Bera, kucağındaki siyah kediyi, Nektar’ı, parmak uçlarıyla seviyor, gözlerini Boğaz’ın gecenin sisine daldırmış, pencereden dışarı bakıyordu.
Odanın sessizliğini bozan tek ses, kedinin huzurlu mırıltısıydı. Bera’nın elleri Nektar’ın kulaklarının arkasına her gidişinde kedi biraz daha mayışıyor, kucağında eriyip gidiyordu sanki.
Birden kapısı tıklatıldı.
Bera başını kaldırıp kısa bir iç çekti, sonra kediyi kollarının arasına alarak yatağından indi. Beyaz kapısının demir kilidini çevirdiği anda kapı hızla aralandı.
“Hey, ezik! Yemeğe!”
Toprak, yüzünde şımarık bir gülümsemeyle kapının önünde dikiliyordu. O gülüşün ardındaki küçümseme o kadar belirgindi ki, Bera bir an bile görmezden gelemedi. Sadece ifadesiz bir yüzle başını sallamakla yetindi.
Tam kapıyı kapatacakken, koridorun ilerisinden tiz bir ses yankılandı:
“Hadi Topraak, yarış yapalım!”
Çiçek koşarak merdivenlerden indi. Üzerinde uçuş uçuş, pembe bir elbise vardı; eteklerine işlenmiş renkli çiçek desenleri ışıkta parlıyordu. Toprak, Bera’ya dil çıkarıp kardeşinin peşinden fırladı.
Bera sessizce kapısını kapattı. Kediyi yere bıraktıktan sonra diz çöküp onun göz hizasına indi.
“Nektar, ben aşağı ineceğim. Sen biraz dışarı çıkmak ister misin?”
Kediler genelde karşılık vermezdi, ama Nektar farklıydı. Kıvrak bir hareketle pencereye yöneldi.
Bera, pelüş terliklerinin sürüyerek arkasından yürüdü, pencereyi araladı. Nektar tek bir hamlede pencere pervazına çıktı ve evin duvarları boyunca dengede yürümeye başladı. Kız, kedinin karanlıkta neredeyse görünmez hale gelen siyah tüylerini izledi; o dikkatli ilerleyen adımlarında bir tür ritüel gizliydi.
Alt kattaki beyaz panjurun üstüne atladığında, gövdesi gecenin içinde tamamen kaybolmuştu.
Bera pencereyi kapatmadı. Nektar her zaman dönerdi. Evde ondan başka kimse o kediyi istemiyordu zaten.
“Kara kedi uğursuzluktur,” derdi Serpil Hanım.
Ama Bera için Nektar, bu evdeki tek şansıydı. Tek dostuydu. Odasından başka yerde gezmesi yasaktı. Tek izinliği olduğu yer ise evin bahçesiydi.
Dolabının önüne geçti. Üzerine kısa kollu beyaz bir tişört, altına koyu mavi bir kot pantolon geçirdi. Uzun siyah saçlarını tararken dişlere takılan teller canını acıttı, ama umursamadı. Aynadaki yansımada solgun teni saçlarının koyuluğuyla keskin bir kontrast oluşturuyordu.
Derin bir nefes aldı, sonra sessizce odasından çıktı.
Merdivenlerden inerken evin içindeki hareketi sezebiliyordu. Seslerin, ayakların, fısıltıların karışımı… herkes yerli yerindeydi.
Üçüncü kattan aşağı inmeden önce Perihan Hanım’ın sesi yankılandı:
“Çabuk olun, Cihangir gelmiş!”
Bera alt kata indiğinde salonun ışığı gözlerini aldı.
Masada gümüş şamdanların ışığı, kristal bardaklara yansıyor; sofradaki abartı, göz kamaştırıcı bir gösteriye dönüşüyordu.
“Fazla gösterişli,” diye düşündü içinden.
Zengin sofralara alışkındı ama bu kadarına değil. Perihan Hanım’ın bu akşam için özel olarak aldığı yeni şamdanları bile fark etmişti.
Masayı daha fazla süzmek isterdi ama evin girişinden yükselen coşkulu sesler düşüncelerini böldü.
Cihangir eve girmişti.
Ev halkının sevinç çığlıkları köşkün her yanına yayıldı.
Bera, salondaki en köşedeki sandalyeye geçip sessizce oturdu. Onun için bu eve birinin gelmesi ya da gitmesi fark etmiyordu.
Bir yıldır bu evdeydi.
Bir yıldır bu yabancı kalabalığın arasında nefes alıyordu.
Annesiyle yaşamıştı on sekiz yaşına kadar.
Ta ki o denizde boğulup gidene kadar…
O günden sonra Bera’nın içindeki boşluk, acıyla değil, sessizlikle dolmuştu. Unutmak için çalıştı; derslerine sığındı.
Babasını tanıyordu. Deniz Tekfur...
Annesi ondan sık sık bahseder, ama bir o kadar da uzak tutardı.
“Bu aileye bulaşma,” derdi.
Ve Bera da bulaşmamıştı.
Ta ki… kader onu oraya kadar sürükleyene dek.
Tek hayali Tekfur Üniversitesi’ne girmekti — girdi de.
Ama orada da hep sessizdi.
Ne bir dost edindi, ne de bir öğretmenin dikkatini çekti.
Yine de zeki, sabırlı, yetenekliydi.
Kendi başına bir yazılım geliştirdiğinde, onu Tekfur Holding’e sunma cesareti göstermişti.
Ve orada karşısına Cihangir çıkmıştı.
Cihangir Tekfur, bu genç kızın adını duyunca önce merak etmiş, sonra geçmişini araştırmıştı.
Kısa sürede bulmuştu o bağı — babasının, yıllar önce başka bir kadına yaptığı gizli para transferlerini.
Gerçeği öğrendiğinde, öfkeyle dolmuştu.
Bera’nın yazılımını reddetti.
Ama onun dehasını da göz ardı edemedi.
“Bu program başka bir şirkete giderse,” demişti ona, “başına bela alırsın. Senin gibiler ya satın alınır… ya da susturulur.”
Bera o uyarıyı hiç unutmamıştı. Yazılımını gizledi.
Ama hayat, onu yeniden Cihangir’in kapısına sürükleyecekti.
Bir gece sokakta saldırıya uğradı. Yardım isteyebileceği tek kişi oydu.
Cihangir geldi, kurtardı.
O anda Bera’nın ne kadar yalnız olduğunu fark etti.
Ve onu eve getirdi.
O evde, kıyamet koptu.
Perihan Hanım, anneannesi, teyzesi — hiçbiri bu kızı kabul etmedi.
Ama Cihangir, babaannesinden sonra sözünü dinleten tek kişiydi; susturdu hepsini.
Babaannesi bile gönülsüz de olsa razı oldu.
Sonrası ise hep aynıydı:
Soğuk bakışlar, fısıldaşmalar, görünmez duvarlar…
Bir yıl geçti ama kimse alışmadı.
Bera da alıştırmaya çalışmaktan çoktan vazgeçmişti.
Cihangir, ağır adımlarla salona girdiğinde odadaki hava bir anda değişti.
Gözleri kısa bir an Bera’nın gözlerine takıldı. Ama Bera hemen başını önüne eğdi. Tabağındaki boşluğa bakarken o temas sessizce eriyip gitti.
“Hoş geldin Paşam!”
Yaşlı bir ses yankılandı merdivenlerden.
Cihangir başını kaldırdığında, odasından ağır adımlarla çıkan babaannesi Ferhunde Hanım’ı gördü.
Yüzünde bir anda güller açtı.
“Sultanım!” dedi içten bir gülümsemeyle.
Normalde sert ve mesafeli bir adamdı Cihangir; ama babaannesine karşı her zaman yumuşak, saygılı ve sevecendi.
Kadının elini öpüp, narin bir incelikle koluna girdi. Onu masanın baş köşesine kadar götürüp oturmasına yardımcı oldu.
Ferhunde Hanım, yetmiş dört yaşındaydı ama yaşını hiç göstermiyordu. Yıllar boyu dikkat ettiği beslenme, düzenli uykusu ve disiplinli yaşamı, ona hâlâ dimdik bir duruş kazandırmıştı.
Salondaki ağır avize ışığı, saçlarının arasındaki gümüş telleri parlatıyor; yüzündeki yılların izleri, asaletle birleşmiş bir bilgelik havası yaratıyordu.
Cihangir, onun tam karşısındaki sandalyeye geçti.
O sırada herkes çoktan yerini almıştı.
Bera, masanın en köşesindeydi.
Sağındaki sandalye — yani Cihangir’in yeri — uzun süredir boş kalırdı. O evde kimse o koltuğa oturmaya cesaret edemezdi.
Ama şimdi o sandalye doluydu. Ve bu bile, Bera’nın içini garip bir sıkıntıyla doldurdu.
“Eee anlat , işler güçler nasıl gidiyor bakalım?” diye sordu Ferhunde Hanım, sofradaki sessizliği dağıtarak.
Cihangir, gülümseyerek başını hafifçe eğdi.
“Fena sayılmaz Sultanım,” dedi sade bir tonla. “Yeni anlaşmalar var, birkaç görüşme daha kaldı. Şirket bu aralar yoğun ama istediğimiz yönde ilerliyor.”
Ferhunde Hanım onaylarcasına başını salladı.
“Çalışkan evlat her zaman bereket getirir,” dedi.
Masaya hizmetçiler sessizce tabakları bırakmaya başladı.
Gümüş çatalların porselen tabaklara değen sesi, salonun genişliğinde yankılanıyordu.
Yemekler sırayla servis edilirken, herkes sıcak aile tablosu canlandırıyordu.
Ama Bera, tabağındaki çorbaya kaşığını daldırırken, o masada fazlalık gibi hissetmeye devam etti.
Masadaki sohbet giderek akışkanlaşmış, Ferhunde Hanım torununa işten güçten söz ettirirken herkes rolünü oynamaya başlamıştı.
Tam o sırada, masanın diğer ucundan iki minik kıkırtı yükseldi.
Toprak ve Çiçek, sandalyelerinde hafifçe birbirlerine eğilmişlerdi.
Toprak, Bera’nın oturduğu köşeye bakıp sinsice gülümsedi, sonra dilini çıkarıp kardeşine göz kırptı.
Çiçek de onu taklit etti.
Bera, başını kaldırmadan, kaşığını sessizce çorbasına daldırdı.
Görmemezlikten gelmek, bu evde en iyi savunma biçimiydi artık.
Ne kadar içini burksa da, yüzünde tek bir mimik bile kıpırdamadı.
Ama çocuklar daha yeni başlamıştı.
Çiçek, tabağındaki mor üzümlerden birini iki parmağıyla kavradı, hızlı bir hamleyle Bera’ya doğru fırlattı.
Minik üzüm havada bir an süzüldü, sonra Bera’nın yanağına çarpıp çorbasına düştü.
Sıçrayan sıcak çorba, beyaz tişörtüne birkaç damla bıraktı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Toprak’la Çiçek, kahkahalarını yutmak için dudaklarını ısırdılar.
Yüzlerindeki tatmin, birer zafer ifadesi gibiydi.
Bera, kaşığını elinden bırakmadı.
Kısa bir an çorbasının içindeki mor lekeye baktı, sonra hiçbir şey olmamış gibi kaşığını yeniden ağzına götürdü.
Sakinliği, sessiz bir direniş gibiydi.
O anda, Cihangir’in gözleri kısa bir an çocuklara kaydı.
Bakışları sertleşti.
Bir şey demedi ama yüzündeki ifade yeterliydi.
Toprak ve Çiçek hemen dik oturdular, başlarını tabaklarına eğdiler.
Cihangir, sanki hiçbir şey olmamış gibi başını yeniden çevirip babaannesinin anlattıklarını dinlemeye devam etti.
Ama masadaki bazı yüzlerde gizli bir memnuniyet kıpırdanıyordu.
Perihan Hanım, kadehini yudumlarken dudak kenarındaki belli belirsiz gülümsemeyi gizlemeye bile çalışmadı.
Sanki o küçük rezalet, günün en tatlı dokunuşuydu onun için.
Masada kimse bir şey söylemedi.
Bera'yı görmezden gelmek, bu evin yazılı olmayan kuralıydı.
Bera ise sessizce çorbasını içmeye devam etti.
Kaşığın tabağa her değdiğinde çıkan ince ses, o sessizlikte yankılandı ve odadaki tüm fısıltılardan daha fazla şey anlattı.
Yemek bitti. Herkes kış bahçesine geçti. Masada tek bir kişi kalmıştı. Tatlısını henüz yeni çatallayan Bera vardı.
Tatlı onun için her şeydi. O yüzden tadıyla yemek için sofrada uğradığı zorbalıkları içinde yutkunmak için herkesin kalkmasını beklemiş ve tatlıya ihtiyaç duymuştu.
Kış bahçesi bulunduğu katın batı cephesinde kalıyordu. Kapısı aralıklı olduğu için içeride ki konuşmaları duyuyordu.
Hazel ve Akın tatlı bir atışmaya girmişti. Abartıya kaçan bağırışlar Cihangir'in, "Akın!" uyarısı ile hafifliyordu.
Üçüncü çatalını kadayıf tatlısına daldırdı ve ağzına götürmek için kaldırmıştı ki birden tabak önünden hizmetli tarafından çekildi.
Bera'nın eli bir an havada kaldı. Başını kaldırdı ve yanında ki esmer kadının bakışları ile karşılaştı.
Çatalını bekliyordu. Halbuki tatlısı daha bitmemişti.
Bera gözlerini ondan ayırmadan çatalın ki tatlıyı ağzına aldı ve bilek hareketi ile çatalı kadına uzattı.
Kadın soğuk ifadesi ile elinden çekip aldı ardından arkasını dönerek uzaklaştı.
İşte böyleydi Bera'nın hayatı.
Bir hizmetçinin bile ona karşı saygısı yoktu. Sebebi ise tabiki bu evdeki ona düşman kadınlardı. Yada hepsi.
Sessizce dudaklarını peçeteye sildi ve masadan kalktı. Ardından uzun bir holden ilerleyip giriş kapısından dışarı çıktı.
" Pisi pisi!"
Nektar'a şuan ihtiyacı varmış gibi hissetti.
Nektar normalde hemen yanına gelirdi ama bir kaç dakika geçmesine rağmen gelmemişti.
" Nektar!" diye seslendi genç kadın. Ama ses yoktu.
Oda da olmalı diye düşündü. Tam arkasını dönüp gidecekken limon ağcının arkasında bir kıpırtı duydu.
Hemen adımlarını oraya çevirdi. Gecenin karanlığında küçük bir kızıl ışığı gördü sonra onun Nektar olmadığını...
Bir adam vardı. Sigara içiyordu. Kadın ile göz göze gelince dudaklarına götürdüğü sigarayı indirdi yerinde dikleşip, "Bir şey mi istemiştiniz?"
Resmiyet?
Bu Bera'nın garibine gitti ve dudakları aralansa da konuşamadı.
Adam ona sorar bakışlarla bakmaya devam ediyordu.
Uzun boyluydu. Çok uzun süre adama bakarsa Bera'nın boyunu ağrıyabilirdi.
" A..şey siyah bir kedi gördün mü? "
Sesi çok kısık çıkmıştı.
Adam hafif öne eğildi ve bir adım ona attı. Sigarayla karışık paçuli kokusunu almıştı kadın.
" Efendim anlamadım."
Bera bir adım geriye kaçtı. " Siyah kedi. Gördün mü?" dedi daha net bir sesle.
" Hayır küçük hanım görmedim. "
Küçük hanım?
Zihninde bu soruyu da sormuştu kendine ama çok takılmadı.
" Tamam." dedi Bera.
" Vefa!"
Cihangir'in kapı girişinden gelen sesi ile adam hemen yanından geçti ve ağacın arkasından çıktı. Bera yerinde kalmaya devam etti.
" Efendim Cihangir Bey!"
" Yavrum başbaşayken bey kullanma demedim mi?"
İki adam o sırada ufak bir sesle gülüştü. Bera, farklı gelen o erkeksi gülüşün Vefa'nın olduğunu ayrıt etti.
" Söyle kardeşim."
" Arabada küçük çanta kalmış onu alıp gelsene."
" Tamamdır. "
İkili kızın olduğu yerden uzaklaşmıştı. Biri içeri girmiş diğeri otoparka doğru yürüyordu.
" Vefa..." diye mırıldandı kadın. Bu ismi duymuştu. Hafizasını yokladı.
Çalışan olduğu belliydi.
Sonra aklına geldi.
Cihangir'in sağkolu vardı. Hayatını kurtaran bir adam. Çokça söz edilmişti.
" Mahir Vefa..." dedi genç kadın bu kez. Cihangir'in korumasıydı.
Ona resmiyetle konuşmasından anlamıştı. Yeniydi buralarda. Daha doğrusu Bera yeniydi ve onu ilk defa görmüştü.
" Meov!"
Birden irkildi ve ayak ucundan gelen sese baktı.
Nektar parlayan yeşil gözlerle sahibine bakıyordu.
Kadın hemen kucağına aldı ve çenesinden boyuna doğru sevmeye başladı.
" Yine bir dişinin arkasına takıldın değil?" diye anne şefkati ile kızdı.
Kedi bir şeyler mırıldanmıştı. Bera onu anlamış gibi gülümsedi ve içeri adımladı.