-Tarhana-

1763 Kelimeler
Nefes sesleri arabanın içinde yankılanıyordu. Arkada, geriye yatırılmış koltuğunda oturan adamın kucağındaki kadın başını geriye yaslamış, gelgitlerini hızlıca sürdürüyordu. Cihangir, kadının kalçasını iki eliyle sertçe kavramış, ritmi elleriyle sıklaştırıyordu. Dudakları kadnını beyaz gerdanında gezerken ikiside doruğa ulaşmak üzereydi. "Cihangir!"diye inledi kadın. Bacakları titriyor artık gücü tükeniyordu. Aylarca hasret kalmıştı sevdiği kadına. Japonya'da rahatça birbiri ile görüşen çift şimdi gizli saklı yerlerde özlem gideriyorlardı. "Eda...Çok güzelsin." Kadın adamın arzulu sesinden çıkan övgülere gülümsedi. Beline kadar inmiş elbisesinin askılarının açıkta bıraktığı göğüsleri adamın dudaklarıyla ödülleniriliyor gibiydi. Her öpüşü içindeki yangını harlıyor, bu dünyadan soyutluyordu. Artık ikiside sona ulaşmıştı. Titreyen iki beden boğukça inleyerek boşaldı. Eda, yüzünü adamın terli boynuna gömdü. Cihangir kollarıyla sardı ince beli. Göğüsleri aynı anda inip kalkıyordu ikisininde. "Gitmem gerek."dedi kadın istemeye istemeye. "Biraz daha,"dedi adam o gitmesin diye daha sıkı sardı kadını. "Babam yokluğumu anlamamalı aşkım. Senin döndüğünü biliyor şimdi daha da yoklayacak beni." Cihangir'in içini yine öfke kaplamıştı. Eda'nın dedesi, Ferhunde Hanımın ezeli düşmanlarındandı. Kocası ölmeden önce iflaslarının büyük sebebi Eda'nın ailesiydi. İlişkilerini iki yıl önce iki tarafta onaylamamıştı. Adam kafasını kaldırdı ve kadınının çenesinden tutarak yüzünü kaldırdı. Kızarmış dudaklara baktı. Bu sefer şehvetle değil şefkatle öptü. Eda'nın hırpalanmış dudaklarındaki sızı adamın bu öpüşüyle merhem sürülmüş gibi geldi. Ayrıldıklarında göz göze gelmemeye çalıştı genç kadın. Bakarsa bırakamazdı. Kestane rengi saçlarını sol yanına atıp içindeki adamı çıkardı ve yan koltuğa geçip bileklerindeki kilodunu yukarı çekti. Karnında toplanmış siyah elbisesini düzeltti askıları kollarında geçirdi. "Yarın daha geç saatte gel." Cihan başını koltuğa yaslamış ona yandan bakıyordu. Çıplak kaslı göğsü ter içinde kalmış ay ışığında parlıyordu. Sadece başıyla onayladı. Kadın son kez yanağından öpüp arabadan çıktı. Cihangir kenara sıkıştırdığı iç çamaşırını ve pantolnunu eline alıp giyinene kadar giden kadını izledi. Ardından arka koltuktan inip ön koltuğa geçti ve arabayı çalıştırıp hızla oradan uzaklaştı. Elleri direksiyonda gergindi. Bu sevdayla, özlemle başedemiyordu artık. Babaannesine söylemek istiyordu ama çekiniyordu. Vereceği tepkiyi biliyordu. Sevdiği kadına hakarretlerini duymak istemiyordu. İçindeki huzursuzlukla karanlık yolda evine doğru sürdü... Bir saat sonra evine varmıştı. Arabasını otoparka park eder etmez kapıyı hızlıca kapattı. Soğuk metalin yankısı otoparkın sessizliğine karıştı. Henüz anahtarını cebine koyamadan, gölgelerin içinden Mahir belirdi. “Ferhunde Hanım uyumadı. Odanın ışığı hâlâ yanıyor,” dedi, sesi fısıltıdan biraz yüksek ama dikkatliydi. Cihangir, hoşnutsuz bir mırıltı çıkararak çevresine göz gezdirdi. “Benimle gel,” dedi kısa bir tonla ve önden yürümeye başladı. Mahir’in dudak kenarı hafifçe kıvrıldı. “Kaç yaşına geldik Cihangir Bey, hâlâ seni gizli saklı eve sokuyoruz. Değişmeyen tek şey bu galiba,” dedi, alttan alttan bir gülümsemeyle. Cihangir başını öne eğip gülümsedi. Haklıydı. Babaannesi Ferhunde, küçüklüğünden beri onun her gece geç dönüşünü mesele ederdi. Çocukken parkta oyuna dalıp geç kalınca kızardı, lisede arkadaşlarıyla gizlice bara gittiğinde çıldırırdı. Şimdi ise, sevdiği kadınla yaptığı “kaçamak” dönüşleri aynı tedirginlikle yakalanma korkusu taşıyordu. Evin ön kapısına geldiklerinde, kapıyı yavaşça araladı. İçerisi zifiri karanlıktı. Sadece salonun köşesindeki eski saat “tik tak” sesleriyle sessizliği ölçüyordu. “Temiz gibi,” dedi Mahir, başını uzatıp dinleyerek. Cihangir başını salladı. “Sadece bir kişi uyanık…” Merdivenlere doğru sessiz adımlarla ilerlediler. İki basamak, üç basamak derken— Bir kapı gıcırtısı yankılandı. Ardından o meşhur ses: “Cihangir?!” Cihangir’in gözleri büyüdü. Refleksle hızlandı, adeta merdivenleri değil, basamakların üzerinden havayı atlayarak koştu. Ferhunde Hanım lambaları yakıp merdiven önüne geldiğinde, yukarıdan yankılanan ayak sesleri kulaklarını tırmalıyordu. Başını kaldırınca gölgelerin arasında Mahir’i gördü. “Mahir? Senin ne işin var burada bu saatte?” Mahir gülümsememeye çalıştı, boğazını temizledi. “Efendim… Cihangir Bey’i odasına çıkardım da. Biraz şey… yorulmuştu.” Kadının kaşları birbirine yaklaştı. “Nereden geldi o? Şirkette değildi.” Mahir merdivenleri ağır adımlarla indi, sanki her adımında yalanı biraz daha inandırıcı hale getirmeye çalışıyordu. “Bardaydı efendim. Alkolü biraz fazla kaçırmış da… Ben de başında durayım dedim.” Ferhunde Hanım dudaklarını büzdü. “Doğruyu söyle bana Mahir. O kadının yanına gitmedi değil mi?” Mahir hiç bozulmadan, alışkanlıkla cevapladı: “Yok efendim. Japonya’ya gitmeden çok önce bitmişti her şey. Sizin de içiniz rahat olsun.” Kadın, şüpheyle gözlerini kıstı. O bakışla nice yalan yakalamışlığı vardı. “İyi bakalım,” dedi sonunda, Mahir'in siyah takım elbisesini süzüp arkasını dönüp gitti. Kısa bir süre sonra odasının kapısı kapandı. Işık azaldı, ardından söndü. Mahir derin bir nefes alıp arkasındaki duvara yaslandı. “Ucuz atlattım...” diye mırıldandı. Sonra sessizce dış kapıyı açtı ve bahçeye geçti. Gece serin, toprak nemliydi. Limon ağaçlarının mis gibi kokusu havaya karışıyordu. Bahçenin alt tarafında, camlarla çevrili tek katlı müştemilatı görünce yüzünde hafif bir rahatlama belirdi. Bıraktığı gibiydi. Dün işlerden dolayı otelde kalmıştı ama şimdi evine gelmişti. Orası onun sığınağıydı. İçeride sade ama özenli bir düzen vardı: deri koltuk, tek bir kitap rafı, minik bir gramofon, duvarda asılı birkaç eski siyah-beyaz fotoğraf. Abartı yoktu ama huzur vardı. Mahir cam kapıyı açıp içeri girdi. Ceketini çıkarıp koltuğun arkasına astı, ardından kahve makinesini çalıştırdı. “Bir kahveyi hakettin oğlum,” dedi kendi kendine, alayla gülerek. Limon ağaçlarının dışarıda hışırdayan yaprakları geceye eşlik ederken, müştemilatın içini sadece kahve makinesinin tıkırtısı dolduruyordu. 🪶🪶🪶 “AHHH! B–BIRAK BENİ!” Boynuna dolanan o eller, nefesini tamamen kesmeden önceki son çığlığıydı kadının. Parmaklar boğazına gömülmüş, ciğerlerindeki hava çığlıkla değil, çaresizlikle çıkıyordu. “Kimdi lan o?!” Adamın sesi odayı yaralayan bir bıçak gibiydi. Kadının gözlerinden yaşlar dökülüyordu; konuşmak istiyordu ama boğazındaki acıdan sesi çıkmıyordu. Adam ellerini birden çekti, sonra tüm gücüyle bir tokat patlattı. Kadının bedeni savrulup yere çarptı. “Konuş Hülya! Kimdi o yanındaki lavuk!” “İ–iş arkadaşım!” diye inledi kadın hıçkırıklar arasında. “Y-yağmur yağıyordu, bırakmak istedi, yemin ederim!” “Yalan söyleme!” “Emin, ne olur inan bana… İki gündür hastaydım, sen biliyorsun. Ateşim vardı ama işe gitmem gerekiyordu. Gittim ama dayanamadım. İzin aldım müdürden. Arkadaşımda ne kadar kötü olduğumu farketti. O da bırakayım dedi sadece.” Emin bir adım attı, saçlarından yakaladı, kadının başını sertçe geriye çekti. “Elin adamlarının arabasına ne diye biniyorsun lan! Ben alıyor muyum araba bir kadını!” Kadının gözleri kararmaya başlamıştı, sesi titrek ve güçsüzdü. “Y–yemin ederim… Çok halsizdim… bak ateşim hâlâ var. Seni aradım, gelemedin, ben de—” “Sende bir pezevenkle geleyim dedin, öyle mi!” Tokat sesi bu kez daha sert çıktı. Kadının başı yana savruldu, saçları yüzüne yapıştı. Emin geri çekildi, göğsü inip kalkıyordu, öfkesinin içinde kendi soluğuna bile tahammülü yoktu. Yerde yatan kadına baktı. “Hadi kalk.” Kadın kıpırdamadı. “Kalk dedim!” Sesi bu kez öfke değil, endişeyle titredi. Birkaç saniye geçti. Hiç hareket yoktu. Adam dizlerinin üzerine çöktü, elini kadının boynuna koydu. Bir nabız… evet, çok zayıf da olsa vardı. Emin derin bir nefes aldı. Şakaklarından ter süzülüyordu. “Of… yine abarttın,” diye kendi kendine söylendi. Sonra kalktı, kadını olduğu yerde bıraktı. Salonun ışığını açtı, içeri geçti. Yeni demlenmiş çaydanlıktan bir bardak çay koydu. Sanki az önce olan hiçbir şey olmamış gibi. Koltukta yayıldı, televizyon kumandasını eline aldı. Bir haber kanalına bastı. Ekrandan bir spikerin neşeli sesi yankılandı: “Şiddet gören kadınlar için yeni yasa teklifi Meclis’te…” Emin, hiçbir şey olmamış gibi çayından bir yudum aldı. “Şiddetmiş…” diye mırıldandı alayla. Sonra arkasına yaslanıp sessizce gülümsedi. *** Kadın gözlerini açtığında tüm kemikleri sızlıyordu.Hem hastalıktan, hem de yediği dayaktan.Bir süre tavana baktı. Göz kapaklarının arasından ışık süzülüyordu. Sonra etrafına bakındı. Duvar saatinde akrep gece 3'e gelmişti. Yatağındaydı. Alnındaki ıslak bezi o anda fark etti. Yüzünü buruşturup başını yastığa yasladı. Nefes alırken göğsü sızlıyordu. Yine aynısıydı. Yine nişanlısından dayak yemiş, yine ardından “bebek gibi bakılma” sırası gelmişti. Başını iki yana salladı. Bir bildirim sesiyle irkildi.Yatağın kenarındaki komodinde duran telefonu fark etti. Zorlukla uzanıp aldı. Ekran parlıyordu, ama kilit düğmesine bile basmamıştı. Ekranda bir yazı belirdi: Night Bird Altında kısa bir not vardı: “Eğer nişanlından kurtulmak istiyorsan, alttaki IBAN’a 100 dolar gönder. 3 saat sonra, onu nerede bulacağımın adresini bu mesaja yaz.” Kadın kaşlarını çattı, şaşkınlıkla ekrana baktı. “Şaka mı bu?” diye fısıldadı kendi kendine. Bir an Emin’in işi olabileceğini düşündü ama o böyle şeylerden anlamazdı. Hayatında ilk kez böyle bir uygulama görüyordu. Ekranın sol üst köşesinde kızıl bir hilal simgesi vardı. Ortada ise kırmızı bir buton: CEVAPLA “Dolandırıcılar…” diye mırıldandı ama… parmağı ekrandan uzaklaşmadı. Nedense hâlâ o mesajı kapatmıyordu. Ellerinin titrediğini fark etti. Her geçen gün ağırlaşan tartışmalardan, dayaklardan, korkudan yorulmuştu. Tam o anda kapı aralandı. Kadın irkilerek başını çevirdi. Emin, elinde bir tepsiyle içeri girdi. Yüzünde bir gülümseme vardı ama o gülümsemenin içinde sıcaklık değil, garip bir hastalık vardı. “Bir tanem… uyandın mı? Nasılsın hayatım?” Kadın telefonu çaktırmadan bacağının yanına koydu. “İ-iyiyim,” dedi, sesi kısık ve tedirgindi. “Özür dilerim sevgilim,” dedi Emin, yavaş adımlarla yaklaşırken. “Çok kıskandım seni. Yanında bir adam görünce dayanamıyorum. Ya bana hissettirdiğin şeyleri bir başkası yaşarsa… işte buna tahammül edemem.” Kadın şaşırdı. Gözlerinde korkuyla karışık bir şaşkınlık vardı. Emin tepsiyi kucağına koydu, sağ eliyle kadının siyah saçlarını okşamaya başladı. “Bak… hâlâ ateşin var,” dedi alçak bir sesle. Sonra kadının dudak kenarındaki beni başparmağı ile okşayıp, gülümsedi. Eğilip oraya bir öpücük kondurdu. Kadının kalbi titredi. Yediği dayak, öfke, korku… o anda hepsi birbirine karıştı. Bu şefkatli dokunuş gözlerini doldurdu, burnunu sızlattı. “Özür dilerim Hülya’m,” dedi adam, alnını kadının alnına yaslayarak.“Allah belamı versin, bir daha el kaldıramayacağım sana.Ama sen de hak ver bana.Beni bir kadınla öyle görsen… ne düşünürdün?” “Dinlerdim,” dedi Hülya sessizce. “Önce dinlerdim.” Emin’in bir kaşı seğirdi. Gözünde bir anlığına öfke parladı ama hemen bastırdı. Derin bir nefes aldı, sahte bir gülümsemeyle devam etti: “Artık ben de seni dinleyeceğim.” Kadın ürkekçe gülümsedi. “Söz ver.” “Söz, bir tanem.Bak, şu inşaat bitsin, düğün hazırlıklarına başlayacağız.Ne istiyorsan alacağım sana.Yüzük, gelinlik, her şey senin istediğin gibi olacak.” Kadın başını hafifçe eğip burukça gülümsedi. “İstediğim… gerçekten mi?” Emin parmaklarını saçlarının arasına daldırdı.“Gerçekten,” dedi yumuşak bir sesle. Emin, kadının kucağına düşen bezi aldı. “Islatıp geliyorum, güzelim,” dedi yumuşak bir sesle ve kapıdan çıktı. Kapı kapanır kapanmaz, Hülya derin bir nefes aldı. Ellerinin titrediğini fark etti. Hemen yanındaki telefonu kavradı, ekranı yeniden açtı. O kızıl hilal hâlâ oradaydı. “Night Bird…” diye fısıldadı kendi kendine, gözlerini kısarak ekrana baktı. Birkaç saniye boyunca sadece sustu. Parmakları, CEVAPLA butonunun üzerinde durdu. Sonra gözlerini indirdi ve bacaklarının üzerindeki tepsiye baktı. Emin’in getirdiği tarhana çorbası hâlâ sıcaktı, buharı ince bir sis gibi yükseliyordu. Bir an, burnuna gelen o tanıdık koku içini burktu. Gülümsedi. Kırık, yorgun bir gülümseme… Telefonun ekranındaki o bildirimi sağa kaydırarak yok etti. Derin bir nefes aldı. Ufak bir dokunuşu mutlu etmişti kadını. Cihazı yanına koydu, elini çorba kasesine uzattı. Kaşığı dudaklarına götürürken içinden bir ses fısıldadı: “Belki de bu kez gerçekten değişir…”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE