-Tanıdık Ses-

1804 Kelimeler
Havlunun yere düşüşü… Karanlıkta Mahir’in çıplak gövdesine vuran loş ışık… ve o an. Bera nefesini tuttu. Fark ettiği şey kalbinin korkudan değil, bambaşka bir sebepten hızlanmasıydı. O ne lan?! diye bağırdı iç sesi. Bakışı adamın bel hizasına istemsizce kaydı; ardından refleksle başını sola çevirmesi iki saniye sürdü. Ama o iki saniye, zihninde kalacak kadar netti. Mahir küfrederek yere düşen havluyu hızla kaptı, beline sardı. Omuzları gerilmişti. İkisinin de kalbi küt küt atıyordu. “B-Bera Hanım… ben çok özür dilerim,” dedi Mahir. Ne için özür dilediğini kendisi de bilmiyordu. Evine habersiz giren oydu; havluyu indiren kedisiydi. “A-a… Hiç önemli değil yani… Görmedim!” dedi Bera aceleyle. Son kelime işi daha da batırmıştı. Mahir dişlerini sıktı. Yüzüne sıcak bir utanç dalgası vurdu. Allah var, çok utanmıştı. Bera telaşla etrafına bakındı. Nektar köşede kıvrılmış, olup bitenden memnunmuş gibi dinleniyordu. Koşarak kediye gitti; kaçmasına fırsat vermeden sıkıca kucağına aldı. “Ben çok özür dilerim asıl,” dedi hızlı hızlı. “Yani habersizce… bir de kedimin hatası ama… görmedim. Cidden. Vallaha.” Bunları söylerken geri geri yürüyordu. Kediyi göğsüne bastırarak Mahir’in mekânından çıktı. Eve doğru ilerlerken bir an gözlerini sımsıkı kapattı; utanç dalgası yüzünden kulaklarına kadar kızarmıştı. Mahir ise koşar adım uzaklaşan kızın arkasından öylece bakakaldı. Sonra sinirle iki elini yüzünde gezdirdi. “Lanet olsun…” Havluya baktı. Düzgün durduğunu fark edince homurdandı: “Şimdi in amına koyduğum…” Kendine söylene söylene devam etti: “Ulan şansa bak… otuz bir çekecek başka zaman bulamamışım gibi…” Sinirle kanepeye çöktü, başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı. “Yanlış anladı… kesin yanlış anladı.” Evet, havlusunun düşmesi büyük bir kazaydı ama… o anki hâli. Bir de Bera’nın üzerindeki o gecelik. Bunu nasıl açıklayabileceğini düşündükçe içi daha da sıkıldı. Gidip gerçeği anlatma dürtüsü geldi ama hemen ardından o tarafı da sustu. “Ne diyeceksin lan…” dedi kendi kendine. “Otuz bir çekerken geldin mi diyeceksin… ah!” Yerinden sinirle kalktı, odasına geçti. Bu gece ona uyku yok gibiydi. 🐈‍⬛🐈‍⬛ Bera odasına girer girmez Nektar’ı yere bıraktı. Kedi aç olmalıydı; doğruca mama kabına koştu ve iştahla, kütür kütür yemeye başladı. Bera saçlarını geriye attı, elini yüzünün önünde salladı. “Rezillik!” dedi, nefesi hâlâ düzensizdi. Birden Nektar’a öfkeyle döndü. “Hep senin yüzünden,” diye söylendi. “Evine gizlice girmediğin yetmezmiş gibi bir de adamın… şeyine kadar gördük. Sapık mısın oğlum sen, ha?” Kedinin yanına eğildi. Başına varla yok arası bir şaplak indirdi. Nektar, ağzı doluyken kısa bir hırıltı çıkarıp yemeye devam etti. Bera burnunu kıvırdı. Kedisine karşı zaman zaman duyduğu o asabiyet, bugün fazlasıyla üzerindeydi. İç çekti. Ellerini dizlerine dayayıp, yaşlı bir kadın gibi doğrularak ayağa kalktı. Omuzları çökmüştü; çok yorgundu. “Neyse… olan oldu artık,” dedi kendi kendine. “Çok yorgunum, bir de bunu düşünecek hâlim yok.” Üzerindeki hırkayı çıkarıp yatağına geçti. Pelüş örtüyü üstüne çekti. Sırtüstü uzanırken gözlerini kapadı; nefesini yavaşlatmaya çalıştı. Bugün öldürdüğü adamın yüzünün gözlerinin önüne geleceğini sanıyordu. Hep olduğu gibi… Bera ne zaman bir cinayet işlese, uykuya dalana kadar öldürdüğü kişinin son anı; yüzündeki ifade, ölümün bıraktığı his, hepsi tekrar tekrar zihninde canlanırdı. Ama bu kez öyle olmadı. Havlunun düşüşü… O an… Sanki ağır çekimdeymiş gibi gözünün önünde belirince, Bera gözlerini aniden açtı. Kalbi yine hızlanmıştı. Kendine kızdı. Akla kazınmaya değecek şey değildi. Daha öncede bir çok p***s görüşmüştü ama sebebi genelde kurbanları cezalandırırken verdiği eziyetti. Ama bu sefer ki başkaydı. Bera başını iki yana sallayıp tekrar gözlerini kapadı. Görüntülerle baş etmeye çalışarak, yorgunluğun da verdiği çöküntü ile kısa sürede uykuya daldı. 🐈‍⬛🐈‍⬛ Sabah olmuştu ve kahvaltı saati gelmişti. Bera önce duşa girmiş, ardından kahvaltıya inmek için hazırlanmıştı. Uykusuzdu. Masaya geçtiğinde omuzlarındaki ağırlık oturuşuna bile yansıyordu. Sandalyeyi sessizce çekip yerine oturdu. Gözleri bir an sofrayı taradı; aynısı gibi bir kuş sütü eksikti. Cihangir ve Mahir ilk kez geç kalanlar arasındaydı. İşle ilgili bir şey konuşmuş olmalılardı; ikisi de acele ama ölçülü adımlarla sofraya yaklaşıp yerlerine geçti. Mahir, Cihangir’in sağına oturdu. Cihangir’in solu ise Bera’ydı. Ve Mahir’le Bera karşı karşıya geldi. Bakışları bir anlığına birbirine kilitlendi. İkisinin de yüzünde uykusuzluğun bıraktığı o donuk iz vardı; solgunluk, göz altlarında hafif gölgeler… Aynı gecenin yükünü taşıyor gibiydiler. Neredeyse aynı anda gözlerini kaçırdılar. Bera başını hafifçe eğdi. Utangaç görünmeye çalışıyordu. Aslında böyle biri değildi; olayları büyütmez, kolayca üstünden geçerdi. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak onun için zor değildi. Ama bu evde… biraz “fazla” duruyordu. Bir misafir gibi, hatta bazen bir asalak gibi hissettiği için duygularını olduğundan büyük yansıtması gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden başını tabağına gömdü. Çatalını kaldırırken gözlerini bir an bile kaldırmadı. Lokmalarını sessizce, neredeyse aceleyle aldı. Varla yok arası bir dikkatle, sanki tabaktaki yemeğe dünyadaki en önemli şeymiş gibi odaklanmıştı. Mahir ise bunu fark etti. Gözleri istemsizce Bera’ya kaydı. Onun başını kaldırmadan yemesine, omuzlarının biraz daha içe kapanmış olmasına… Utancını saklama çabasını gördü. İçinde ince bir suçluluk kıpırdadı. Benim yüzümden, diye geçirdi aklından. Bu kadar kasılmasına gerek yoktu. Bir şey demedi. Çatalını eline aldı, yemeğini yavaşça yemeye devam etti. Sanki her lokmayı bilinçli seçiyor, peynirlere öncelik veriyordu. Arada yine bakışları kaydı; yine Bera’yı gördü. Yine sustu. Sofrada konuşmalar sürüyordu ama ikisinin arasındaki sessizlik daha yoğundu.Ve uykusuz bir gecenin izi, ikisinin de yüzünde hâlâ duruyordu. Perihan Hanım, Hazel’in önündeki yemeğe neredeyse hiç dokunmamasını ve elinden telefonu bir an olsun düşürmemesini daha fazla görmezden gelemedi. Kaşığını tabağa bırakırken yüzü sertleşti. “Kızım, bırak şunu!” dedi çıkışarak. “Yemeğini yesene!” Hazel irkildi. Başını kaldırdı ama gözleri annesinden çok abisine kaydı. Cihangir'den bir şey duymaktan çekiniyordu. Sessizce telefonu masanın kenarına bıraktı. Ekran aşağı bakıyordu artık. Saçlarının ucuyla oynarken ne yesem diye sofraya bakınmaya başladı. Akın, sesszice yemeğini yiyordu. Ne başını kaldırdı ne de kaşığının ritmini bozdu. Masanın baş köşesinde oturan Ferhunde Hanım ise olan biteni sanki görmüyormuş gibi çayından küçük bir yudum aldı. Bakışları boşluğa sabitlenmişti; bu evde söz söylemek için ses yükseltmeye gerek duymayanlardandı. Aylin Hanım, masanın diğer ucunda ikizlerle ilgileniyordu. Çiçek’in önüne tabağını biraz daha yaklaştırdı, Toprak’ın döktüğü yemeği peçeteyle toparladı. Ümit Bey de yanlarında, çocuklara yemeği sevdirme telaşıyla bir şeyler anlatıyor, arada kaşığı alıp yönlendiriyordu. Sofra kalabalıktı. Ama herkes kendi sessizliğinin içindeydi. Hazel başını eğdi, kaşığını eline aldı. Lokmasını aldı ama tadını hissetmedi. Telefon masanın kenarında duruyordu; sanki birazdan tekrar ona bakacakmış gibi. Ferhunde Hanım çayını bir yudum daha aldı. Akın bir an önce şirkete gidip arkadaşlarıyla goygoy yapmak istiyordu. .... Cihangir çatalını tabağın kenarına bıraktı. Hareketi sakin ama kararlıydı. Sandalyeyi çok ses çıkarmadan geriye itti, peçeteyi masaya bıraktı. “İzninizle,” dedi kısaca. Mahir, Cihangir’in kalktığını fark ettiği anda başını kaldırdı, sonra o da çatalını bıraktı. Bakışları istemsizce karşıya, Bera’nın önündeki tabağa kaydı. Kız hâlâ başını kaldırmadan yiyor gibiydi. Mahir bir şey söylemedi. Sessizce ayağa kalktı. İkisi birlikte masadan uzaklaştı. Sandalyelerin boşalmasıyla sofradaki hava biraz daha gevşedi. Cihangir kapıya yönelirken Mahir bir adım gerisinden yürüdü. Evden çıkarken aralarında neredeyse hiç konuşma geçmedi; sadece aynı hızda, aynı kararlılıkla yürüdüler. Sofranın geri kalanına gecikmeli ulaştı. Perihan Hanım derin bir nefes aldı, sanki az önceki gerginlik şimdi fark ediliyormuş gibi. Hazel başını kaldırdı, kapıya baktı ama bir şey demedi. Akın hâlâ sessizdi; yemeğini bitirip peçetesini dizine bıraktı, ardından o da kalktı. Ferhunde Hanım çayından son bir yudum aldı. Fincanı tabağına bıraktığında ses netti. Bu da onun kalkış işaretiydi. Kimseyi süzmeden yerinden doğruldu. Aylin Hanım çocukların önünü toparladı. Çiçek’in saçını düzeltti, Toprak’a peçete uzattı. Ümit Bey sandalyeyi çekip ayağa kalktı, çocukları da peşine taktı. Sofra birer birer boşaldı. Biraz önce kalabalık olan masa, şimdi sessizdi. 🐈‍⬛🐈‍⬛ 3 GÜN SONRA... Geceydi. Saat 23.30. Ev sessizliğe çekilmişti. Işıklar birer birer sönmüş, kapılar kapanmıştı. Kimi uyuyordu, kimi yatağın içinde uykuyla uyanıklık arasında dönüp duruyordu. Bera’nın telefonu birden titreşti. Ekran kırmızıya döndü. Night Bird – ACİL ALARM. Bera’nın yüzü bir anda ciddileşti. Telefonu yatağın kenarına bırakmadan doğruldu. Üzerindeki pijamayla ayakta durdu; birkaç saniye kıpırdamadı. Sonra yavaşça odasının kapısını açtı. Başını aralığa uzattı. Omuzları gerildi. Kulak kabarttı. Alt kattan sesler geliyordu. Alçak ama canlı. Aylin Hanım’ın sesi… ve yanında, dün yurtdışından gelen arkadaşının kahkahası. Belli ki muhabbete dalmışlardı; bu gece Aylin Hanım'ın arkadaşı bu evde kalacaktı. Bera’nın kaşları hafifçe çatıldı. Dudaklarını içe doğru bastırdı. Bu iyi değil, diye geçirdi içinden. Kapıyı sessizce kapattı. Dolabın önüne geçti. Hareketleri hızlı ama kontrollüydü. Nektar’a baktı. Kedi yatağın kenarında kıpırdandı. Bera eğildi, kameralı tasmasını aldı. Tasmanın tokasını açarken Nektar’ın boynuna geçirdi. Pencereyi açtı. Soğuk hava yüzüne vurdu. Bera dışarı baktı. Sonra Nektar’ı iki eliyle kavrayıp bırakır gibi yaptı. Kedi sessizce karanlığa süzüldü. Bera hemen telefonunu kaldırdı. Ekranda tasmanın kamerası açıldı. Görüntü titrek ama netti. Bahçe… birkaç gölge… tek tük koruma. Bera başını hafif yana eğdi. Gözleri hesap yapar gibi ilerledi. Atlatılır, dedi içinden. Zor ama olur. Dolabın kapağını açtı. Askılara baktı. Elini bir iki kıyafete uzattı ama geri çekti. Bir an durdu. İçinden gelen o tanıdık his… yakalanma. Başını iki yana yavaşça salladı. “Hayır,” diye fısıldadı. Pijamalarını çıkarmadı. Telefonu eline aldı, kuzenine hızlıca yazdı. “Sende yedek kıyafetlerim vardı. Getirir misin?” Gönderdi. Saçlarını ensesinde gevşekçe topladı. Birkaç tel yanağına düştü, umursamadı. Telefonu avucunda sıktı. Camın önüne geçti. Dışarı baktı. Yüzünde korku yoktu. Sadece kararlılık.Çenesini hafifçe kaldırdı. Sakindi. Bu sakinlik gecenin ona sunduğu bir lütuf değil, Bera’nın alışkanlığıydı. Pencereyi son kez kontrol etti. Çerçevenin altına bastı, gövdesini dışarı aldı. Üçüncü kattaydı. Büyük Tekfur Köşkü’nün bu cephesi Boğaz’a bakıyordu; taş duvarlar yılların yıpranmışlığıyla çıkıntılı ama affetmezdi. Ayağını pencerenin dar pervazına koydu. Parmak uçlarıyla duvarın kenarını yokladı. Sağ omzunu köşeye yasladı, vücudunu duvara paralel hâle getirdi. Şimdi yürümüyor, kenarlardan ilerliyordu. Ayaklarını yan basıyor, ağırlığını taşın güven veren noktalarına bırakıyordu. Bir adım… sonra bir tane daha. Aşağıya bakmadı. Bir anlık duraksama. Sol eliyle duvardaki çıkıntıya tutundu, sağ ayağını milim milim kaydırdı. Taş soğuktu ama sağlamdı. Bir yanlış hesap, onu doğrudan bahçeye bırakırdı. Nefesini tuttu, geçirdi. İkinci katın balkonuna yaklaşmıştı. Balkonun demir korkulukları birkaç adım ötedeydi. Bera dizlerini hafifçe büküp kendini ileri itti. Sessiz bir atlayışla balkona indi. Ayak tabanları yere değdiği an dizlerini kilitlemedi; sesi yuttu. Çömelip bir saniye bekledi. Kulak verdi. Yok. Ayağa kalktı. Balkon boştu; bu odada ışık yoktu. Demir korkuluklara yaklaştı. Parmaklarını üst demire doladı. Gövdesini öne verdi. Kolları gerildi. Ayakları yerden kesildi. Şimdi aşağı inmesi gerekiyordu. Balkondan sarktı. Ayaklarını evin duvarındaki çıkıntılara yan şekilde yerleştirdi. Sağ ayağı sabitledi, sol ayağını bir karış aşağı indirdi. Korkulukları hâlâ tutuyordu. Avuç içleri terlemişti ama tutuşu bırakmadı. Derin bir nefes aldı. Sonra… Ellerini korkuluklardan çekti. Duvara yaklaştı. Parmaklarını taşın pürüzlü yüzeyine gömdü. Ağırlığını sola verdi. Sağ ayağını bir çıkıntı aşağı indirdi. Bir hamle… iki… İki, belki üç hamle sonra kendini aşağıda bulacaktı. Tam o anda— “Bera Hanım?” Ses arkasından geldi. Tanıdıktı. Çok tanıdık. Bera’nın gözleri kocaman açıldı. Kalbi bir anda boğazına fırladı. Kan kulaklarında uğuldadı. Parmakları duvara daha sert bastı ama vücudu dondu. Ne yukarı çıkabiliyordu ne aşağı inebiliyordu. Mahir Vefa... Bu evde ona sadece 'Hanım' diyen tek kişi... Bu kadar açıkta, bu kadar savunmasız yakalanmanın hissi içini paramparça etti. İlk defa yaklanmıştı. Kalbi kontrolsüzce atıyordu. Nefes almayı unuttuğunu fark etti ama ciğerleri kilitlenmişti. Kıpırdayamadı. Sadece orada…duvara tutunmuş hâlde kaldı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE