Gün boyu tarla sıcaktı. Toprak kavruluyor, güneş tam tepeden iniyordu. Kürşat sabahın köründen beri tarladaydı. Normalde kontrolü uşaklara bırakırdı ama bugün elinde sabanla bizzat en ön saftaydı. Ellerinde ağır çalışmaktan oluşmuş nasırlar , gömleği terden sırılsıklam bir haldeydi. Kafasındaki düşüncelerden kurtulmak için kendini iyice işlere vermişti.
Irgatlardan bir adam yaklaştı.
“Beyim, öğle molasına çıkalım mı? Sıcaktan iş durdu zaten.”
Kürşat kafasını bile kaldırmadı.
“Çalışmaya devam edin. Gölgelik isteyen gitsin ama işler bitmeden bu toprak nefes almayacak.”
İşçiler birbirine bakakaldı. Beylerini hiç bu kadar sinirli, bu kadar içe çökmüş görmemişlerdi.
Kürşat’ın aklında yankılanan tek cümle şuydu:
“Zeynepin de gönlü bende ...”
Tüm sinirini toprağa kusuyordu. Kazdıkça, bastıkça, sanki kendi yüreğine basıyordu.
Hasan, akşam üzeri üstünü başını düzgünce giydi. Yeni ütülenmiş gömleğini çekmişti üstüne. Aynanın karşısına geçti, saçlarını taradı, kemerini sıktı. Aynaya bakarken kendi kendine fısıldadı:
“Bu iş ya olacak ya da olacak … yoksa bu köyde yüzüm gülmeyecek.”
Aşağı indi, babası Mehmet Ağa avludaydı. Elinde tespih, gözlerinde her zamanki o sertlik. Hasan bir nefes aldı, tam karşısına geçip gözlerinin içine baktı. Bir an önce isteme konusunu açacaktı.
“Baba. Ben kararımı verdim. Zeynep’le anlaştık. Yakın zamanda gidip ailesinden isteyeceğiz.”
Bir sessizlik oldu. Tespih çeken parmakları durakladı. Mehmet Ağa’nın sinirden eli titredi. Başını kaldırdı, gözleri ateş gibi parlıyordu:
“Ne dedin sen Hasan?”
Hasan dimdik durdu.
“Dedim ki baba… Zeynep’i istiyoruz. Ben onu seviyorum. O da beni.”
Kürşat, bu cümleyi duyduğu anda avlunun diğer köşesinden içeri girdi. Üzerinde topraklı iş kıyafeti, alnından damlayan ter, yüzündeki o tanıdık donukluk…
“Ne saçmalıyorsun lan sen?!”
Mehmet Ağa bağırdı:
“Yeter lan artık! Bir Zeynep’tir tutturmuşsunuz gidiyorsunuz. Nedir ulan bu Zeynep sevdası? Köyde başka kız mı kalmadı? Abinin adı çıktığı kızımı alacan lan ! Bu ne rezillik!”
Hasan ileri atıldı:
“Ben onu önceden beri seviyordum! Abimle Zeynep’in alakası yok . Kimse umurumda değil alacam o kızı.
Kürşat yumruğunu sıktı ama konuşmadı. Gözlerini yere dikti. Yutkundu. Anasının sesiyle irkildiler:
“Bu kız oğullarımın başını yakacak! Kürşat sen de bir şey desene! Kardeşini durdursana!”
Kürşat başını kaldırdı, sonunda konuştu. Sesi kısık ama netti:
“Baba… Zeynep adının çıkacağı bir şey yapmadı. Onun hakkında düzgün konuşun. Köylünün boşboğazlığı onun kabahati değil. Günahını yüklemeyin kıza.”
Annesi gözlerini devirdi. “Hâlâ mı koruyorsun o kızı? Göz göre göre evimizi karıştırıyor, kardeş kardeşe düşman ediyor yosma ! Daha ne olsun!”
Kürşat’ın yutkunuşu derindi bu kez. Gözlerinde sessiz bir isyan parladı. Hasan’ın öfkeli adımlarla çıkıp gitmesini izledi. Ardından babası elini şakağına dayayıp koltuğa çökerken, Kürşat başını önüne eğdi.
Kürşat bu olanlar karşısında evlere sığamıyordu . Hemen kendini dışarı attı, gece ayazında hava serindi. Köyün biraz dışında, çocukluk arkadaşları Yakup ve taze damat Harun‘la birlikte ceviz ağacının altına masa kurmuştu. Masada üç kadeh rakı ve rakı şişeleri vardı 3 genç adam bugün demlenmeye niyetlenmişlerdi.
Harun bir duble doldururken:
Kürşat, gözlerini uzaklara dikti. “Yıkılmaz dedikleri adam var ya... yıkıldım Ama sessiz yıkıldım” Diye söylendi.
Yakup usulca sigarasını yaktı.
“Zeynep meselesi değil mi?”
