-Havlu Kazası-

2634 Kelimeler
Bera, 12 katlı inşaatın karanlık girişinden içeri adım attı. Saat gece birdi. İstanbul’un uzak bir semtinde, sokak lambalarının bile aydınlatamadığı bir boşlukta, rüzgâr demir iskeletler arasında uluyordu. Beton kokusuna pas, yağ ve nem karışmıştı. Bu saatte burada bulunmasının tek nedeni vardı: yeni bir müşterinin işi. Semiha Yılmaz. Yirmi altı yaşında, hayatı boyunca yalnız kalmaya mahkûm edilmiş bir kadındı. Eski sevgilisi tarafından iki yıldır taciz ediliyordu. Geçen yıl, bir gece yarısı apartman boşluğunda darp edilmiş, mucize eseri ölümden dönmüştü. O zamandan beri kaçıyordu. Ama adamın gölgesi, her defasında bir şekilde yolunu buluyordu. Son haftalarda eski sevgilisi barışma bahanesiyle yeniden ortaya çıkmış, tehdit mesajlarını sıklaştırmıştı. “Son kez konuşalım.” demişti bu gece için. Oysa Semiha biliyordu — bu konuşmanın sonunda nefes alamayacaktı. Mesaj sabah gönderilmişti. Ama kadının kurtuluşu da aynı sabah başlamıştı. Night Bird sistemine düşen bildirimle dosyayı anında Bera’ya yönlendirmişti. Kızın konum bilgisi, binanın adı, mesajın içeriği… hepsi sisteme düşmüştü. Bera, Semiha'ya bildirimi gönderdiğinde altına bir not düşmüştü. Adamın istediği yere gitmemesi gerektiğini... Yani bu gece, av ve avcı rolleri değişmişti. Bera başını kaldırdı. İnşaatın tepesinde sallanan bir pencere plastiği rüzgârda hışırdadı. Elini cebine attı, eldivenlerini giydi. Ayakkabısının altında beton tozu çıtırdadı. Beton merdivenlerin soğuk yüzeyine basarken heyecanı içinden kabarıyordu; her adımda toz zerrecikleri havalanıyor, ayakkabısının altından çıtırdayarak geçiyordu. Nihayet on birinci kata vardığında başını sola çevirdi — karanlıkta, orta şişmanlıkta, yaklaşık bir seksen beş boylarında bir adam duruyordu. Adam, sesin geldiğini duyunca ani bir hareketle arkasını döndü. Semiha’dan daha uzun görünüyordu; şapkası yüzünü gölgeye almış, hatları tam seçilmiyordu. “Semiha?” diye sordu adam, sesi beton yüzeyde yankılanırken bir an için sessizliği delen bir tıkırtı gibi yayıldı. Bera, onlarla beş metre kala durdu. Nefesi sakin, duruşu soğuktu. “Semiha yok.” dedi. Adam, karşısındaki yabancı kıza şaşkın şaşkın baktı, kaşları çatıldı. “Sen kimsin?” diye sordu. Bera başındaki şapkayı çıkardı. Siyah saçları at kuyruğu halinde toplanmıştı. Hizmetkâr bir gülümseme takınır gibi, ama gözleri soğuktu: “Semiha beni gönderdi,” dedi. Adam hiçbir şey anlamıyordu; dudaklarının arasından çıkan ilk soru sinirli bir tonda aktı: “Derdin ne senin? Semiha niye gelmedi?” “Niye gelsin?” derken omuz silkti; dudaklarında alay vardı. Adam, ellerini arka cebine soktu, beklerken duruşu tehditkârdı. “Bugün buraya gelmeseydi onun evine geleceğimi biliyordu,” dedi, sesi sertleşti. Bera, at kuyruğunu sol eline aldı ve parmaklarıyla üstten alta okşar gibi yaptı; hareketi hem sakin hem ölçülüydü. “Kış temizliği yapıyor. Eve bir ayı sokamayacak kadar titiz çalışıyor, emin ol,” dedi, alttan alaya çalan bir tınıyla. Adam sinirle çenesini sıktı. “Ne için geldin?” diye sordu. “Seni yormamak için geldim,” dedi Bera adımlarını hafifçe yana kaydırarak, siyah botlarına bakar gibi yürürken. “Semiha’nın evi buradan çok uzakta; bu soğukta kim yürüyecek? Etrafta araba görmedim, sanırım yürüyerek geliyordun. Taksi... cinayet anında kullanılacaksa seni çabucak ele verir.” “Ne saçmalıyorsun, ne cinayeti?” dedi adam; inkar edecekti elbette. Ama Bera’nın duruşu, adamın içinde bir rahatsızlık filizlendirmişti. Bera sola doğru bir adım attı, ayakkabısının kenarındaki toza gömülen ışığı, inşaatın yarım kalmış demir iskeletini ve güneşsiz pencerelerin boş bakışını izler gibi bakıyordu. “Hadi ama! Aylarca bunu düşündün değil mi? Hatta kız barışmamak için diretmeseydi ‘bize ev aldım, buradan gel bakalım’ diyecektin; ‘beş aya hazır olacakmış, ona kadar bekleriz’ diyecektin.” Adamın dişleri birbirine geçti. “S-sen nereden biliyorsun bunu?” diye kekeledi. Bera bir anda ona döndü, sesi samimi ve serinkanlıydı: “Bizde deriniz,” deyip omuz silkti. “Bu arada bunların yalan olduğunu da biliyorum. Kızı bu kattan aşağı atacağını biliyorum.” Adamın rengi bir anda soldu; bir an için polis ihtimali aklından geçti. “Öyle bir şey yok!” diye bağırdı. “Aaa öyle mi? Tüh, suçsuz yere öleceksin yani. Üzdü. Sana inansam bile artık çok geç, Adem Bey. Normalde asla yüzümü göstermem ve konuşmayı da sevmem ama on birinci kattan düşüp yaşama ihtimaliniz olmayacağı için çok kasmadım açıkçası.” Bera’nın sözleri sakin, ama keskin bir tehdit gibi havayı kesiyordu. Adam, karşısındaki zayıf görünen kadına küçümseyici bir bakış attı. “Sen mi öldüreceksin beni?” diye alay etti. “Hıhı,” dedi Bera, gülümsemesi karanlıkta daha bir ürperticiydi. O sırada adam belindeki silahı çıkardı. Bera’nın gülüşü daha da büyüdü; korku filmlerindeki seri katil gülüşüne benzeyen o ifade, burada mecaz olmaktan çıkıp soğuk bir gerçeklik halini alıyordu. Çevrede sessizlik derindi; inşaatın iskeleti gökyüzüne çıplak bir iskelet gibi yükseliyordu.... “Sıkamayacağımı mı sanıyorsun?” diye sordu Adem, sesi taş duvarlarda çarpıp geri dönerken kendinden emin bir tıslamaya dönüşmüştü. Bera bunun bir şantaj olduğunu, adamın cinayeti işledikten sonra kaçacağını, Yunanistan’a gizlice sığınacağını biliyordu. Katil olmaya cesareti yeterli; hâlihazırda yakalanmaktan, hapse girmekten ürkek bir adamdı o. Yine de dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. “Sıkarsın,” dedi Bera, sesinde hiç titreme yoktu. Adem rahat bir edayla bir adım öne çıktı. “Diz çök,” dedi. “Ellerini kaldır.” Bera başını eğdi. Siyah at kuyruğu sol omzuna düştü; saçları karanlığın içinde neredeyse görünmezdi. Adem usulca yaklaştı; namlu kadının baş hizasına gelmişti. Soğuk çelik, geceyi daha da keskinleştirdi. “Şimdi söyle, ne için geldin?” diye kısık bir sesle sordu. “Seni öldürmek için, dedim ya!” Bera’nın cevabı bir çığlıktan çok soğukkanlı bir tespit gibiydi. Adem sinirlendi; kızın deli olduğunu düşünmek istiyordu, mantıklı olan bu sayede kendini rahatlatacaktı. “Silahın var mı?” diye hırladı. Bera başını kaldırdı; gözleri namlunun ucuyla buluştu. “Var, ama bu tarz değil — sıkıntı olur mu?” dedi, ağzında hafif bir oyunbazlık. Adem onu laf cambazı diye etiketlediğin de bilemiyordu; yüzündeki küçümseme değişmiyordu ama içindeki kıvılcım belirmişti. “Çıkar ama eğer ters bir hamle yaparsan kafana sıkarım,” dedi, tehdit yine aynı soğuklukta. Bera sakinlikle beline eğildi. Bir el hareketiyle tornavida, kelebek bıçak, muşta, çakı, kerpeten ve ince, parlak bir ekmek bıçağını çıkardı; hepsini özenle önüne dizdi. Aletler beton zeminde parlarken sessizlik daha da ağırlaştı. Adem alayla güldü. “Ekmek bıçağı ha!” dedi küçümseyerek, ama gülüşünde bir tedirginlik gizleniyordu. “Öyle deme, çok güzel işlevi var,” diye karşılık verdi Bera, göz kırpıp hafifçe gülerken yüzünde o ürkütücü soğuk tebessüm duruyordu. Adem’in yüzü aniden düştü. Ayaklarının dibindeki aletler, bu “cılız” kızın sandığından daha tehlikeli görünüyor, mantığına uymayan bir gerçeklik biçimleniyordu: Güç fiziksel kuvvette değil, soğukkanlılıkta, hazırlıkta olabilir. Ve şu an, on birinci katın loş koridorunda, plastiğin hışırtısı ve betonun soğuk nefesi arasında Adem, neyle karşılaştığını gerçekten bilmiyordu. Ve tam o anda bir hareketlenme oldu. Bera, adamın dikkatinin bir anlığına dağıldığı o saniyede ceketinin cebine hamle yaptı. Telefonu kaptığı gibi, bacağını sertçe yana çevirip diz altına vurdu. Adem sendeledi, dizine saplanan acıyla inledi, dengesini kaybedip yere yığıldı. Bera o sırada çoktan geri çekilmiş, adım adım geriye kaçıyordu. “Gel lan buraya!” diye kükredi adam, sesi beton duvarlarda yankılandı. Ama Bera dinlemedi. Çelik basamaklardan yukarı doğru koşturdu. Parmakları cebinden çıkardığı telefonun ekranında hızla geziniyordu. Bir yandan koşuyor, bir yandan mesaj yazıyordu. “Semiha’m… Hoşça kal demek için yazıyorum. Artık bitmişiz, anladım. Bunca zaman sana çektirdiklerim için özür dilerim. Şerefsiz bir insa—” Parmakları durdu. Başını kaldırdı, nefesini düzenleyip içinden mırıldandı: “Yok, bu hafif oldu.” Koşmaya devam ederken satırları tamamladı. “Canavardan da beter olduğumu biliyorum. Yaşamayı hak etmeyen bir döl israfıyım. Şimdi bu dünyadan bu israfı sileceğim. Gidiyorum sevgilim. Hoşça kal…” Mesajı göndermek üzereydi ki, ardındaki ayak sesleri yaklaştı. Betonun üzerinde yankılanan ağır adımlar kalbine vuruyordu. Bera hemen arkasına baktı — Adem merdivenleri tırmanıyor, öfkeyle nefes nefese yaklaşıyordu. Bera bir atlet gibi son basamakları üçer üçer çıkıp duvarsız inşaat katına ulaştı. Gece rüzgârı yüzüne çarptı; şehir ışıkları uzakta, karanlığın içinde pırıl pırıl yanıyordu. Adem karşısına dikildi. Gözlerinde öfke, dudaklarında köpük. Aralarında dört metre kalmıştı ki Bera elini kaldırdı. “Dur!” dedi. Adem’in göğsü inip kalkıyordu. “Sürtük!” diye tısladı. Bera umursamadı. “Emoji seçmem lazım, bekle…” Adam bir an dondu. “Ne?” Bera başını eğdi, ekranı taradı, kırık kalp emojisini buldu. Sanki metnin son noktasıymış gibi mesajın sonuna ekledi. Çünkü Adem, Semiha’dan af dilerken hep bu emojiyi kullanırdı. “Tamam, oldu,” dedi Bera sakince. Başını kaldırdı, göz göze geldiler. “Ver şunu!” diye bağırdı Adem, telefonu işaret ederek. “Gel al.” Adam temkinle yaklaştı. Hesap basitti: Telefonu alacak, kızı itecek. Bu cılız kız, onun gücüyle baş edemezdi. Bera’nın yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi. “Bu arada,” dedi, “şarjın yok. On ikinci kattan düşene kadar ambulansı arama şansın olursa, ne âlâ…” “Orospu seni!” diye kükredi Adem, öfkeyle atıldı. Telefonu kaptığı gibi Bera’ya hamle etti. Ama o anda Bera bir fare çevikliğiyle eğilip yana sıyrıldı. Parmak uçlarıyla adamın arka bacağına dokunup hafifçe itti. O kadar hafifti ki ...ama dengeyi yitirmek için yeterliydi. Betonun üstünde yankılanan bir “Ah!” sesi, ardından uzun bir düşüş sessizliği… Gece bir anlığına tüm nefesini tuttu. Sonra, sessizlik ...sadece rüzgâr, boş katlardan süzülüyordu. Bera aşağı baktı. Gülümsüyordu. Nefes nefese kalmıştı. O kadar eğlenmişti ki keşke bir kat daha olsaydı diye düşündü. "11. kat şüpheliydi ama 12.kat şüpheye yer vermez...Güzel oldu böyle." Bera sırtını geriye esneyerek kütletti ve hemen bir alt kata indi. Bellerinden çıkardığı aletleri hemen cebine attı sonra şapkasını da alıp hızla merdivenleri inip binadan çıktı. Dakikalarca yürüdü. Sonra telefonundan kuzenin aradı. "Kuzen besledin mi kediyi?" "Besledim."dedi. Bu aralarında ki bir mesajdı. "Tamam seni almaya geliyorum yakın sayılırım." "Tamam canım." Bera telefonu kapattı ve şapkasını başına geçirerek ıssız sokaklarda gözden kayboldu. 🕊️🕊️ Bera eve geldiğinde saat gece ikiyi çoktan geçmişti. Karanlık ev sessiz, huzurlu görünüyordu. Üzerinde hâlâ inşaatın tozu, damarlarında ise o gecenin gerginliği dolaşıyordu. Hemen banyoya girdi; sıcak su omuzlarından aşağı süzülürken günün ağırlığıyla birlikte nefesi de yavaşladı. Aynadaki buğulu yansımasına son bir bakış attı, gözlerinin altındaki morlukları görmezden geldi. Duştan çıktıktan sonra, dolabın kapağını araladı ve bebe mavisi renkte, ince askılı şort tulum pijamasını giydi. Pamuklu kumaş tenine değdiğinde göz kapakları ağırlaştı. Tek isteği yataktı artık. Tam yastığına uzanmak üzereyken bir eksikliği fark etti — Nektar ortalarda yoktu. Odasının köşesindeki kedi yatağı boştu. “Neden hala gelmedi ki?” diye homurdandı ve telefonunu eline aldı. Kamerada; son görüntüde Nektar otoparkın civarında dolaşıyordu. Şimdi ise ekran yalnızca duvara dönük, karanlık bir yüzey gösteriyordu. “Off… uyumak istiyorum, lütfen…” diye iç çekti, ama içgüdüleri yerinde durmasına izin vermedi. Pencereye çıktı, gece rüzgârı saçlarını hafifçe savurdu. “Nektar! Pisi pisi…” diye seslendi yumuşak bir fısıltıyla. Bir kez, iki kez… sonra bir sessizlik. Ne bir miyavlama, ne bir hışırtı. Bera derin bir nefes aldı, çaresizce başını iki yana salladı. Dolabından örgü, erguvani tonlarda peluş bir hırka aldı. Hırka dizlerine kadar iniyordu; önünü kapatmadan, çıplak ayaklarının sessiz adımlarıyla merdivenlerden aşağı indi. Bahçeye çıktığında ay ışığı nemli toprağa ince bir gümüş tabaka gibi serilmişti. “Pisi pisi…” dedi bu kez daha kısık bir sesle, sanki geceyi rahatsız etmekten korkar gibi. Bir yandan da telefondaki kameraya bakıyor, ekranda küçük bir hareket arıyordu. Ama görüntü hâlâ aynıydı — duvara dönük, cansız bir karanlık. “Nektar…?” dedi, neredeyse fısıltıyla ama cevap yine sessizlik oldu. Bahçede çıplak ayaklarıyla yürümeye devam ederken, telefon ekranında bir hareketlenme oldu. Bera anında durdu; gözleri ekrana kilitlendi. Nektar artık sabit değildi. “Tamam, oradasın demek…” diye mırıldandı ama yüzündeki rahatlama kısa sürdü. Nektar açık havada değildi. Kapalı bir yerde, bir odada dolaşıyordu. “Bir odada… ama kimin odasında?” dedi kendi kendine, kaşları çatılarak. “Lütfen… cadıların odası olmasın,” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmazdı. Serpil ve Perihan’ın odasına Nektar’ın girmesi demek, gece yarısı azar işitmek demekti. Ve Bera, ne kadar soğukkanlı olursa olsun, oyuncu sakinliğini o iki kadınla bir tartışmada koruyamayacağını çok iyi biliyordu. Kameradaki görüntü titrek, ışık yetersizdi ama belli detaylar seçiliyordu. Loş bir ışığın altında koyu gri tonlarında bir oturma grubu, kenarda uzun, fildişi renkli bir abajur, duvarın önünde ise ahşap detaylı bir televizyon ünitesi vardı. Kamera titredi, sonra yeniden netleştiğinde bu kez başka bir alan görünüyordu: Dört kişilik bir yemek masası… Duvarlar ise tavana kadar uzanan büyük aynalarla kaplıydı; yansımalarda hareket eden tek şey küçük kediydi. Bera’nın içini belirsiz bir huzursuzluk kapladı. Gözlerini kısıp ekrana eğildi. Burası, bu evdeki kimsenin odası değildi. Çünkü Nektar bir odada değil, bambaşka bir evin içindeydi. “Allah Allah…” diye mırıldandı Bera, etrafta dolaşırken. Gözleri ilerideki Mahir’in camlı mekânına takıldı. İçerideki koltukları görünce kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Burası,” dedi kendi kendine. Mahir bir yıldır, yani Bera bu eve geldiğinden beri burada yaşamıyordu. O yüzden mekânın kapısı da hep kilitli olurdu. Demek ki bu gece açık kalmıştı. Nektar da merakına yenilip içeri girmişti. Bera hızla ilerledi, cama yaklaştı. Masanın altında bir hareket gördü — Nektar oradaydı. Elini cama hafifçe tıklattı. Küçük kedi, sahibini görünce yerde yuvarlanmaya başladı. “Gel paşam, hadi!” dedi Bera gülümseyerek. Ama Nektar oyuna dalmıştı. Kaygan zeminde koşup kayıyor, sonra tekrar zıplayarak dönüyordu. Bera istemsizce güldü, ama tek isteği onu alıp bir an önce odasına dönüp uyumaktı. Cam kapıya vurdu, belki içeriden biri duyar diye bekledi ama hiçbir ses çıkmadı. “Bir yere mi gitti acaba?” diye mırıldandı, bahçeyi kontrol ederken. Bu saatte Cihangir’in Mahir’i dışarı çıkarmayacağını tahmin ediyordu. Alt dudağını ısırdı, sonra kapıya uzanıp itti. Kilitli değildi. “Alıp hemen çıkacağım,” diye kendi kendine söylendi. İçeri adım attı, gözleri Nektar’ı aradı. Küçük kedi masanın altından fırladı, oyun zannettiği için salonun diğer ucuna doğru koştu. “Gel buraya oğlum, hadi!” dedi Bera, sabırsız ama hâlâ yumuşak bir sesle ama kedi dinlemedi. Yemek masasının altından koltuk takıma koştu sonra koltuğun altına girdi. Bera artık daha fazla bekleyemeyecekti. Zaten izinsiz girmişti, şimdi bir de yakalanırsa açıklaması zor olacaktı. Diz çöküp koltuğun altına eğildi, elini uzattı. Nektar’ın gözleri karanlıkta iki küçük yeşil yıldız gibi parlıyordu. “Uyku vakti…” diye fısıldadı ve usulca patisini yakaladı. Simsiyah tüylerin arasından çıkan o minik pati, hemen geri çekilmek istese de Bera kararlıydı. Hafifçe çekti, Nektar kısa bir “mırr!” sesi çıkardı ve sonunda kucağına geldi. “Yaramaz seni!” dedi, kediyi göğsüne bastırarak. Nektar ise memnuniyetsizdi; kuyruğunu sinirle sağa sola savuruyor, mırlamak yerine kısa kısa homurdanıyordu. Bera ayağa kalktığı anda, karşısında Mahir’i görünce kalbi boğazına tırmandı. Gözleri büyüdü, ama bir çığlığı bastırmayı başardı. “Be-ben..…” Mahir’in sesi sakin, hatta şaşkınlıktan çok uykulu bir tondaydı. “Bera Hanım?” O an, Bera’nın kalbi daha da hızla çarpmaya başladı. Bu tepkiyi korku sanmak istese de, içinde başka bir şey kıpırdandığını fark etti. Sesinin o derin, sıcak tınısı… hoşuna gitmişti. “Aa… şey ben…” diyebildi yalnızca. Mahir’in bakışları, istemsizce kızın üstünde gezindi. Nemli siyah saçları omuzlarından aşağı sarkmış, birkaç tel yanağında yapışmıştı. Üzerindeki bebe mavisi pijama, dizlerine kadar inen erguvani peluş hırka ile birleşince hem dağınık hem tatlı bir görüntü oluşturuyordu. Kucağındaki simsiyah erkek kedi ise huysuzca kıpırdanıyor, çıkmak için pençeleriyle Bera’nın pijamasına takılıyordu. “İçeri girmiş de…” diye başladı Bera, utanmış bir sesle. “Burayı daha önce keşfetmemişti. Sanırım cam kapı açık kalmış. Onu almak istedim. Kapıya vurdum ama açmadınız, ben de girmek zorunda kaldım.” Mahir başıyla onayladı. “Sorun değil,” dedi yumuşak bir sesle. Ama o anda fark etti: belinin altına sarılı havlu hâlâ üzerindeydi, üstü ise tamamen çıplaktı. “B–ben gideyim o zama—Ah!” Cümlesi yarım kaldı. Çünkü Nektar aniden hırlayıp patisiyle Bera’nın eline tırmıkladı, ardından bir sıçrayışla kucağından atladı. Bera irkildi, elini tuttu. Simsiyah kedi yere iner inmez arkasına dönüp baktı, kuyruğunu dikleştirdi. O tanıdık oyuncu bakışıyla “şimdi oyun zamanı” der gibiydi. Bir anda hızla geri döndü, Bera’nın çıplak bacağına sarıldı; tırnaklarını hafifçe geçirdi, sonra da dişleriyle kısa bir ısırık attı. Bera, “Nektar!” diye fısıldadı ama çok geçti. Kedi bu kez hedefini değiştirdi — iki sıçrayışta Mahir’e ulaştı. Yumuşak zeminde kayarken pençelerini uzattı ve tam Mahir’in bel hizasında, havlunun kenarına sapladı. Bir saniyelik sessizlikten sonra, havlunun kumaşı “şırtt” diye ses çıkardı. Mahir’in gözleri büyüdü. Nektar zarif bir inişle yere düştü… ve havlu, sahibinin belinden kayarak sessizce yere indi. Bera’nın parmakları hâlâ tırmalanan elini tutuyordu, ama gözleri istemsizce aşağı kaydı. Bir anlığına zaman durdu. Havlunun yere düşüşü, karanlıkta Mahir’in çıplak gövdesine vuran loş ışık…ve büyük aleti. Ve Bera, nefesini tutarken fark etti — kalbi artık korkudan değil, bambaşka bir şeyden atıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE