BÖLÜM 1 /Gezdiğin Sokaklara Dikkat Etmelisin

3132 Kelimeler
Derin bir nefes al, ver. Burnundan al, ağzından ver. Evet çok güzel gidiyorsun. Nabzını kontrol altına al. Kesinlikle yorulmadın. Şu köşeyi dönüp gözden kaybol, bitecek. İçimden kendimi sakinleştirsem de ilk defa bu kadar çok kovalanmıştım. Bu izbandutun daha çabuk yorulmasını beklerdim. Yanılmıştım ve yanılgı nefret ettiğim bir şeydi. Alnımdan boynuma akan ter gıdıklasa da dikkatimi yollara vermeye devam ettim. Kalbim koşmanın şiddeti ile dehşet bir hızda atıyordu. Şapkamdan firar eden saç tellerimin yüzüme düşmesinden bahsetmek bile istemiyorum. Bir de koptuğundan emin olduğum ayak bileklerim.. Karanlık boş sokakta tek duyulan benim ve arkamdaki adamın ayak sesiydi. Yerleri dövercesine kaçıyordum ve bu nefesimi kesecek raddeye getirmişti artık. Elimde poşet gibi şiddetle sallanan küçük siyah çantanın fermuarı hafifçe açılmış iki yüzlük pembe destelerden biri dışarı sarkmıştı. Arka cebime sıkıştırdığım telefonum titremeye başladığında bizimkilerden birinin aradığını biliyordum. Fakat önce bu adamı atlatmam lazımdı. "G*t herif!" dedim nefes nefese. Hadi ben neyse de, bu nasıl bu kadar çok koşabilmişti? Ardıma baktığımda biraz daha geride kalsa da eli göğsünde koşmaya devam ettiğini gördüm. Sokak lambasının altından geçerken kel kafasında biriken ter damlacıkları parıldamıştı. "Geber artık ya!" Tam önüme dönecekken ayaklarım birbirine dolanmış ve yere kapaklanmıştım. Acıyla inlerken avuç içlerimi yere bastırmam sonucu soyulan kabuklar ve sızlayan derim canımı yaktı. Doğrulmaya çalışırken arkamda duran ayak sesi ve hızlı nefes alıp vermeler adamın yanıma geldiğinin belirtisiydi. Neredeyse üç metre ileriye savrulan çantaya kısa bir bakış atıp ayaklandım. Kel izbandut ellerini dizine koymuş soluklanırken benim kalktığımı fark edip doğruldu ve elinin tersi ile alnındaki teri silmeye çalıştı. "Kime çalışıyorsun sen?! Çantayı ver! Benimle geliyorsun!" Ellerimi öne uzatıp bir adım geriledim. "Sakin ol dostum. Nefes al hık diye gideceksin bak." Bana sert bir bakış atıp bir adım yaklaştığında hemen geriledim. Bir ekiple boktan işlere bulaşmış biri olsam da dövüşme konusunda en küçük bilgiye bile sahip değildim. Luyo kaç kere bana öğretmek için ısrar etmiş olsa da ben hep reddetmiştim. Çünkü kemiklerimi seviyordum. Karşımdaki adamın bir anda yere düşmesiyle irkildim. Elinde sopayla duran Atakan'ı fark ettiğimde kurtulmanın vermiş olduğu rahatlık kendimi yere atmamı sağladı. Yere serilen adama baktığımda ensesinde asfalt yola sızan koyu sıvı gittikçe yayılmaya başlamıştı. Karanlık sokakta üzerimize yansıyan ay ışığına iki metre ilerideki sarı sokak lambası eşlik ediyordu. Ellerimin üzerine batan küçük taşları üzerime silerken Atakan para dolu çantayı alıp sopayı gözümün önünde salladı "Daha ne kadar orada durmayı düşünüyorsun?" "O ölmeyecek, değil mi?" Elimle yerde yatan adamı gösterdim. Suç işliyor olsak da şu ana kadar bir insanı öldürecek kadar delirmemiştik. Atakan cebinden çıkardığı bezi adamın kafasına sıkıca bağlayıp ilerlemeye başladı. "Birazdan diğerleri onu bulur." Güçlükle yerden kalkıp bende peşine takıldım. Yorgunluktan ölüyordum. Vücudumdaki ter tabakası iğrenç hissetmemi sağlamıştı. Eve gider gitmez duş almalıydım. "Geç." Atakan'ın kenara çekilmesiyle siyah minibüse bindim. Herkes buradaydı. Kahverengi deri koltuklardan birine kendimi atarken Ezel kafamı tutup omzuna yasladı. Yorgun olduğumu biliyordu. Çünkü aralarında en çok ben efor sarf etmiştim! Omzuna yaslandığım kız bana su uzatınca başımı kaldırıp kana kana içtim. Karşımda oturan Saye sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp öne doğru eğildi. Masmavi gözleri bana bakıyordu. "Adam ölmedi, değil mi?" Gözleriyle Atakan'ın kenara bıraktığı sopayı göstermişti. Başımı iki yana salladım. Saye'nin yanında oturan İbo onun saçlarını çekip güldü. "Katil olacak kadar düşmedik şükür, sarı civciv." Bu durumda bile gülecek bir şey bulan İbo'dan çektiğim gözlerimi onun yanında duran Atakan'a çevirdim. Siyah telefonunu kemikli parmaklarıyla sarmış bir şeyler yapıyordu. Ekran ışığı yüzüne vururken iç çektim. Bu adamın çok fazla ciddi olmasını halâ anlayamıyordum. "Nehir, yaşıyor musun kız?" Şoför koltuğundaki Dolar'ın sesini duyunca kıkırdadım. Onun yanında oturan Luyo dönüp bana baktı ve sırıtarak göz kırptı. "Ayıp ediyorsun turp gibiyim." "O yüzden mi başın kanıyor?" Bunu demesiyle herkesin bakışlarının bana dönmesi bir oldu. Küçük bir tartışmaya giren İbo ve Saye bile bana bakıyordu. Dolar yola odaklanması gerektiği için arada bir aynadan bakıp geri dönüyordu önüne. Yere düştüğümde kafamı asfalta vurmuş olmalıydım. "Ay! Bakayım." Ezel kafamı kaldırınca elimi kafama götürdüm. Biraz yokladığımda alnımın sol üst kısmından akan kan elime bulaşmıştı. Sanki benim dokunmamı bekler gibi yüzümde akıp gitmeye başlayınca yüzümü buruşturdum. Sıcağı sıcağına fark etmemiştim anlaşılan. Çünkü acısı bile yeni yeni hissettiriyordu kendini. Atakan'ın uzattığı peçeteyle kafamı silen Ezel beni küçük bir azara tabi tuttu. Göz devirmekle yetindim. Bu kız bana fazla düşkündü. Bir gün yollarımız ayrıldığında ne yapacaktı merak ediyordum. Asıl garip tarafı ise bu masumluğu konu ciddi olunca veyahut bir iş çıktığında yok olup uçuyor, yerine asabi biri geliyordu. Bazen çift kişilikli olduğunu düşünüyordum. Benim evime geldiğimizde içeriye geçip geniş salonun ortasındaki büyük, yuvarlak masaya kurulduk. Başka bir peçete alıp kafama sabitlerken kan çoktan akmayı kesmişti. Ezel ve Saye mutfaktan kahve kupalarıyla gelip herkesin önüne tek tek koydu. Sıcak kahveyi boştaki elimle sarmalayıp bir yudum aldım. Ama dilimin yanmasıyla küfür etmekten son anda vazgeçmiştim. "Daha iyi misin Nehir?" İbrahim'e başımı sallayıp kahvemden bu sefer üfleyerek içtim. Şu paylaşma işi bitsin de gidip duş alayım havalarındaydım. Çok fazla uykum da vardı ve başım ağrımaya başlamıştı. "Başlıyorum o zaman. Bu arada," Atakan herkeste gezdirdiği gözleriyle elini siyah çantanın üzerine koydu. "İyi işti ekip." Sırıtan Dolar kucağındaki bilgisayarı masaya bırakıp boynuna astığı kulak dışı kulaklığı çıkardı. "Ben varım tabii ki de iyi iş olacak." Hafifçe güldüğümde bu çocuğun egosuna alıştığımı anlamıştım. Gerçek ismini hiçbirimiz bilmiyorduk. Tek bildiğimiz Japonya'lı olduğuydu. Teknolojiyle arası çok iyi olduğu için aramızdaydı ve paraya bayılan biriydi. Para denilince onun için akan sular durduğu gibi, kendisine de 'Dolar' lâkabını takmıştı. Çekik gözleri siyah boynuna kadar uzanan saçlarıyla yakışıklı mı bilinmez ama iyi görünüyordu. "Neyse hadi bölüşelim şunu eve gitmek istiyorum bir an önce." Luyo'yu onaylayan mırıltılar çıktığında bu sefer gözlerim onu buldu. O da türk değildi ama en azından ismini biliyorduk. Dolar gibi o da küçükken Türkiye'ye gelmiş burada büyümüştü. Siyahi olmasının yanı sıra kalıplı ve sevecen biriydi. Dövüş konusunda üstüne tanımadığını biliyorduk. "O zaman gelsin paracıklar!" Ellerini birbirine sürten İbrahim yani kısaca İbo, Luyo kadar olmasa da kalıplı ve sempatik biriydi. Vücudunun her yeri dövmelerle kaplı, kısacık siyah saçları, sakalsız yüzü sert ifadeliydi. Ama gülümsediğinde o hâlinden eser kalmıyordu. Çantanın fermuarını açan Atakan telefonunu ters çevirip masaya bıraktı. Peçeteyi alnımdan çektim ve kupayı sarmalayıp art arda iki büyük yudum içtim. Etrafı aydınlatan sarı ışıklar uykumu getirmişti. Sağımda oturan Ezel ve solumda oturan Saye ellerini çenelerine yaslamış deste deste masaya fırlatılan paralara bakıyorlardı. İç çektiğimde herkese aynı miktarda pay dağıtılmıştı. Son kalan destenin belini sarmalayan beyaz kağıdı yırtıldı ve tek tek sayılarak dağıtıldı. İki yüz lira boşta kalınca Dolar hemen atılmış ve cebine indirmişti. Masadakiler ona kınayan bakışlar atıp doğruldu. Dolar bir apartmanın tek odalı dairesinde yaşıyordu. Kucakladığı bilgisayarla bize veda edip çıkınca Luyo da peşine takılıp çıktı. İkisi beraber yaşıyordu ama genelde benim evimden çıktıkları söylenemezdi. İbo da orta ve işaret parmağını birleştirip selam vermiş, ve evi terk etmişti. O, her şeyden habersiz olan ailesiyle beraber yaşıyordu. "Kapıyı kilitleyin, Nehir." Atakan ayakkabılarının bağcığını bağlayıp doğruldu ve elini saçından geçirdi. Kumral saçları ikide bir alnına dökülse de bu onu rahatsız ediyor gibi durmuyordu. "Tamam, iyi geceler." Onu onayladığımda başını sallayıp gözlerini üzerimden çekti ve kapıyı açtı. Ardına bakmadan uzaklaştığında kapıyı kapattım. Atakan çelimsiz gibi görünen bir vücuda sahip olsa da uzun boyu ve geniş omuzları tam tersini gösterir gibiydi. Az konuşur, zeki hareketler yapar ve ekibi o yönetirdi. Zaten bu ekibi kuran da o değil miydi? İç çekip salona geri döndüğümde kızları koltuklarda uyuklarken buldum. Başımı iki yana salladığımda yukarı kata çıkıp iki tane pike getirdim. Önce Ezel'in üstünü örttüğümde hafif kıpırdandı. Siyah saçları ve beyaz teni ona ayrı bir güzellik katıyordu. Ekipte kendimi en yakın hissettiğim kişi Ezel'di ve diğerlerine anlatmadıklarımı ona anlatırdım. Saye'nin de üzerini örterken yüzüne düşen sarı saçlarını rahatsız olmasın diye geri ittim. Mavi gözlerini kapatan göz kapaklarına sürdüğü simli pembe farla başımı iki yana salladım. "Süslü şey!" Geri çekilip salondan çıktım. Ekiptekilerle çok yakın değildim. Çünkü hepimiz kendi menfaatlerimiz için bir aradaydık. Para için.. Koyu parlak cilalı ahşap merdivenleri tırmanıp odama çıktığımda sinirle ayağımı yere vurup yönümü banyoya çevirdim. Çok üşensem de kısa bir duş almış, pijamalarımı giyinmiştim. Yatağımın yanındaki boş sürahiyle göz göze gelmek hayattan soğuma sebebim olabilirdi. Onu da alıp mutfağa indiğimde gözlerimle kızları yokladım. Sürahiye suyu doldurup mutfaktan çıktığımda ışığı kapatırken elimden kayıp düşen şeyle geriye kaçtım. Cam parçaları etrafa saçılmış parkem ve kırık beyaz halımın köşesi ıslanmıştı. "Neydi o?" Koltuktan fırlayan Ezel beni gördüğünde baş parmağını damağına koyup kafasını geriye itti. "Nehir?" Uykulu gözlerle bana bakan Saye'ye sırıtarak karşılık verdim. "Bir anda oldu. Uyandırdım sizi de." "Önemli değil. Sen iyi misin?" Başımı sallayıp süpürge almak için alt kattaki lavaboya gittim. Ben yerleri süpürürken Ezel büyük parçaları çoktan toplayıp çöpe atmıştı. Etrafı temizleyip yorgunlukla doğruldum. Elimdekileri duvarın dibine bıraktığımda Saye gözlerini ovuşturarak yanıma geldi. "Uykum kaçtı benim." diyen Ezel kendisini koltuğa attı. Süslü şey de, makyajını çıkarmış televizyonun karşısına oturmuştu. "Hadi gel Nehir. Belki bir evlenme programının tekrarına denk geliriz." Bunlar en son horul horul uyumuyor muydu? "Televizyon izleyecekseniz evinize gidin kızlar." Bıkkın bir şekilde televizyonu açtım. "Aman! Yemedik televizyonunu." Saye saçlarını arkaya savurup burun kıvırdı. Ezel ise hiç takmamış, kumandayı elimden almıştı. Onlara dik dik bakıp ayakta dikilmeye devam ettim. Kollarımı göğsümde birleştirirken kanal kanal gezen kızın tek derdi evlenme programıydı! "Ezel eğer evlenmek istiyorsan sana birini bulabilirim! Ama şu an elektriğimi boşa harcıyorsun!" "Daha yeni paralarımızı almışken senin derdin elektrik mi? Cidden mi?" Başını iki yana sallayıp küçük minderi kucağına koydu. Sanırım onu fazla şımartmıştım. Kendisini sevsem de bu kadar yakın olmamız sonradan kötü olabilirdi. Bana kendisini yakın hissetmesi onun için hayâl kırıklığı yaratırsa çok üzülürdü. Çünkü her zaman bir arada olacağımızın garantisi yoktu. "Bir ileri daha git." Ezel Saye'yi dinleyip ileri kanallara gitmeye devam etti. Fakat bir gece haberine denk gelince gözlerimi kıstım. "Dur. Bir geri gel." Beni dinleyen kız hemen önceki kanalı açtı. Alttaki kırmızı şeritte yazan beyaz yazıyı okuduğumda derin bir soluğu dışarı bıraktım. GRİ YİNE YARGI DAĞITIYOR! Aydınlık sokakta duvara sıçrayan kan lekesini ve gri sprey boya ile yanına atılan çarpıyı çok net görebiliyordum. Şu an dışarıda gece olduğu için bu tekrarı verilen bir haberdi. Yani cinayet dün akşam gerçekleşmişti. Belki şuan başka bir yerde cinayet işliyordur? Yaklaşık altı aydır haberlerin gözdesi olan bu Gri adlı beyefendi bütün ülkede ünlü olmuştu. Bir kaç kişi onu gece görmüş ve kalıplı bir erkek olduğunu iddia etmişti. Ama gerçeği henüz bilmiyorduk. Özellikle taciz ve tecavüzcülerle kafayı bozmuştu. Onların parçalarını ayrı ayrı yerlerden bulan polisler bile şaşkındı. Ama başka suçluları da tek kurşunla öldürdüğü günler vardı. Aslında ilk başta pek dikkate almamıştım. Ta ki o haberlere kadar.. Altı ay içinde iki tane suç çetesini tek tek öldürerek yok etmişti. İkinci dağıttığı çeteden sadece iki kişi zaman kaybetmeden toz olmuştu. Yurt dışına çıktıklarına emindim. Biz de bir suç çetesiydik. Belki adam öldürmüyorduk ama, suç işliyorduk. Ya bizi de öğrenirse? "Bazen bu adamın kaçık olduğunu düşünüyorum." Saye'yi onaylayan Ezel boğazını temizledi. "Tamam suçluları öldürüyor olabilir ama hırsızlara dokunmasa olmaz mı?" "Çünkü biz de hırsızız, değil mi?" İkisinin de gözlerinin içine baktım. Anlamazca bana bakıyorlardı. Bilemiyorum belki de bu işten sıkılmıştım. Belki de artık para kelimesini duymak bile istemiyordum. Ardımı dönüp odama çıkarken ellerimle şakaklarımı ovaladım. Hayatım bir bataklık gibi çetrefilli olayların içerisindeydi. Ve ben çırpınmadan nasıl çıkacağımı bulamıyordum. *** Sabah Dolar'ın odama dalmasıyla uyanmış ve asker yeşili eşofmanıma aynı renk tişört giyerek aceleyle evden çıkmıştım. Kızlar ve Dolar ile kalabalık bir kafeye gelmiştik. Ekibin diğerleri de buradaydı. Neden diye sorgulamadım. Büyük ihtimal yeni bir iş için bilgi vereceklerdi. Daha dün gece yakalanmanın eşiğinden dönmüştüm ben. İlk defa iş bitişi bu kadar erken toplanmıştık. Sandalyeme kurulurken serpme kahvaltıya ayıp demeden saldırmıştım. Ekmeğime yağı ve reçeli sürdüğümde İbo ve Luyo sohbete girmişti. "Anladım beni çok özlediniz ama neden bu kadar erken toplandık?" Atakan dışında kimse Saye'yi takmazken ağzımdaki lokmayı yutup onlara baktım. Kumral saçı yine alnına dökülmüştü. Göz göze geldiğimizde ikimize hitaben konuştu. "Bir mesele hakkında konuşacağız kızlar, sakin olun." Bana sakin olun derken hızlı hızlı yediğim kahvaltıyı ima etmişti. Ama onu takmadan yemeye devam ettim. Çayından içen Luyo dirseklerini masaya dayayıp ellerini birleştirdi. "Halâ benden dövüş dersi almamakta ısrarcı mısın?" Çayımı yudumlayıp çatalımı fazla şaşalı hazırlanan salatalardan birine batırdım. "Kemiklerimi sevdiğimi söylemiştim." Güldü. Benimle alay ediyordu pislik. Hem ben en azından bir şekilde sıyrılırdım ama Saye karşısında birini görürse kaçamazdı bile. Düz yolda yürüyemeyen bir kız dururken neden illa ben ders alacakmışım? "Zorlamadan birkaç temel şey öğretebilirim." Gözleriyle Saye'yi işaret etti. "Süslü eğer bana yaklaşırsan seni tırnaklarım diyor. Ezel zaten bir şeyler öğrendi. Ama sen çok pasifsin Nehir." Burun kıvırtıp ona dil çıkardım. "Pasif sensin bence." Evet çok fazla kalıplı kaslı bir yaratığa pasif demiştim. Neden? Çünkü salaktım. "Ben mi pasifim?" Kızar gibi yapınca çayımı tekrar elime aldım. "Bilerek yapma beni korkutamazsın." dedim. Aklı sıra gaza getirip üzerime yürüyecek ve hamleler yapıp dövüş konusunda bir işe yaramadığımı gözüme sokacaktı. Sokmasına gerek yok çünkü ben ne halde olduğumu çok iyi biliyordum. Yine de şiddeti şiddetle öğrenmek, korkutucuydu. "Sarı civciv takma tırnağın kırılmış." İbo'nun dediği şey ile Saye çığlık atmış ve etraftaki gözleri üzerimize toplamıştı. Atakan etraftaki insanlara baktıktan sonra delici gözlerini İbrahim'e çevirdi. Dikkatlerin üzerimizde olması onu pek memnun etmemiş gibiydi. "Mal mısınız oğlum?" Luyo'yu aldırmadan deli gibi gülen Dolar ve İbo karınlarını tutup sandalyede iki büklüm oldular. Ezel kıkırdadığında yemeğime geri döndüm. Çünkü açtım! Sabahın köründe kaçarcasına buraya getirilmiştim. "Seninle görüşeceğiz." Dişlerinin arasından tıslayan kız parmağını tehditkâr bir şekilde İbo'ya doğru salladı. Kahvaltımız bitince birer tane daha çay sipariş etmiştik. Dolar çaydan nefret ettiği için yine portakal suyu içiyordu. Ama bu sefer iki tane birden! Hesabın hepsini Atakan'ın üstleneceğini duyunca beleşlik yanı kabarmıştı. "Ee neden buradayız? Söyleyin artık." Ezel'den gelen soruyla gözler Atakan'a döndü. İnce belli bardağı kavrayıp yavaşça yudumlayan adam sakin gözükse de bu kadar erken konuşacağımız şey sakinlik bırakmayacaktı masada. Hissediyordum.. "Gri.." Tek kelime bile ölüm sessizliği düşürdü masaya. Etraftaki insanlardan gelen muhabbet ve tabak sesleri dışında ben gözümü bile kırpmıyordum. İleride, sağımızda kalan kolona monte edilmiş siyah TV'de açık bir kanal vardı. Tartışma programı olduğunu düşündüğüm kanaldan gelen sesleri umursamıyordum. Bakışlarım Atakan'daydı. "Bende o lanet adamı konuşacağımız günü bekliyordum." Luyo'nun gergin sesine Saye'nin kıkırtısı eşlik etti. "Abartmayın ya öğrenemez bizi." Gerginliği dağıtmak için yalandan gülüyordu. Ama herkesin ciddi yüzünü görünce onun da yüzü düştü. "Yedi kişiyiz." dedi İbrahim. O da ciddileşmişti. "Ama kurbanlarını tek tek öldüren birinden bahsediyoruz." Cebinden çıkardığı paketten bir dal çıkaran adam son kez bize bakıp ayaklandı. "Nasıl öğreniyor? Kiminle birlikte? Elinde nasıl kozlar var?" Çakmağını da çıkarıp paketi tekrar kotunun cebine attı. "Yani temkinli olalım. Dışarıda nadir bir arada duralım. Bu son kahvaltımız da olabilir." Kollarını iki yana açtı. "Biraz düşünün." Dolar'a baktı. "O adamı araştırmanı istiyorum. Belki bir şekilde ondan kurtulabiliriz. Yoksa yakında sıranın bize geleceğinden eminim." Ardını dönüp çıkan adamdan sonra duvardaki sigara içilmez yazısıyla iç çektim. Dolar araştırsa da öyle biri hakkında ne bulabileceğini düşünüp bu durumdan yakınmaya başlamıştı bile. Luyo dövüş tekniklerine, İbo kalıplı vücuduna güveniyordu. Onları susturan ise Ezel olmuştu. "Boşuna övünmeyin o şahsın ne usta dövüşçüleri de öldürdüğünü biliyorsunuz." Saye de ona katıldı. "Aynen öyle. Boksör Terlay'ı kadınları kandırıp taciz ettiği için nasıl öldürdüğünü unuttunuz mu? O haber midemi bulandırmıştı." Yüzünü buruşturan kıza baktım. Haklıydı. Son altı ayda herkesin dilinde olan adamın ne çeşit bir psikopat olduğunu bilmiyorduk. "Farkında mısınız bilmiyorum ama, cinayetlerin çoğu bu ilçede." Sesler kesilip gözler bana çevrildi. "Yani önce araştırmaya bu ilçeden başlamalısın Dolar." Şimdi fark ettiğim gerçek ile kanım donmuş gibi hissettim. Cinayetlerin çoğu buradaysa, bizim için çok da vakit yok demektir. "Yine mi?" "Bu adamı artık yakalamalılar." "Polisi bile bir işe yaramıyor bu şehrin." "Bu adam kadar ünlü olsam yeter." "Sadist olduğuna yemin edebilirim." Etraftan gelen seslere kulak kabarttığımda gözlerim kolona dayalı küçük televizyonu buldu. Kırmızı şeritte yazan şey yine Gri'den bahsediyordu. Duvarda yine aynı renk boyayla çizilmiş bir çarpı işareti, sıçrayan kanlar. Muhabirin ekrana karşı olayı anlatmasına karşın onu dinlemeden ayaklandım. Cinayetin dün gece işlendiği bilgisi ise kafeden çıkmak üzereyken ulaşmıştı kulaklarıma. Elimde sıkı sıkıya tuttuğum telefonumla evimin yolunu tuttum. Yüzüme çarpan esinti saçlarımı savuruyordu. Sabah gelirken sıcacık olan hava yaşadıklarıma ayak uydurmaya karar vermiş olmalı ki birden soğumuştu. Hava kararmaya başlasa bile gün boyu sokak sokak dolaşmıştım. Düşünüyordum. Saçma sapan ilerleyen hayatımı, geçmişimi, ailemi. Sahi, bir ailem var mıydı benim? İç çekerken gözüme çarpan markete doğru adımladım. İki poşet sağlıksız gıda ile orayı terk ederken telefonuma bakıp saati öğrenmiştim. Düşüncelerim saatten bile bir haberdi. Sokakları yine yürüye yürüye aşındırıyordum. Dudaklarımdan süzülen masum küçük mırıltılar, işlediğim suçları örtbas edemiyordu. Sıkı dur sıkı dur Kırpma gözlerini hiç Yutma sözlerini hiç Kırpma gözlerini hiç Poşetleri sallarken hava daha da kararmıştı. Sıkı dur sıkı dur Kırpma gözlerini hiç Yutma sözlerini hiç Kırpma gözlerini hiç Boğuk iniltilerin kulağıma ulaşmasıyla kaşlarımı çatarak yan sokağa saptım. Elimdekileri duvar kenarına bırakırken çıkan poşet hışırtı sesleri umurumda değildi. Aklım başıma gelirken neden bu saate kadar beynimi yorup dışarıda kaldığımı anlamadım. Attığım adımlar sesi takip ederken silah sesiyle irkildim. Ama korkmadım. İlk defa duyduğum bir şey değildi. Sırtı dönük simsiyah bir adam, yerde kanlar içinde bir beden. Her şeyin farkında olsa da umursamayan salak ben. Düşünce denizinde tek derdi şarkı mırıldanmak olan dudaklarımın sesi. "Çünkü bak arkamı dönünce düşer o çene Ve mekânda görünce süzer o gene Bu gece de uyumum süper o tene" Başını omzuna yatırıp yanına çevirdiğinde, yere bakan bakışları beni duyduğunu belli ediyordu. Ben mi? Ben şuan dünya küçük denenleri bir kez daha haklı bulduğumu anlıyordum. Gele gele bu adama mı denk gelmiştim? Onca haber ve kanlı görüntüler gözümün önüne gelirken nabzım hızlanmıştı. Tanık olduğum için şu an elindeki siyah kabzalı silahla beynimi uçurma riski yüzde kaçtı? Salaktım. Bunu inkâr etmiyordum. Omzunun üzerinden gözlerime baktığında bedenimin titrediğini hissettim. Griye çalan gözleri nefesimi keserken bir insanın bakışlarının bile öldürdüğünü öğrenmiş oldum. Siyah kar maskesi yüzünden sadece gözleri seriliydi önüme. Baştan aşağı siyahtı. Kirli ruhum gibi.. Dudaklarım titrerken ne bir adım atabiliyordum ne de bir şey diyebiliyordum. Kimdi az önce şarkı mırıldanan? Yerdeki kanlı bedene bile indiremediğim gözlerimin tek hedefiydi o. Tüylerim ürperdiğinde üşüdüğümü hissettim. Tişörtün açıkta bıraktığı kollarım buz kesilmişti. Bütün bedenim üşüyordu. "Gezdiğin sokaklara dikkat etmelisin." Maskesinin ağız kısmı hafif kıpırdanmış, azıcık yansıyan ay ışığı altında gözlerindeki tehlike el sallamıştı. Bu bir uyarı mıydı? Yoksa sona ulaştığımın işareti mi? Sesi sert ve boğuktu. Sanki dünyada tek o varmış gibi, sanki yönetmek için doğmuş gibiydi. Kral tahtına göz diken veliahtın keskinliğini barındırıyordu. Benim tabirimce; Adalet bekçisiydi. Yavaşça yürümeye başladığında kendime geldim. Şoktan kıpırdayamıyor olsam da aklımda türlü türlü sorular cevap arıyordu. Neden beni öldürmemişti? Sonuçta cinayet görmüştüm. "Dur!" Bağırdığımda hızını arttırıp kaybolmak için karanlığa saptı. Hız kaybetmeden ve yerdeki cansız vücuda bakmadan peşine takıldım. Şu ana kadar anladığım tek şey bu adamın sadece suçluları öldürdüğüydü. Yani benim bir suçlu olduğumu bilmediği sürece sıkıntı yoktu. Hızımı kaybetmeden koşarken o da benim gibi hızlandı. Tahminimce silah sesi yüzünden yakınlarda olan ve buraya doğru gelen polisler, caddeye çıktığımızda artık peşimize düşmüştü. Bu adam yüzünden ben de yanacaktım! Kafamı çevirip Gri'ye baktığımda ileriden gelen motoru fark ettiğini gördüm. Hızla gelen motorun üstüne atlayıp motor sahibiyle beraber yere düşünce durdum. Polis sirenleri kırmızı-mavi ışıklara eşlik edip ağaçlara yansıyordu. Savrulmanın şiddeti ile kapüşonu kafasından sıyrılmıştı. Kar maskesi kafasının arka tarafını da kaplasa ensesini görebilmiştim. Siyah saçı küçücük de olsa göz kırpmıştı. Çalıların arkasına saklanırken düştüğüm hale lanet okudum. Benim neyime idi peşinden koşmak! *** İlk bölüm nasıldı? S.D.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE