-YASAK-

2382 Kelimeler
Kadın, sabahın en soğuk saatinde uyandı.Rutubet kokusu duvarlara sinmişti, nefes alırken bile ciğerine işliyordu. Başını yavaşça yastıktan kaldırdı, kararmış duvardaki eski saatin tik taklarını dinledi. Akrep altıya yaklaşıyordu. Bir anda doğrulup elini çekmecenin üzerindeki telefona uzattı. Ekranı titrek ışığıyla yüzünü aydınlattı. Parmaklarıyla ekranı kaydırdı, umutla bir mesaj aradı. Ama yoktu. Göz bebekleri bir anlığına boşluğa daldı, dudakları titredi. Dün gece boyunca beklemişti… Bir mesaj. Bir işaret. Bir “tamamdır” bile olsa yeterdi. Ama gelmemişti. Boğazına bir şey oturmuş gibiydi. Göğsünü eliyle bastırdı, derin derin nefes aldı. Kalbinin ritmi, saatin tıkırtısıyla yarışıyordu artık. Artık gitmeliydi. Bu evde kalırsa, bir daha cesaret edemezdi.Ailesine haber verse bırakmazlardı; bunu biliyordu.Dün gece annesinin iki bileziğini gizlice çekmeceden almıştı.Parmakları hâlâ o anki titremeyi hatırlıyordu.Vicdanı boğazında düğüm düğüm olmuştu ama geri dönüşü yoktu artık. Sessizce yataktan kalktı, gece boyu hazırladığı küçük valizini kavradı. Kilitli kapının yanına geldiğinde kulağını dayadı. Babası hâlâ derin uykudaydı; horultusu duvarların arasından yankılanıyordu. Bir an için durdu. Sarılmak istedi. Veda etmek... Ama yapamadı. Gözlerinin ucundaki yaşları eliyle sildi. “En iyisi böyle gitmek,” diye fısıldadı kendi kendine. Ölüme gitmek, bir kadın için artık normal miydi? Olması gereken miydi? Çok mu falzaydım bu dünyada diye geçirdi içinden. Gözleri doldu ama ağlamadı. Ailesi yaşayacaktı. O ölecekti belki ama Esat içeri giridğinde bu sefer çıkması o kadar kolay olmayacaktı. Ölüyorum işte. Haberim henüz yok ama öldüm belkide...Şimdi elinizde sağlam bir kanıt var. Öldürdü beni ve hapse girmeye hak kazandı. Askıdaki kabanını aldı, fermuarını bile çekmeden demir kapıya yöneldi.Kapıyı aralarken gıcırdayan menteşelerin sesi, kalbine hançer gibi saplandı. Donakaldı. Bir süre nefes bile almadı. Sonra, evin içinden hiçbir ses gelmeyince yavaşça nefes verdi. Tam dışarı adım atacakken... Gözünün ucuna bir şey ilişti. Kapı eşiğinde, paslı posta kutusunun dibinde bir zarf duruyordu. Kaşları çatıldı. Zarf, nemden hafifçe kabarmıştı ama üstü tertemizdi , sanki biri birkaç dakika önce bırakmış gibiydi. Eğilip aldı. Ellerinin titrediğini hissetti. Zarfın ağzını açarken boğazında bir yumru belirdi. İçinden elli dolar çıktı. Yeni, katlanmamış, yeşil bir banknot. Dondu kaldı. Etrafa bakındı. Boş sokak... Sadece uzaklardan bir karganın sesi ve rüzgârın uğultusu vardı. Dün fazla gönderdiği parayı hatırladı. Demek ki biri… geri göndermişti. Ama kim? Nasıl bulmuştu evini? Yoksa… o muydu? Zarfın arkasını çevirdiğinde iki harf gözlerine çarptı: NB. Kalbi hızla atmaya başladı. O harfleri tanıyordu. Night Bird. Dün sadece bildirmin üstündeki isimdi bu. Şimdi o imza, sabahın karanlığında parmaklarının arasındaydı. Kadın derin bir nefes aldı, zarfı hemen çantasına yerleştirdi.Kapıyı sessizce kapattı, boynuna atkısını sardı.Soğuk sabah havası yüzüne çarptığında gözleri yandı. Ayaz, sanki gitmesini engellemek ister gibi karşısına dikilmişti. Ama o, adımlarını hızlandırdı. Bir daha arkasına bakmadı. Ne olacağını bilmiyordu… Kiminle, neden, ne için karşılaşacağını da. Ama artık geri dönemezdi. Çünkü bu kez sadece evinden değil, kendi yaşamından da vazgeçmişti. 🪶🪶🪶 Bera, masada her zamanki yerinde oturuyordu. Bütün aile üyeleri yerlerini almıştı. En son Ferhunde ve Cihangir geldi. Cihangir yerine oturunca servisler başladı. Gençler okula gitmek için biraz aceleyle yiyor, Aylin Hanım ise çocukları, Çiçek ve Toprak’ı zorla yemek yemeye ikna etmeye çalışıyordu. Çocuklar uykulu gözlerle sadece tabaklarına bakıyordu. Her gün rutin olan okula lanet eden cümleleri zihinlerinde saklıydı. Cihangir ve Ferhunde Hanımın yanında okula gitmek istemiyorum demek azar işitmelerine sebepti. Akın’ın önünde bir kitap vardı. Ders notlarını gözden geçiriyordu. “Nasıl gidiyor Akın Bey, dersler?” diye sordu Cihangir, peynirinden bir çatal alıp dudaklarına götürürken. Akın’ın gözleri parladı. Abisine saygıyla bakıp gururlu bir sesle cevap verdi: “Çok iyi gidiyor abi. Seneye artık stajyer değil, bir çalışanın olabilirim.” Cihangir’in dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı. Kardeşinin bu azmini her zaman takdir ederdi. “Öyle kolay değil küçük bey,” dedi alaycı ama sevgi dolu bir tonla. Akın dudaklarını birbirine bastırıp küçük bir gülümsemeyle önüne döndü. Cihangir bu kez bakışlarını Akın’ın yanında oturan Hazel’e çevirdi. “Hazel Hanım, sizde durumlar nasıl, sormasam da olur mu?” dediğinde sesindeki ima açıkça hissediliyordu. Hazel, çekingen ve sevimli bir ifadeyle abisine baktı. “Dün yüz elli takipçi daha kazandım,” dedi. Konuşurken sandalyesinde küçüldüğünü hissetti. Cihangir sadece gözlerini devirdi. Annesi ve anneannesi ise kıkırdamadan edemedi. Sofradaki sohbet zamanla akıp gidiyordu. Herkesin hali hatrı sorulmuştu ama bir Bera'ya sorulmamıştı. Halbuki o da Cihangir'in kardeşiydi. Bera yavaşça kahvaltısını yaparken televizyondan gelen sesle herkesin dikkati bir anda oraya yöneldi. Ekranda bir haber spikeri ciddi bir yüz ifadesiyle konuşmaya başladı: “Sayın seyirciler, güne ne yazık ki bir cinayet haberiyle başlıyoruz. İstanbul’un Esenler ilçesinde, 29 yaşındaki Esat Güler adlı bir vatandaş, bu sabah saatlerinde evinde ölü bulundu. Edinilen bilgilere göre, Güler’in eşi sabah saatlerinde eve geldiğinde eşini yatak odasında boğazı kesilmiş halde buldu. Olay yerine intikal eden polis ekipleri, evde geniş çaplı bir inceleme başlattı. Kadın, ifadesi alınmak üzere emniyete götürülürken, ilk bulgulara göre cinayetin gece saatlerinde işlendiği düşünülüyor. Soruşturma çok yönlü olarak sürüyor.” Cihangir ve amcası Ümit ekrandan gözlerini ayırmadan izliyordu. Diğerleri ise göz ucuyla bakmakla yetindi. Bera, spiker başka bir habere geçtiğinde başını yeniden tabağına eğdi. “Karısı öldürmüştür, Allah bilir ne çektirdi adam,” diye mırıldandı Aylin. Sesi alçak ama belli belirsiz bir memnuniyet taşır gibiydi. “Kadın eve geldiğinde bulmuş, hayatım,” dedi Ümit, çayındaki şekeri karıştırıp bir yudum aldıktan sonra. “Kokusu çıkar ortaya ama… yine de eşinden şüphe ettim,” diye ekledi. Belki de çıkmayacaktı. Kadının, o gece ailesinin evinde olduğu net şekilde kanıtlanacaktı. Cihangir, masanın kenarındaki telefonunu alıp bir şeylere bakmaya başladı. Bera göz ucuyla onu süzdü, sonra sessizce önündeki tabağa döndü. Kahvaltıdan sonra Cihangir kış bahçesine geçmiş, elindeki tabletle iş maillerine göz gezdiriyordu. Önündeki kahveden hâlâ buhar yükseliyordu. Yanında, her zamanki gibi Mahir vardı. Mahir, onun en yakın arkadaşıydı. Liseyi birlikte okumuş, üniversiteye birlikte gitmişlerdi. Ancak aralarındaki bu yakınlığa rağmen, kimse Mahir’in neden hâlâ Cihangir’in koruması olduğunu anlayamıyordu. Fakat iki adam da bunun cevabını gayet iyi biliyordu. Cihangir yanına yüzlerce koruma alabilirdi ama hiçbiri Mahir kadar güven verici değildi. Mahir içinse durum başkaydı; Cihangir’in canını başka birine emanet edemezdi. Bu, kendisinin yüklenmeyi seçtiği bir sorumluluktu. Birçok zorlu zamanı birlikte atlatmışlardı. Mahir derslerde pek başarılı değildi, üniversiteye de sadece Cihangir için gitmişti. Onun asıl ilgisi dövüş sporlarıydı. Mahir doğduğu günden beri yalnızdı. Üç yaşındayken annesini de kaybetmiş, yetim ve öksüz kalmıştı. Onu dedesi Yavuz büyütmüştü. Yavuz Bey, Cihangir’in rahmetli dedesi Kürşat Bey’in en yakın arkadaşıydı; aynı zamanda onun terzisiydi. Dostlukları kumaşın değil, sadakatin üzerinden dikilmişti. Yavuz, Kürşat’ın “gel ortak olalım” teklifini nasıl reddettiyse, Mahir de yıllar sonra Cihangir’in iş tekliflerini aynı kararlılıkla reddetmişti. Yavuz Bey’in tek bildiği şey dikiş dikmekti. Ticaretten anlamazdı. Mahir de aynıydı; onun tek bildiği dövüşmek ve sadakat göstermekti. Cihangir gözünü tabletten ayırmadan konuştu: “Mahir, telefon lansmanını bir ay geriye alalım mı, ne dersin?” Mahir başını hafifçe yana eğdi, gözlerini kısarak Cihangir’e baktı. “Neden?” Cihangir’in çenesi kasıldı, tablet ekranına bakarken kaşlarının arasına bir çizgi yerleşti. “İçime sinmeyen birkaç şey var. Onları halledeceğim.” “Tamam, asistanına söylerim,” dedi Mahir, sesinde sorgusuz bir kabulleniş vardı. Cihangir yalnızca kısa bir baş hareketiyle onayladı. Parmakları hâlâ tabletin ekranında gezinirken, yüzü düşünceli bir hal almıştı. Mahir, masadaki çay bardağını aldı, parmaklarını sıcak cama yasladı. Ardından koltuğuna yaslanıp sessizce karşı manzarayı izlemeye koyuldu. Bir süre sadece duvar saatinin tiktakları duyuldu. Sonra kapı çalındı. İkisi de aynı anda başlarını çevirip kapıya baktılar. Cam kapının ardından Bera