ağırlığı hâlâ omuzlarında gibiydi. Dokunmamıştı ona… ama geri de çekmemişti. Bunun nedenini kendine açıklayamıyordu. Sanki onu itmeye hakkı yokmuş gibi hissetmişti. Sanki iterse, bilmediği bir şeyi tamamen kaybedecekmiş gibi. Derin bir nefes aldı. Göğsü daraldı. Bu ev, bu adam, bu hisler… Hepsi aynı anda üzerinize gelince insanın dengesi bozuluyordu. Salona doğru birkaç adım attı ama oturmadı. Pencereye yöneldi. Bahçeye baktı. Yeşil, düzenli, sakin… Dışarısı bu kadar normalken, içinin bu kadar karışık olması canını acıttı. “Üzülüyor…” diye geçirdi içinden. “Bunu hissediyorum.” Yaman’ın gözlerindeki o bakışı unutamıyordu. Sarılırken değil… çekilirken. Özür dilerken. O bakış, sadece özleyen bir adamın değil, kendini tutmak zorunda kalan bir adamın bakışıydı. Ama yine de… Bir şey yapamazdı. Yanına gidip bir şey söyleyemezdi. Teselli edemezdi. Sarılmasına karşılık veremezdi. Çünkü kalbi hazır değildi, zihni ise bomboştu. Sessizce merdivenlere yöneldi. Adımlarını yavaşlattı. Sanki gürültü yaparsa, bu evdeki kırılgan denge bozulacaktı. Aynı anda evin başka bir köşesinde, Yaman misafir odasının kapısını kapattı. Sırtını kapıya yasladı. Başını hafifçe geriye bıraktı. Çenesini sıktı. Dayanmak zorundaydı. Birkaç saniye öyle kaldıktan sonra banyoya geçti. Duşu açtı. Su akmaya başladığında, ilk anda rahatlayacağını sandı. Olmadı. Su omuzlarından akarken, düşünceler daha da netleşti. Eslem ya onu hiç hatırlamaz kabul etmezse… Bu düşünce Yaman’ın içini paramparça ediyordu. Ellerini duvara dayadı. Başını öne eğdi. Sıcak su ensesinden aşağı akarken, gözlerini kapattı. Onu ne kadar özlediğini tarif edecek kelime yoktu. Karısıydı. Aşkıydı. Hayatıydı. Geceleri uyumadan önce göğsüne yatışı, tatlı kavgaları, mutfaktaki ciddiyeti, konuşurken kaşlarını çatışı… Hepsi tek tek zihnine üşüştü. Yanında uyuduğu geceleri düşündü. Sessiz ama dolu geceleri. Şimdi ise aynı evde, iki ayrı odada, iki ayrı yalnızlıkta… Derin bir nefes aldı. Göğsü sızladı. “Sabret,” dedi içinden. “Sadece sabret.” Duşu kapattı. Aynaya baktı. Yüzü her zamankinden daha sertti ama gözleri… gözleri yorgundu. Üzerini değiştirdi. Temiz bir tişört, siyah eşofman. Kendini toparladı ama içindeki boşluk yerli yerindeydi. O sırada Eslem, kendi odasında yatağın kenarına oturmuştu. Ellerini dizlerinin üzerine koymuş, yere bakıyordu. Kalbi garip bir şekilde ağırdı. Üzülmesi için somut bir sebep yoktu belki ama içi acıyordu. Bu acının kime ait olduğunu bilmiyordu. Yaman’a mı… Kendine mi… Belki de ikisine birden. Başını kaldırdı. Odanın duvarlarına baktı. Bu evde sevgi vardı. Bunu inkâr edemezdi. Ama sevginin geçmişte kalmış hâliyle yüz yüze gelmek, insanın en zor sınavıydı. Eslem yavaşça uzandı. Yorganı üzerine çekti. Gözlerini kapattı. Aynı evde, iki farklı odada… İki insan da aynı şeyi düşünüyordu. Birbirlerini. Ama dokunamadan. Bir hafta geçmişti. Ev hâlâ aynı evdi ama içindeki mesafe büyümüştü. Günler birbirini kovalarken, konuşmalar kısalmış, bakışlar dikkatle kaçırılır olmuştu. Aynı masada oturuluyor, aynı çay içiliyor ama arada görünmez bir çizgi duruyordu. Yaman, bilerek uzak durmuştu. Bunu Eslem için yaptığını kendine defalarca söylemişti. Onu bunaltmamak, zorlamamak, hafızasında olmayan bir adamın gölgesiyle üstüne gitmemek için… Ama bu mesafe, Eslem’e iyi gelmiş miydi bilinmez; Yaman’a gelmediği kesindi. Gülümsemeleri azalmıştı. Eskiden gözleriyle konuşan adam, artık bakışlarını erken kaçırıyordu. Eve geç geliyor, geldiğinde sessizce üst kata çıkıyor, bazen misafir odasında kalıyordu. Kendini işine vermeye çalışıyor, yorgunluğu bahane ediyordu. Aslında yaptığı şey belliydi. Duygularından geri çekiliyordu. Ve bunu, bir tür ceza gibi kendine uyguluyordu. Eslem bunu fark etmişti. Bir adamın uzaklaşması her zaman soğuduğu anlamına gelmezdi. Bazıları, çok sevdikleri için geri çekilirdi. Canı daha fazla yanmasın diye… ya da karşısındakine zarar vermemek için. Bu düşünce, Eslem’in içine ağır ağır yerleşmişti. Bir öğle vakti, ev sessizken telefonu eline aldı. Kısa bir tereddütten sonra aradı. O gün kapı çaldığında, Eslem derin bir nefes aldı. Efsun ve Esma yengesi gelmişti. Ellerinde poşetler, yüzlerinde tanıdık bir sıcaklık vardı. Mutfakta çay kondu, salona geçildi. Bir süre gündelik şeylerden konuşuldu. Ama asıl konu, havada asılı duruyordu. Sessizliği Eslem bozdu. “Yaman,” dedi kısık bir sesle, “iyi değil.” Esma başını hafifçe yana eğdi. Tecrübeli bir kadın bakışıyla onu süzdü. “Uzak duruyor,” diye devam etti Eslem. “Beni zorlamamak için yaptığını biliyorum ama kendine iyi gelmiyor.” Efsun koltuğun köşesinde sessizce oturuyordu. Elleri dizlerinde, bakışları boşluğa sabitlenmişti. Ablasına bakıyor ama bir şey söylemiyordu. Esma çayından bir yudum aldı. Sonra net bir sesle konuştu: “Ne olursa olsun,” dedi, “O senin kocan.” Eslem’in bakışları kalktı. “Onunla severek evlendin,” diye devam etti Esma. “Şimdi hafızan yok diye onu yalnız bırakman, acısını büyütür. O zaten yeterince çekiyor.” Bir an durdu. “Uzak durma,” dedi. “İlla her şeyi hatırlaman gerekmiyor. Yanında olman yeter.” Bu sözler Eslem’in kalbine ağır ağır oturdu. Mantığı susmuştu. Yerini, başka bir his alıyordu. Adını koyamadığı ama inkâr da edemediği bir şey. Efsun ve Esma kapıdan çıktıktan sonra ev yeniden sessizliğe büründü. Ama bu kez sessizlik boş değildi. Eslem mutfakta bir süre hareketsiz durdu. Tezgâha yaslandı. Az önce söylenen sözler, olduğu yerde kalmıyordu; içini dürtüyordu. Yaman’ın uzak duruşu… Sessizliği… Kendini geri çekişi… Bunların hepsini fark etmişti. Ve ilk kez, bunun sadece kendisiyle ilgili olmadığını kabul ediyordu. Derin bir nefes aldı. Sonra önlüğü eline aldı. Kararını vermişti. Mutfakta hareket başladı. Tencere ocağa kondu, sebzeler doğrandı, masa örtüsü serildi. Eslem her şeyi yavaş yaptı. Acele etmedi. Çünkü bu bir alışkanlık değildi; bir niyetti. Masa sade ama özenliydi. İki tabak. İki bardak. Çatal bıçaklar karşılıklı. Sanki ev, ilk kez gerçekten bir akşamı bekliyordu. Eslem masaya son kez baktı. Sandalyeyi düzeltti. Sonra salona geçti ama oturmadı. Ayakta durdu. Kapıya bakıyordu. Kapı kilidinin sesi duyulduğunda kalbi istemsizce hızlandı. Yaman içeri girdi. Ceketini çıkarmaya hazırlanırken gözü masaya takıldı. Bir an durdu. Hareketi yarım kaldı. Sofrayı gördü. Şaşkınlığı saklayamadı. Eslem arkasından geldi. Sesini sakin tutmaya çalışarak konuştu: “Yemek hazırladım.” Yaman dönüp ona baktı. Söyleyecek bir şey bulamadı önce. “Ben… haber vermemiştim,” dedi sonunda. “Biliyorum,” dedi Eslem. “Yine de yaptım.” Kısa bir sessizlik oldu. Yaman masaya baktı, sonra Eslem’e. “Daha hastaneden yeni çıktın,” dedi. “Zorunda değildin.” Eslem başını iki yana salladı. “9 gün oldu iyiyim” dedi. “ Yemek hazırlamak istedim.” Sonra sandalyeyi işaret etti. “Oturur musun?” Yaman tereddüt etti ama itiraz etmedi. Sandalyeye geçti. Eslem de karşısına oturdu. Tabaklara yemek koydu. Masada çatal sesleri duyuldu ama konuşma yoktu. Bu sessizlik, kaçış değildi. Hazırlıktı. Yemek ilerlerken Eslem çatalını bıraktı. Yaman’a baktı. Bakışı kararlıydı ama yumuşaktı. “Seninle konuşmam gerekiyor,” dedi. Yaman durdu. Çatalını indirdi. “Dinliyorum.” Eslem ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Ben şu an bu evliliği olduğu gibi kabul edebilecek durumda değilim,” dedi açıkça. “Bunu inkâr edemem.” Yaman’ın yüzü gerildi ama susmaya devam etti. “Ama,” diye devam etti Eslem, “seni üzmeye de hakkım yok. Senin acı çektiğini görüyorum.” Bir an durdu. Kelimelerini seçti. “Bu yüzden senden uzak durmayacağım.” Yaman başını kaldırdı. Gözleri ilk kez gerçekten onun üzerindeydi. “Zamana ihtiyacım var,” dedi Eslem. “Sana değil… hatırlayamadığım hayata.” Sonra ekledi: “Seni tanımak istiyorum. Yeniden.” Masanın üzerinde görünmez bir ağırlık vardı artık. Ama bu, yıkıcı değil; sabit tutan bir ağırlıktı. Yaman yavaşça başını salladı. “Bu bana yeter,” dedi. “Şimdilik.” Eslem’in bakışları kaçmadı bu kez. “Benden kaçmanı istemiyorum,” dedi. “Kendini cezalandırmanı da.” Yaman cevap vermedi. Ama omuzlarındaki yük, bir nebze olsun hafiflemişti. Yaman’dan Kapıdan girdiğimde ilk fark ettiğim şey yemek kokusu oldu. Bu evde uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi bu. Sıcaklık. Gözüm masaya takıldı. İki tabak. Karşılıklı. Bir an durdum. Elimdeki anahtarları bile bırakmayı unuttum. Çünkü bunu beklemiyordum. Eslem’in mutfakta olmasını… benim için masa kurmasını… beni beklemesini. Şaşırdım. Ama asıl şaşırdığım, içimde kıpırdayan o tanıdık histi. Umut. Uzun zamandır kendime bile itiraf etmediğim bir şey. Karşısına oturduğumda ona baktım. Sessizdi ama kaçmıyordu. Gözlerini kaçırmıyordu. Bu bile yeterince güçlüydü benim için. Yemek boyunca konuşmadık. Ama bu sessizlik boş değildi. İki insanın, birbirini kırmamaya çalıştığı bir sessizlikti. Sonra konuştu. Açıkça. Dürüstçe. Her kelimesi içimde bir yere dokundu. Evliliği hemen kabul edemeyeceğini söylediğinde canım acıdı. Ama benden uzak durmayacağını söylediğinde… işte orada bir şey oldu. Göğsümde sıkışan o ağırlık biraz gevşedi. Bana bakarken yalan söylemiyordu. Bunu biliyordum. Acımı görüyordu. Ve buna rağmen gitmiyordu. Dayanamadım. Sesim biraz kalın çıktı, biraz daha sert… ama içimdekini saklayamazdım artık. “Eslem,” dedim. “Ben senden bir şey beklemiyorum.” Elimi masanın üzerine koydum. Bir an durdum. Sonra eline uzandım. Yavaşça. Kaçarsa diye değil… izin verirse diye. Elini tuttuğumda parmakları soğuktu. “Ben sana beni…” dedim, “evliliğimizi… anılarımızı hatırlatmak için elimden geleni yapacağım.” Gözlerimi onunkinden ayırmadım. “Zorlamadan,” diye ekledim. “Kaçmadan.” Elini biraz daha sıkıca tuttum. Sahiplenerek değil… oradayım der gibi. “Sen hazır olduğunda,” dedim, “ben zaten buradayım.” O an ne büyük laflar edildi, ne dramatik sözler söylendi. Ama şunu biliyordum: Bu, vazgeçmeyen bir adamın sözüydü. Ve bu evlilik, hafızayla değil… sabırla yeniden yazılacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE