BULGAR KÂZIM
BÖLÜM 1: KİR VE KAN
Limanın çürümüş balık ve mazot kokan havası, nemle birleşip insanın ciğerine yapışıyordu. Gece yarısını iki geçiyordu. Zeytinburnu tarafındaki o köhne depoda, leş gibi tütün kokusunun arasında cırcır böcekleri bile susmuştu.
Gecenin sesini kesen tek şey, sandalyeye bağlanmış bir adamın hırıltıları ve köşedeki paslı çöp kovasına damlayan kandı.
"Konuş ulan anasını sattığımın çocuğu!"
Masaya sert bir tekme attı Seyfi. Gözleri kan çanağına dönmüş, burun delikleri kokainden alev almıştı. Çetenin başıydı ama kafa bacak kadar akıl yoktu herifte. Sadece acımasızdı. Acımasız ve paragöz.
Kâzım, karanlık köşede duvara yaslanmış, cebinden çıkardığı dökme tütün sigarasını yakıyordu. Yüzündeki derin faça izi, çakmağın sarı ışığında bir anlığına parladı. Herkes ona "Bulgar Kâzım" derdi. Kırcaali’den kopup geldiklerinde henüz on altı yaşındaydı. Babasını Bulgar polisinin dipçik darbeleri altında toprağa vermiş, bayrağa, vatana sevdalanmış bir Balkan çocuğuydu.
Ama şimdi? Şimdi Türkiye’nin en büyük uyuşturucu kartelinin iki numaralı adamı, Seyfi’nin sağ koluydu.
Üzerindeki bu kirli deri jackets, ruhuna bir zırh gibi yapışmıştı. Kimse bilmezdi Kâzım’ın geceleri gizli telefonlardan MİT'teki amirine rapor verirken nasıl içinin çekildiğini. Kimse bilmezdi o zehir her genç kıza, her liseli çocuğa ulaştığında Kâzım’ın kendi kalbine kaç el ateş ettiğini. O, bu lağımın içine lağımı patlatmak için girmişti. Ama patlatana kadar en pis sıçan olmak zorundaydı.
"Kâzım..." dedi Seyfi, nefes nefese geriye çekilip. "Şu gavatın dilini çözemedim ben. 'Polise ben ötmedim' diyor. Malın yerini başka kim sızdırabilir ulan o zaman?"
Kâzım yavaş adımlarla ışığın altına yürüdü. Boyu iki metreye yakındı, omuzları bir kapı kadardı. Sandalyede kan revan içinde yatan zavallıya baktı. Adı Erdal’dı. İki haftalık torbacı. Zayıf, çelimsiz, üç kuruşa muhtaç bir piç.
"Kalk lan ordan Seyfi," dedi Kâzım. Sesi, iki kayanın birbirine sürtünmesi gibi pürüzlü ve derindi. "Sabahtan beri karı gibi bağırttın adamı. Böyle sorgu mu yapılır amına koyayım?"
Seyfi kenara çekilip tespihini çekmeye başladı. Kâzım, Erdal’ın tepesine dikildi. Saçından tutup kafasını geriye doğru çekti. Erdal’ın patlamış gözü zorlukla açıldı, Kâzım’ın yüzünü görünce korkudan titremeye başladı.
"Bana bak lan yetim," dedi Kâzım, yüzüne doğru dumanı üfleyerek. "Seni burada gebertirsem, cesedini Marmara’nın dibindeki dip balıklarına yem ederim. Anan bile kemiklerini bulamaz. Söyle şimdi... Malın baskın yediği saatte o depoda ne arıyordun ulan pezevenk?"
"Kâzım ağabey... Vallahi de billahi de ben ötmedim..." diye inledi Erdal. Sesi kanlı tükürüğü yüzünden boğuk çıkıyordu. "Ben... Ben oraya kız arkadaşımla girmek için geldimdi. Balyaları görünce kaçtım..."
Kâzım gözlerinin içine baktı adamın. Yalan söylemiyordu. Şerefsizim ki söylemiyordu. O baskını zaten polise Erdal değil, Kâzım’ın kendisi haber vermişti. Kırk kilo eroinin sınırdan geçmesini engellemek için Narkotik'e konumu atan kendisiydi. Ama şimdi bir kurban lazımdı ve Seyfi ihbarcıyı bulmadan rahat etmeyecekti. Eğer Erdal’ı kurtarırsa, Seyfi şüphelerini Kâzım’a çevirecekti.
Sistem böyledir, diye geçirdi içinden Kâzım. Bazen bir masumun canı, bin masumun hayatı için pazarlık konusu olur. Sikerim böyle adalet sistemini.
Kâzım belinden ağır, soğuk çelik Glock’unu çıkardı. Namluyu Erdal’ın alnına dayadı. Depodaki diğer altı tetikçi nefeslerini tuttu.
"Kâzım yapma! Yemin ederim ben yapmadım!" diye feryat etti Erdal.
Kâzım’ın gözü bile kırpılmadı. Yüzündeki o soğukkanlı, katil ifadesini bozmadan tetiğe basmadı. Bunun yerine silahın kabzasıyla Erdal’ın çenesine öyle bir vurdu ki, adam sandalyeyle birlikte devrilip bayıldı.
"Siktir et," dedi Kâzım, silahını beline sokarken. "Bu piyonun bir boktan haberi yok. Beynini patlatıp burayı kan gölüne çevirmeye değmez."
Seyfi kaşlarını çattı: "E nasıl emin olacağız Kâzım? Kırk kilo mal gitti ulan! İki milyon dolar!"
Kâzım, Seyfi’nin dibine kadar girdi. Aralarındaki boy farkı Seyfi’yi küçücük bırakıyordu. Kâzım, adamın göğsüne parmağıyla sertçe vurdu:
"Kafanı çalıştır biraz Seyfi! Bu piç gavat polis telefonunu bile bilmez. İhbarı içeriden, üst kademeden biri yaptı. Sen burada bu garibanı döverken, asıl köstebek masanda seninle rakı içiyor amına koyayım!"
Seyfi’nin gözleri açıldı. "Ne diyorsun lan sen?"
"Diyorum ki," dedi Kâzım, sesini alçaltıp depodaki adamların duyamayacağı bir tona çekerek, "Sınır sevkiyatının rotasını sadece sen, ben ve Balkanlar’daki o Sırp pici Goran biliyordu. Ben yapmadığıma göre, sen de yapmadığına göre?"
Seyfi’nin yüzü sarardı. Kâzım ağını örmeye başlamıştı bile. Sırp mafyasını aradan çıkarıp hem sevkiyatı kesecek hem de Seyfi’yi tek başına bırakıp operasyonu bitirecekti.
"Goran mı?" dedi Seyfi fısıltıyla. "O oospu çocuğu bizi polise mi sattı?"
"Aklını kullan," dedi Kâzım cold bir tebessümle. "Yarın gece Kadıköy’deki mekânda buluşmanız var. Goran bütün tayfasıyla gelecek. Malın parasını isteyecek senden. Eğer o baskını o yaptırdıysa, yarın gece seni de temizleyip İstanbul pazarına tek başına çökecek."
Seyfi sinirden titremeye başladı. Küfürler savurarak tütün paketini yere fırlattı: "O Sırp tohumunu o mekâna gömmeyen adam değildir! Kâzım, yarın bütün çocukları topluyorsun. Kadıköy’ü o gavatlara mezar edeceğiz!"
"Aman diyeyim Seyfi," dedi Kâzım, adamın omuzunu sıkarak. "Sakin ol. Sen arkada duracaksın, pis işi yine ben halledeceğim."
Kâzım ar arkasını dönüp deponun kapısına doğru yürüdü. İçerideki kiralık katillere ters bir bakış attı: "Şu iti de sokağın başına atın, gebermesin. Yarın gece büyük düğün var, dinlenin biraz amına koduklarım."
Depodan dışarı çıktığında gecenin buz gibi havası yüzüne çarptı. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Kâzım derin bir nefes aldı. İğrenç mazot kokusu gitsin diye ciğerlerini ıslak toprak kokusuyla doldurmak istedi ama başaramadı.
Sokağın köşesindeki eski Mercedes’ine bindi. Motoru çalıştırdı. Torpido gözünü açıp altındaki gizli bölmeden küçük, tuşlu bir telefon çıkardı. Bataryasını taktı, ezbere bildCore bir numarayı aradı.
Telefon üç kez çaldıktan sonra açıldı. Karşıdaki ses yaşlı ama dinamikti:
"Dinliyorum Kâzım."
"Amirim," dedi Kâzım. Gözleri dikiz aynasındaki kendi yorgun, faça izli yüzüne takıldı. "Yarın gece saat dokuz. Kadıköy, Rıhtım’daki eski depoda Goran ve Seyfi bir araya geliyor. Bütün kadro orada olacak. Cephanelik gibiler."
"Harika... Bütün ağı tek hamlede çekeceğiz yani?"
Kâzım bir an duraksadı. "Evet amirim. Ama Sırp’ın adamları tehlikeli. Çatışma çıkacak. Özel Harekât’ı hazır tutun. Ve..."
"Ve ne Kâzım?"
"Ve içeri ilk giren ekip benim kafama sıkmaya kalkmasın. Biliyorsunuz, beni kartelin baş katili sanıyorlar."
Karşıdaki adam hafifçe iç çekti. "Merak etme evlat. Seni o cehennemden sağ salim çıkaracağız. Bu vatan sana minnettar."
"Vatan sağ olsun amirim," dedi Kâzım.
Telefonu kapattı, bataryasını çıkarıp parçaladı ve pencereden dışarı, çamurlu su birikintisinin içine attı. Sigarasından son bir derin nefes çekip izmariti attı.
Yarın gece ya bu pisliği tamamen temizleyecek ya da o depodaki beton zeminde kanı kuruyup gidecekti. Ama ne olursa olsun, Bulgar Kâzım o lağımdan başı dik çıkacaktı.
Arabanın gazına bastı. Egzozdan çıkan siyah duman, Zeytinburnu’nun karanlık sokaklarında kayboldu.