Bölüm Parçası: Ruelle - Game of Survival
Hayat bazen gerçek gibi gelmiyordu bana. Yaşadığım her şey birer kabustan ibaretti sanki. Gözlerimi açtığımda bu kabustan uyanacaktım belki de. Nefes almak bile zor geliyordu artık. Dayanma gücüm gittikçe tükeniyordu. Bekledikçe soğuyan acılar yoktu bende. Gün geçtikte içimi delen acılara sahiptim. Hala Hazar'ın ölümünü kabullenmemiştim. Sanki kapıyı çalacak ve içeri girecekti. Tişörtlerini giyiyorum diye sinirlenecek, yine de kıyamayıp giymeme izin verecekti. Yine yemeğe en son gelecek ve annemi sinir küpüne döndürecekti. Annem ve ben artık akşam yemeklerini yiyemiyorduk. Hep üçümüzün olduğu o sofraya iki kişi oturmak canımızı yakıyordu. Bu acı ne zamana kadar içimi yakacaktı bilmiyordum.Bildiğim tek şey her geçen gün daha da çekilmez olduğuydu.
Annemin kolumdaki yaraya pansuman yaparken ağlamamak için kendini zor tuttuğunu biliyordum. Derin bir nefes aldım.
"Gerçekten iyiyim anne. Sadece yağmurda ayağım kaydı ve düştüm." Annem bana inanıyormuş gibi başını aşağı yukarı salladı. Bana inanmadığını biliyordum ancak mesleğim gereği hiçbir zaman beni zorlamıyor, susmayı tercih ediyordu. Bu gece yaşadığım araba kazasından sonra şoför beni hastaneye götürmeyi teklif etmişti ancak reddetmiş ve eve gelmiştim. Adamın bir suçu yoktu. Dikkatsizce yürüyen bendim. Ayrıca bana çarpmamıştı. Çarpmak üzereydi ancak o gizemli adam beni kurtarmıştı. Kolumda ufak bir soyulma vardı ancak annem Hazar'ın ölümünden sonra bu konuda o kadar hassaslaşmıştı ki, beni sinek ısırsa ağlayacak gibi oluyordu. Bunun için ona kızamıyordum. Çünkü onu çok iyi anlıyordum ve bu beni derinden üzüyordu.
Annem pansumanı bitirip ilk yardım çantasını toplarken aklıma o adam gelmişti. Masmavi, cam gibi gözlere sahip o adam. Beni takip edip etmediğini bilmiyordum. O ıssız sokakta neden benimle birlikteydi bilmiyordum. Beni neden kurtarmıştı ve kurtardıktan sonra neden öylece çekip gitmişti ? Yaralanmış mıydı ? Beni korumaya çalışırken yaralanmış olmalıydı. Başımı iki yana sallayıp tüm bu düşüncelerden kurtulmaya çalıştım ve ayağı kalktım. Hazar'ın odasına gidip kapıyı açtım ve içeri girdim. Bu kapıyı açıp odayı boş gördüğüm her an canımı yakıyordu. Kendimi yere atıp deli gibi ağlamak ve çığlık atmak istiyordum. Kalbimdeki bu derin boşluk hissi beni günden güne bitiriyordu.
İçeri girip kapıyı kapattım ve yatağa yürüdüm. Elimdeki deri ceketi yatağın üstüne bırakıp gözlerimi etrafta gezdirdim. Hazar'ın çalışma masasındaki birlikte çekilmiş fotoğrafımızı gördüğümde dudaklarımda silik bir gülümseme oluşmuştu. Bir daha gülebileceğim aklıma bile gelmezdi. Ama biliyordum. Bundan sonra ondan başka hiçbir düşünce güldüremezdi beni. Dudaklarımı yukarı kıvıran tek şey, hafızamdaki güzel anılarımız olacaktı. Bu anıları unutmamak için her şeyi yapacaktım. Sonsuza kadar yaşayacaktı hafızamda. Büyüyecek ve büyürken hep benimle olacaktı. Onu unutmayacaktım. Asla.
Gözlerimi fotoğraftan alıp çalışma masasının altındaki çekmecelere çevirdim. Nedense birden o çekmeceleri açmam ve içinde neler olduğunu görmem gerekiyor gibi hissetmiştim. Çekmeceyi kendime çekip açmayı denediğimde kitli olduğunu görmem beni daha da meraklandırmıştı. Saçlarımı geri itip yere çöktüm ve çekmeceyi açmak için güç uyguladım ancak biraz bile yerinden kıpırdamıyordu. Sonunda pes edip tamamiyle yere oturdum ve derin bir nefes aldım. Ne kadar öylece oturup düşünmüştüm bilmiyordum ancak sabahın ilk ışıkları çoktan zemini aydınlatmaya başlamıştı. Uykusuz gözlerimi ovuşturup ayağı kalktım ve duş almak için odadan çıktım.
~•~
Annemin elime tutuşturduğu çikolatalı ekmeğin son yudumunu ağzıma atarken cebimdeki otobüs kartını çıkarmaya çalışıyordum. Kahvaltı etmeyeceğimi söylemiştim ancak beni dinlememişti. Her zamanki gibi. Durağa yaklaşırken bineceğim otobüsün geldiğini görmemle adımlarımı hızlandırdım. Arabayı karakolun önünde bıraktığım için işe otobüsle gitmek zorunda kalmıştım. İznimin hala bitmediğini biliyordum ancak evde öylece oturmak bana sadece daha kötü geliyordu. Annem için de aynı şeyin geçerli olduğunu biliyordum. Bu yüzden teyzemi aramış ve annemin bir kaç günlüğüne onlarda kalmasını istemiştim. Teyzem kabul etmiş ve hemen annemi almaya geleceğini bile söylemişti. Bu yüzden ona minnettardım. Evde ben yokken sürekli Hazar'ın odasına girip ağladığını biliyordum. İkimizinde bazı şeyleri kabul edene kadar o evden uzak kalması gerekiyordu. Muhtemelen ben eve dönene kadar teyzem annemi almış olurdu.
Otobüs sonunda karakolun önündeki durağa ulaşmıştı. Kapılar açıldığında önümdeki kalabalıkla birlikte aşağı inmiş ve hızlı adımlarla karakola yürümüştüm.
"Alım." Gelen tanıdık sesle arkamı dönmüş ve bana doğru yürüyen Baran'ı görmüştüm. Ona hala kızgındım. Yine de yanıma ulaşmasını bekledim. Baran yanıma ulaştığında gözlerini üstümde dolaştırdı. Kaşlarımı çattım.
"Ne ?" Başını iki yana salladı.
"İyi misin ?" Bir şey söylemeden yüzüne baktım. Cidden ? Sorulacak soru muydu bu ? Onu tekrar arkamda bırakıp yürümeye devam ettiğimde hızlı adımlarla yanıma ulaştı.
"Sen izinli değil misin ?" Cevap vermedim.
"Bana hala kızgın mısın ?" Yine cevap vermediğimde beni kolumdan tutmuş ve kendine çevirmişti.
"Soruma cevap verir misin Alım ?" Kolumu elinden kurtardım.
"Cevabım; evet." Baran kaşlarını çattı.
"Hangi soruya ?" Yürümeye devam ederken konuştum.
"İkisine de." Karakolun kapısından içeri girip masama ilerlerken etraftaki polislerin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Baran arkamdan ilerlerken bana başka bir şey sormamıştı. Masama ulaştığımda, sandalyeme oturup çekmecedeki polis kimliğimi çıkardım ve boynuma astım. Başımı kaldırıp gözlerimi etrafta gezdirdiğimde bütün bakışların hala üstümde olduğunu görmüştüm. Sert bakışlarımla hepsine karşılık verdiğimde herkes başını yere eğmiş ve kendi işine dönmüştü.
Masamdaki dosyaları incelerken çoktan öğle yemeği saati gelmişti. Polisler teker teker yemeğe çıkarken masamda oturup dosyaları incelemeye devam ettim. Biri masama vurduğunda başımı dosyalarda kaldırıp kim olduğuna baktım.
"Yemeğe gelmiyor musun ?" Baran'ı gördüğümde gayet açık bir şekilde göz devirip tekrar dosyalara döndüm. Baran'ın derin bir iç çektiğini duymuştum. Üstüne fazla mı gidiyordum bilmiyordun ancak bunu hak etmişti.
"Artık beni görmezden mi geliyorsun?"
"Sen de öyle yap." Dosyaları kapatıp ayağı kalkarken gözlerimi Baran'ın yüzüne çevirdim.
"Kardeşimin ölümüne intihar gözüyle bakıp dosyayı kapatmaya çalışan birini görmem mümkün değil zaten."
"Alım...." Baran'ı dinlemeden yanından öylece çekip gitmiştim. Bunca yıllık yakın arkadaşımın amirin ağzına bakan birine dönüşmesine inanamıyordum. Bunca zaman onun için her ateşe atlayacağımı düşünüyordum ancak Hazar'ın ölümündeki şüpheyi görmezden geldiği için düşüncem tamamiyle değişmişti.
Son bir kaç gündür iştahım olmadığı için yemek yemek istememiş bu yüzden öğle arasını arşiv odasında geçirmeye karar vermiştim. Hazar'ın ilgilendiği son dosyaları araştırırsam ölümüyle ilgili belki ufakta olsa bir kaç bilgi edinebilirdim. Merdivenlerden aşağı inip arşiv odasının önündeki görevliye ilerledim ve boynumdaki kartı gösterdim. Görevli beni gördüğüne şaşırmış olmalıydı. Gözlerini bir süre bende gezdirdikten sonra uzattığım karta baktı. Gözlerimi kıstım.
"Kartınızı alabilir miyim ?" diye sordu tedirgin bir sesle. İtiraz eremeden kartımı boynumdan çıkarıp ona uzattım. Normalde böyle bir şey istemezler, bizi gördükleri gibi arşiv odasının anahtarlarını uzatırlardı. Bu sefer neden böyle bir istekte bulunduğunu sorgulamamış sadece sonucu beklemiştim. Görevli önündeki bilgisayara seri numaramı yazarken kollarımı masaya yaslayıp klavyenin üstünde dolaşan parmaklarını izledim. 'Enter' tuşuna basıp gözlerini ekranda gezdirdi ve ardından kartımı tekrar bana uzattı.
"Maalesef giriş izniniz yok." Duyduğum şey kaşlarımı çatlama sebep olmuştu.
"Ne ?" diye sordum şaşkınca gülümseyerek. Normalde böyle bir izne ihtiyacım bile yoktu. Bizi gördükleri an odanın anahtarlarını çıkarıp verirlerdi.
"Cinayet büroda olan bütün polislerin bu odaya giriş izni var." dedim sinelerime hakim olmaya çalışarak.
"Üzgünüm." Sinirle, görevlinin uzattığı kartı alıp hızlı adımlarla merdivenlere yöneldim. Daha ne kadar öfkelenebilirim bilmiyordum. Sanki beni daha çok yerin dibine sokmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Merdivenleri hızla çıkarak başkomiserin odasının önüne geldim.
"Alım." Baran'ın yanında hızla geçip giderken bana seslenmişti ancak ona bakmamamıştım bile. Öfkeden gözüm kör olmuştu. Başkomiserin odasının önüne geldiğimde hiç beklemeden içeri dalmış ve masasında oturup yemek yiyen komiseri korkutmuştum. Gözlerini kocaman açarak yüzüme bakmış ve ardından peçeteyle ağzını silerek ayağı kalmıştı. Koşar adımlarla içeri giren Baran beni kolumdan tutup sakinleştirmeye çalışıyordu. Kolumu hızla ondan kurtarıp komisere doğru yürüdüm.
"Bu ne demek oluyor ?" diye sordum meslek hayatımın tehlikeye gitmesini umursamadan. Komiser kaşlarını çattı ve bir şey söylemeden yüzüme bakmaya devam etti.
"Neden her polis gibi istediğimde arşiv odasına giremiyorum ?" diye sordum yüksek çıkan sesimle.
"Sen neden yine buradasın ? Kapıdan kovuyorum bacadan giriyorsun." Komiser sinirle söylendiğinde ne dediğini umursamadan kartımı masasının üstüne atmıştım.
"Bu kartı süs olarak taşımıyorum ben. Neden benim erişimimi engellediniz ?" Komiser çekmecesini karıştırıp bir kağıt buldu ve bana uzattı.
"Artık cinayet büroda çalışmıyorsun. Asayiş büroya alındın. Bu yüzden erişimin engellendi." Gözlerimi kısıp kağıdı inceledim ve şaşkınca gülümsedim.
"Ne ?" diye sordum hala gülerken. Komiser derin bir nefes alıp tekrar yerine oturdu.
"İznin bittiğinde zaten öğrenecektin. Psikolojinin cinayet büroda çalışmaya uygun olmadığını düşünüyoruz. Bu hareketinde bunu kanıtlar nitelikte."
"Kim karar verdi buna ? Hangi psikolog, hangi psikiyatrist karar verdi ? Ne zaman görüştüler benimle ? Ne zaman karar verdiler psikolojimin cinayet büroya uygun olmadığını ?" diye bağırdım sinirlenme hakim olmayarak. Başkomiser kaşlarını çattı.
"Meslekten ihraç edilmek istemiyorsan hemen git buradan!" Ellerimi saçlarından arasından geçirdim. Kendimi yerlere atmak, saçlarımı yolmak ve boğazımı parçalayana kadar bağırmak istiyordum.
"Neden yapıyorsunuz bunu bana? Neden ? Neden destek olmak yerine beni yok etmek için uğraşıyorsunuz komiserim ?" diye bağırdım titreyen sesimle. Başkomiser ifadesiz suratıyla yüzüme bakmaya devam ediyordu. Daha fazla dayanamadan arkamı dönüp çıkışa doğru yürüdüm. Kapıdan çıktığım gibi güçsüz bacaklarım beni taşımayı bırakmıştı. Yere eğilip başımı ellerimin arasına aldım ve boğazımı parçalar gibi bağırdım. Ancak olmuyordu. Ne yaparsam yapayım bu öfke geçmiyordu. İçimdeki bu boşluk dolmuyordu. Rahatlayamıyordum. Orda ne kadar oturduğumu bilmiyordum ancak insanların garip bakışları beni rahatsız etmeye başladığında yerden kalmış ve arabama doğru yürümüştüm.
Artık ne olduğunu ve bundan sonra ne olacağını bilmiyordum. Meslek hayatım ne olacaktı bilmiyordum. Kardeşimin davasına ne olacaktı bilmiyordum. Hayatım nereye gidiyordu bilmiyordum. Artık yaşamayı bile bilmiyordum.
Arabama ulaştığımda kapıyı açıp sürücüsü koltuğuna oturmuş ve gaza basıp merkezin bahçesinden hızla çıkmıştım. Hafızam hala kardeşimin o soğuk zeminde yatan bedenini gözlerinin önüne getirip beni delirmek işin çalışıyordu. Elleri arkadan bağlanmış, başına beyaz bir çuval geçirilmiş küçük kardeşim nasıl bu şekilde intihar edebilirdi? Birisi kafasına sıkmıştı işte. Kendi kafasına sıktıktan sonra ellerini nasıl bağlayabilirdi ki ? Tüm bunları nasıl göremezlerdi? Neden bu davanın üstünü kapatmak istiyorlardı? Neden beni tüm bu olup bitenlerden uzaklaştırmak istiyorlardı?
Direksiyonu sağa çevirip sahile doğru sürdüm. Sakinleşmek için yapabileceğim en iyi şey biraz temiz hava almaktı. Arşiv odasına erişimim yoktu, Hazar'ın çekmecesini açamıyordum, ki açsam bile içinde bir şey bulabileceğim kesin değildi çünkü hiçbir zaman işini evine getiren birisi olmamıştı. Üstelik şimdi de beni tamamiyle olaydan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Onunla ilgili gerçekleri görmüyorlar, ben ortaya çıkarmak isteyince beni de engelliyorlardı. Kafamın içinde bir sürü neden düşünüyordum ancak hiçbir sonuca ulaşamıyordum.
Sahile ulaştığımda arabamı park edip dışarı çıktım. Henüz mesai saatleri içerisinde olduğumuzdan ve havanında hafif serin olmasından dolayı sahil oldukça ıssızdı. Plaja girmeden önce karşıdaki markete uğramaya karar vermiştim. Oldukça büyük olan markete girip aradığımı bulmaya çalışırken beş dakikayı geride bırakmıştım. Burası şuanda oldukça ıssız olabilirdi ancak yazları turist merkezi oluyordu. Bu yüzden marketin büyük olması şimdilik benim işime yaramıştı. Sonunda dolapları gördüğümde hızlı adımlarla karşıya ilerledim. Üç şişe bira alıp bu seferde karnım acıktığı için bir kaç atıştırmalık aramaya koyulmuştum. Kucağımdaki şişelerle rafların arasında dolaşırken aniden içime dolan ürpertiyle etrafı süzdüm. Bir kaç dakika herhangi bir hareketlenme görmeye çalışıp gözlerimi etrafta gezdirsemde rafların arasında dolaşan tek kişi bendim. İçimdeki bu ürpertiyi ne zaman hissetsem olanlar beni yanıltmazdı. Belki de mesleğimin bana vermiş olduğu bir yetenekti bu. Ama izlendiğimi biliyordum. Görmesem bile bunu hissedebiliyordum. Rafların arasında dolaşıp kendime bir kaç atıştırmalık alıp kasaya gideceğim sırada aniden önüme çıkan siyahlar içerisindeki adam korkuyla geri doğru bir adım atmama sebep olmuştu. Elimdeki çikolata paketi yere düşerken gözlerimi bana tanıdık hissi veren bu adamdan çekemiyordum. Başına taktığı kepi yüzünü kapıyordu. Eğilip düşürdüğüm çikolata paketini aldı ve tekrar kucağıma koydu. Yüzünü görmeye çalışıyordum ancak kendini benden profesyonelce saklamayı başarmıştı. Tek görebildiğim soluk renkli dudaklarıydı. Yanımdan öylece giderken ona döndüm.
"Teşekkürler!" Beni duysa da dönüp bakmamış ve büyük adımlarla yürümeye devam etmişti. Oldukça uzun boyu, dudakları ve hırkasının örtmediği ellerinden başka hiçbir şey görememiştim. Rafların arasından öylece kaybolup giderken görebildiğim tek şey elindeki beyaz sargı olmuştu.