“Kardeşim bu işin sonu nereye varacak?”
Kürşat kadehini kaldırdı, içmeden önce mırıldandı:
“Bir kız susarak sevilir mi Yakup? Ben sustum… o da gitti başkasının adını ezberledi. Hem de öz kardeşimin ”
Harun iç çekti:
“Sevda dedikleri şey, bile bile ateşe yürümekmiş. Sen bu yangını geç fark ettin dostum.”
Kürşat gözlerini gökyüzüne çevirdi:
“O gün düğünde oynarken onun gözleri benim üzerimdeydi. Tarlada da öyle, hastanede öyle bana niye içi gider gibi baktı lan o zaman ?
‘’Kalbimle duydum. Ama konuşmadım. Cesaretim yoktu. Belki de… Zeynep beni değil, aşkını cesurca haykıran Hasanı seçti.”
Yakup başını iki yana salladı:
“Senin yerinde ben olsaydım, her şeyi yakar, Zeynep’in de gönlü varsa kaçırırdım. Ama sen… sustun. Hasan konuştu.”
Bir sessizlik oldu. Rakılar yudumlandı.
Kürşat son dubleyi içerken mırıldandı:
“Zeynep’i kaybettim. Kardeşimi de yitirdim. Sevmediğim bir kadınla evlenicem onu korumak için . Bu sevda... bedeli ağır bir yangınmış.”
Üç arkadaş geceye doğru sustular. Rüzgâr yaprakları hafifçe titretti. Masada içkiler azaldı, ama kelimeler çoğaldı. Ve o gece... Kürşat, Zeynep’i bir daha göremeyecekmiş gibi sevdi.
O sırada Yakup ayağa kalktı.
“Durun lan… bu gece böyle eksik geçmesin.”
Arabanın bagajından eski, cilası dökülmüş ama sesi hâlâ diri olan sazını getirdi.
“Bu türkü, bütün gönlü yanıklara gelsin,” dedi.
Sazı dizine aldı. Tellerin üzerinde usulca gezdirdi parmaklarını. Sonra çalmaya başladı:
Her sabah her seher vakti çıkar, çıkar bakarsın
Bilmiyorum ne derdin var kız senin, senin, senin
Her sabah her seher vakti çıkar, çıkar bakarsın
Bilmiyorum ne derdin var kız senin, senin, senin
Harun kıkırdadı, ama sesi hüzünlüydü:
“Tam da bizim masaya göre ha! Şarkı bile bizim gibi perişan!”
Kürşat başını öne eğdi. Gülümsedi ama o gülüşün içinde tonla acı gizliydi. Sesi çatladı:
oda şarkıya eşlik etmeye başladı.
Dertlisine aşk oduna yakarsın bu canımı
Bilmiyorum ne derdin var kız senin, senin, senin
Dertlisine aşk oduna yakarsın bu canımı
Bilmiyorum ne derdin var kız senin, senin, senin
Sazın sesi arttı, gecenin sessizliğine yayıldı. Tellerden çıkan her nota sanki Kürşat’ın kalbine dokunuyordu. Şarkının nakaratı tekrar dönerken üçü de sustu. Sadece müzik konuşuyordu şimdi
Kız senin, senin, seninde derdin neydi senin
Bilmiyorum ne derdin var kız senin, senin, senin
Yar senin, senin, seninde derdin neydi senin
Bilmiyorum ne derdin var kız senin, senin, senin
O gece, köyün sessizliğine üç adamın kırık dökük yüreği karıştı. Rakılar bitti, türkü bitti ama Kürşat’ın kalp sancısı devam ediyordu.
Hafifçe kadehini havaya kaldırdı.
“Zeynep bu türküyü duymasa da... ben ona içiyorum.” Bünyesi kuvvetliydi ama sarhoş olmuştu. Aklı bulanmıştı kendi kendine gülüyor, bazen de bişeyler düşünüyor gibi kaşlarını çatıyordu.
Masanın başında dengesizce doğruldu. Rakı şişesi bitmişti. Gözleri kan çanağı gibi kıpkırmızıydı. Ayağa kalkarken sendelese de kendini toparladı.
Yakup ve Harun şaşkınca arkadaşlarına baktılar. Yakup söze girdi.
‘’Nereye lan bu halde?’’
‘’Ben Zeynebime gideceğim lann tutmayın beni ‘’
Harun’ da lafa girdi arkadaşı iyice sarhoş olmuştu .
‘’Oğlum bak zaten adınız çıktı kızı zor durumda bırakma, hem şimdi kafan yerinde değil’’
‘’Laannnn konuşmayınnn ben Zeynebime gideceğim gül yüzünü göreceğim onun ‘’ diye bir hışımla hızlı adımlarla uzaklaşan arkadaşının ardından bakakaldılar.
Yakup kıkırdadı .
‘’Vayyy be bizim taş kalpli ağamız sevdalanmış hem de sırılsıklam’’