görünüyordu. Cihangir, kısa bir baş hareketiyle içeri gelmesini işaret etti. Bera kapıyı açıp içeri girdiğinde, tereddütle arkasını kapattı. Avuçlarını birbirine kenetlemişti, bakışlarını yere indirip sessizce konuştu: “Konuşabilir miyiz?” Cihangir’in kaşları hafifçe çatıldı. “Ne hakkında?” Bera göz ucuyla Mahir’e baktı, sonra tekrar Cihangir’e dönüp kısık bir sesle, “Özel olarak,” dedi. Cihangir tabletini masaya bıraktı, sandalyesine geriye yaslanırken parmak uçlarını birbirine dokundurdu. Sesi soğuktu, ama içinde açık bir tehdit vardı: “Sen çıktığın an, Mahir haberdar olur, Bera. Uzatmadan söyle.” Bera bir an tereddüt etti, sonra derin bir nefes aldı. Gözlerini kısa süreliğine kapatıp kendini toparladı. Ardından Cihangir’e en uzak koltuğa oturdu. Mahir, sağ çaprazında oturan genç kadına kısa bir süre baktı. Bakışları ne yargılayıcıydı ne meraklı. Sadece ölçüp biçiyordu. Sonra gözlerini penceredeki manzaraya çevirdi. Elindeki çayı yudumlarken bile tetikteydi; omuz kasları, olası bir tehlikeye karşı her an harekete geçecekmiş gibi gergindi. Cihangir ise sessizdi. Sadece koltuğun kenarına dirseklerini dayamış, Bera’ya sanki içini okuyormuş gibi bakan koyu gözlerini kısmıştı. Odada gerilim, dışarıdaki soğuk havadan daha keskin hissediliyordu. “Ben çalışmak istiyorum.” Cihangir’in keyfi kaçmış gibiydi. “Bu konuyu konuşmuştuk, Bera. Olmaz demiştim.” “Belki fikrin değişmiştir diye düşündüm,” dedi Bera, sesi çekingen ama kararlıydı. Sözleri boğazına düğümlenmiş gibiydi. Cihangir başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde sabırsız bir parıltı belirdi. “Bera, seni bu eve hangi şartla getirdiğimi biliyorsun. O zaman ‘tamam’ demiştin. Şimdi neden diretiyorsun?” “Diretmiyorum… Rica ediyorum,” dedi, sesinin titrememesi için kendini zorlayarak. “Kabul edilmedi.” “Lütf—” “Bak Bera,” diye araya girdi Cihangir, sesi bir anda sertleşmişti. “Seni bulduğumda ölmek üzereydin. Sana açıkça söyledim: O eve girersen gözlerden uzak kalacaksın. Tamam, bana borçlu değilsin. Aramızda bir anlaşma var. Sen bana yazılımını verdin, ben de seni koruma altına aldım. Bu kadar net.” Bera’nın yüzü gerildi, dudakları ince bir çizgiye dönüştü. “Bu kadar mı utanç verici, şirkette ‘Cihangir’in kardeşi’ olarak anılmak?” Bir anlık sessizlik çöktü. Cihangir’in çenesindeki kaslar sıkıldı. Gözlerini kısıp, kelimeleri keskin bir şekilde dile getirdi: “Beğenmiyorsan gidersin.” “Gitmek istiyorum demedim,” dedi Bera, sesi öfke ve hayal kırıklığı arasında gidip geliyordu. “Sadece Akın gibi ben de alanımda ilerlemek istiyorum. Evet, başta kabul ettim ama şimdi pişmanım. Artık kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum.” Cihangir başını iki yana salladı, sabrının sonuna gelmişti. “Ben de açıkça söylüyorum, kabul etmiyorum.” Bera ifadesiz bir yüzle ona baktı. İçinde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlendi. Cihangir’in sesi bu kez daha düşük ama daha tehditkâr bir tondaydı: “Bu evden çıktığın an ölürsün, biliyorsun değil mi? Sana sadece beklemeni söyledim. Alanında çok iyisin, evet. Benden bile zeki olduğunu biliyorum. Ama bu seni korumayı zorlaştırıyor.” Bakışlarını kıza dikti, kelimeleri tane tane söyledi: “O şirkete girersen, adın sanın duyulacak. Ve tüm oklar sana çevrilecek. Her mühendisimi korumak için zaten yeterince uğraşıyorum. Bir de seninle uğraşamam. Üstelik… başka ülkelerdeki şirketler senin yazılımındaki potansiyeli fark ederse, bu sefer benim başım belaya girer.” Bera dişlerini sıktı. Az önce abisi tarafından övülmüştü ama yüzündeki ifade bir tokat yemiş gibi donuktu. “Normal şeyler yaparım,” dedi alçak sesle. “Yapamazsın,” diye yanıtladı Cihangir, net ve keskin bir ses tonuyla. Cihangir’in yüzünde bir anlık yumuşama oldu. Gözleri kısa süreliğine yere indi, sonra yeniden Bera’ya döndü. Kızda kendini görüyordu. Aynı azim, aynı inat. Farkı şuydu: Bera ondan bile daha zekiydi. Ve bu, tehlikenin ta kendisiydi. Bera’nın ona verdiği yazılım, sıradan bir güvenlik duvarı değildi. O sistem, devlet düzeyinde bile kırılması imkânsız bir şifreleme teknolojisiydi. Ve Cihangir, o yazılımın yanlış ellerde neler yapabileceğini çok iyi biliyordu. Tekfur Holding’in sistemine sızmaya çalışan herhangi bir ağ olduğunda, Cihangir’in elindeki yazılım anında karşı saldırıya geçiyor, saldırgan ağları çökertiyor ve karşı tarafın verilerini ele geçiriyordu. Yani bir bilgisayar korsanı bir sisteme sızmaya çalışırken aslında kendini tehlikeye atıyor — uzaktan bağlantı (geri dönen kabuk bağlantısı) kurmayı denese bile, sistem onun izini sürüyor, bağlantıyı tersine çeviriyor ve saldırganı açığa çıkarıyordu. Bu sistem yalnızca bir güvenlik duvarı değildi; içinde tuzak sunucular (honeypot), izinsiz giriş algılama ve engelleme kuralları (IDS/IPS), yetki yükseltme tespit mekanizmaları ve komut-kontrol ağı izleme katmanları (C2 algılama) barındırıyordu. Ayrıca ileri düzey şifreleme yöntemleri (asimetrik şifreleme) ve kod karıştırma teknikleri (karmaşıklaştırma) ile korunuyordu; donanım seviyesinde ikili dosya yamaları uygulayabiliyor, sisteme gizlice yerleşmiş zararlı yazılımları (rootkit’leri) tespit edip temizleyebiliyordu. Kısacası, yasadışı ama teknik olarak neredeyse sınırsız erişim yeteneğine sahipti — doğru ellerde kullanıldığında bir ülkenin kritik altyapılarına bile ağ içi sıçrama (pivot) yapabilecek kapasitedeydi. Cihangir bu sistemi yalnızca kendi amaçları için kullanıyor, sırrı Mahir’le paylaşıyordu. Eğer bu yazılımın varlığı ortaya çıkarsa, sonuç felaket olurdu. Cihangir şimdiye kadar kişisel çıkarları uğruna onu kötüye kullanmamıştı; yazılımı Bera’dan almasının asıl nedeni, kızın farkında olmadan başlarına büyük bir bela açma ihtimaliydi. Bera’nın tek başına aynı güvenlik duvarını yeniden kurması pek mümkün değildi .Böyle bir altyapı için güçlü bir sunucu ağı, gelişmiş bir yazılım ortamı ve dikkat çekmeden yayılabilecek bir sistem (gizli kurulum) gerekirdi. Yapabilse bile, Cihangir’in elindeki sistem onun yazılımını etkisiz hale getirebilecek kadar güçlüydü: Sıfır-gün açıklarını (henüz kimsenin fark etmediği güvenlik boşluklarını) tespit ediyor, davranış analizi ile sistemleri sanal ortamlarda izliyor ve geri alma mekanizmalarıyla saldırıyı anında tersine çevirebiliyordu. Bera, yazılımın uygulanmasını hep istemişti. Zeki bir kızdı; ama tek başına ilerlerse dikkat çekeceğini biliyordu. Tekfur Teknoloji’de çalışırsa, ortam daha korunaklı ve göze batmaz olurdu , kurum içi erişim yetkileri, sistem ayrımları ve kayıt izleme sayesinde hareketleri daha gizli kalabilirdi. Cihangir ise kızın bu üstün zekâsının hem değerinin hem de tehlikesinin farkındaydı; yazılımı tamamen yok etmeyi bile düşünmüştü. Hâlâ aklının bir köşesinde o seçenek vardı, fakat bekliyordu çünkü bu yazılım, zamanla kontrolden çıkabilecek bir kaosa dönüşebilirdi. Her geçen gün Cihangir’in omuzlarına daha fazla ağırlık bindiriyordu. Cihangir onu koruyordu ama bunu saf bir abi şefkatiyle yapmıyordu. İçinde açıklayamadığı duvarlar, geçmişten gelen öfke kalıntıları vardı; belki de annesini aldatan babasına duyduğu kinin bir yansımasını, farkında olmadan kıza yöneltiyordu. Bera, gözlerini Cihangir’e dikti: “Ne zaman dahil olacağım peki?” Cihangir kısa bir süre baktı, sonra soğukkanlı bir şekilde yanıtladı: “Yakın zamanda değil. Bunu bilmen yeterli.” Bera pes etti. Abisi kararlıydı. Hiçbir şey söylemeden odadan çıktı; merdivenlere yönelip kendi odasına gidecekti ki kolunu birinin tutmasıyla irkildi. Başını çevirirken kaşlarını çattı. “Ne konuştun oğlumla?!” diye tısladı Perihan, yüzüne yaklaşıp sert bir ifade takındı. “Hiçbir şey.” “Senin yalancılığına mı inanacağım, deli misin? Söyle, oğlumdan ne istedin?” "Ç-çalışmak istiyorum,” diye mırıldandı Bera, zorla söyletilmiş gibi. Perihan kolunu daha da sıktı, küçümser bir bakış attı. “Bizim şirkette mi?” “Evet,” dedi Bera, sesi kısık ama kararlı kalmaya çalışıyordu. Perihan alaycı bir kahkaha attı; hâlâ kızın kolunu bırakmadan onu sarstı. “Bu eve geldin, huzurumuzu bozdun; bir de yetmezmiş gibi elin içine karışmak mı istiyorsun? Ben izin verir miyim sanıyorsun ha!?” “Cihangir kabul etmedi zaten,” diye cevap verdi Bera. “Bey diyeceksin,” dedi Perihan, her kelimenin üzerine özellikle vurarak. Bera sessiz kaldı. Kolundaki acıyı umursamamadan sadece ona baktı. Perihan elini çekti ve tehditkâr bir sesle ekledi: “Bir daha aklından bile geçirme böyle bir şeyi. Sana hayatı zindan ederim.” Bera tek kelime etmedi, ürkekçe başını salladı. Perihan tatmin olmuş bir ifadeyle arkasını döndü ve yüksek topuklu stilettolarının üzerinde tıkırtılar çıkararak uzaklaştı. Bera bir an Perihan’ın ardından baktı, sonra derin bir nefes aldı ve sakin adımlarla odasına çıktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE