MİRAN Ebrar, kahvesini usulca yudumlarken gözlerini bir an bile yüzümden ayırmadı. Kıpırdamıyordu, ama bakışları resmen ruhumu deşiyordu. Sandalyeme yaslandım, sabrım giderek sınanıyordu. “Ne soracaksan sor Allah aşkına, içim içimi yiyor!” dedim en sonunda, sinirle ama sesimi bastırarak. Dudağının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Alaycıydı, ama aynı zamanda sorgulayan bir tonda, “Bu kıza gerçekten âşık mısın?” dedi. “Ya hevesse? Ya geçici bir meraksa sadece?” Kaşlarım çatıldı, nefesimi tuttum birkaç saniye. “Ne hevesi, Ebrar?” “Mesela…” diye devam etti, sesinde sorguya çeken o tanıdık ton. “Anlat bana. Neyini seviyorsun bu kızın? Onda seni çeken şey ne? Fiziği mi güzel? Yüzü mü pürüzsüz? Tensel bir çekim mi, yoksa-” “Kes!” dedim aniden, sesim bir bıçak gibi havayı yardı. “Sakın deva

