1. Bölüm: Hayatımın En Kötü Günü
Her zaman cesur bir çocuktum. Diğer çocuklar tarafından kabul görmeyen ve oyunlara davet edilmeyen küçük kardeşimi korumaya çalışmamla başlamıştı her şey. O gün kendimi en cesur hissettiğim gündü. Annemin küçük kardeşime aldığı oyuncak silahı elime almış ve onu oyunlarına davet etmeyen çocuklara doğrultmuştum. Elimdeki silahı gerçek zanneden o aptal çocuklar bir daha kardeşime kötü davranamamışlardı.
"Ablacığım ! Artık herkes senden korkuyor. Sen beni herkesten koruyabilirsin artık. Değil mi ?" Onun siyah saçlarını okşayıp kendimden emin bir şekilde konuştuğumu hatırlıyordum.
"Tabiki ! Seni her şeyden koruyacağım."
"Yaşasın! Ben de senin gibi olmak istiyorum." Ve benim küçük kardeşim dediği gibi ablasının izinden gitmişti her zaman. Polis Akademisine girdiğimde, o daha liseye yeni geçmişti. Ancak hedefini çoktan koymuştu. Polis olacaktı. Akademiden mezun olduğum yıl, küçük kardeşim aklına koyduğunu yapmış ve akademiye girmeye hak kazanmıştı. Annem her zamanki gibi ikimiz için de endişeliydi. Yine de istediğimiz yolda korkmadan ilerlemiştik. Sonunda ise polis olmuştu. Aynı ablası gibi. Hatta ablasından çok daha iyi bir polis.
Gözlerimi kardeşimin fotoğrafında gezdirdim. Yüzünde kocaman parlak bir gülümseme vardı. Üstünde ise çok sevdiği üniforması. Mezun olduğunda çektirdiği bu fotoğraftan bana da vermişti. O fotoğraf hala cüzdanımda duruyordu. Gülümsemeye çalıştım ancak dudaklarımı kıpırdatamıyordum bile. Yüzümde ufacık bir mimik bile oynamıyordu.
Annemin haykırışları kulaklarımı doldurduğunda kendime gelmiş ve kardeşimin çiçeklerle dolu fotoğrafının önünden çekilmiştim. Hiç tanımadığım akrabalarımız anemin koluna girmiş onu teselli etmeye çalışıyorlardı. Ancak annem sanki benim akıtamadığım göz yaşlarınıda akıtırmışçasına ağlıyordu. Sadece ağlıyordu.
"Başın sağolsun." Omzumda hissettiğim el ile birlikte beni içine çeken karanlıktan kurtulmuş ve üniformalarını giyip cenazeye gelen iş arkadaşlarıma dönmüştüm. Sadece başımı sallamakla yetinebildim. Dudaklarımı aralayamıyordum bile. Bedenim bir ceset gibi kaskatı kesilmişti. Bedenim buz gibiydi. Bugün hayatımın en kütü günüydü. Bugün ben her şeyden çok sevdiğim kardeşimi kaybetmiştim. Hazar Kızıltan ölmüştü. Benim küçük kardeşim Hazar ölmüştü. Onu koruyamamıştım.
Gözlerim kararmaya başlamıştı. Nefes alamıyordum. Bacaklarım artık beni taşımakta zorlanıyordu. Sendelediğimde,kim olduğunu bile göremediğim bir meslektaşım koluma girmiş ve iyi olup olmadığımı sormuştu ancak sesi kulağıma boğuk boğuk geliyordu. Gözlerimi sıkıca yumup açtım. Yer sanki ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Bacaklarımın artık beni taşıyamaya mecali kalmadığı vakit bedenimi tamamen serbest bırakmıştım. Birisinin beni yere düşmeden yakaladığını hissettim. Birileri adımı bağırıyor, birileri üniformamın düğmelerini açıp rahatlamam için uğraşıyordu ancak ne kadar uğraşırsam uğraşıyım kendime gelemiyordum. Ve sonrası koca bir boşluktu.
~•~
1 gün önce
"Amirim." diye bağırdım telaş içinde. Tayfun Komiser'in kızmaya başladığını hissediyordum ancak umrumda değildi.
"Sana gelemezsin diyorum. Ya evine git ya da burda bekle. Kardeşini alıp geleceğiz." Eve gitmek istemiyordum, burda beklemek istemiyordum. Elim kolum bağlı oturmak istemiyordum. Annem dakikada bir beni arıyor ve neler olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Onunda benim gibi telaş içinde beklediğini biliyordum. Sonunda Hazar'ın yeri bulunmuştu. Artık kullanılmayan bir soğuk hava deposunda olduğunu tespit etmiştik. Şimdi gidip onu oradan alacaktık ancak Tayfun Komiser onlarla gitmeme izin vermiyordu. İçim içimi yerken çaresizce başımı salladım. Tayfun Komiser ellerini omzuma koydu ve bana güven vermek istercesine baktı. Ardından geri çekildi ve ekibe seslendi.
"Hadi, gidiyoruz." Gözlerimi Baran'a çevirdim. Baran benim hem meslektaşım hem de en iyi arkadaşımdı. Ekip karakoldan çıkıp arabalara yönelirken Baran yanıma yaklaştı ve beni kolları arasına aldı.
"Merak etme. Hazar'ı sana getireceğiz." Başımı salladım. Benim için endişelendiğini biliyordum. Aynı zamanda Hazar için korktuğunuda biliyordum. Hazar'ı kardeşinden ayrı tutmazdı. Bu yüzden elinden geleni yapacağından emindim. Baran geri çekilip son gez gözlerimin içine baktı ve o da ekip arabalarına doğru yürüdü.
Bunu yapamazdım. Elim kolum bağlı oturtamazdım. Kardeşim kaçırılmıştı ve ben onun ne halde olduğunu bilmiyordum bile. Onu koruyacağıma söz vermişken, elimden hiçbir şeyin gelmemesi beni deli ediyordu. Daha fazla dayanamadım ve koşar adımlarla karakoldan çıktım. Ceketimin ceplerini aceleyle karıştırıp arabamın anahtarlarını bulmaya çalışırken aynı zamanda arabaya doğru koşuyordum. Koyu kahverengi saçlarım lastik tokadan kurtularak özgürlüğünü ilan etmişti. Yüzüme yapışan saç tellerini hışımla geri itip arabanın kapısını açtım ve hafızamda tuttuğum adrese doğru sürmek için sürücü koltuğuna oturdum. Gazı köklerken aklımdaki tek düşünce Hazar'dı. Her zaman cesur olan ben, bugün korkuyordum. Karakoldaki herkes beni soğukkanlı polis olarak tanırdı ancak bugün bundan eser kalmamıştı. Korkuyordum ve endişeliydim. Hazar'ı kaybetme düşüncesi beni yiyip bitiriyordu. Hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini bilmiyordum. Ellerim titrerken direksiyona yön vermeye çalışıp bütün trafik kurallarını altüst ederek sürmeye devam ettim. Şehirden çıkmıştık. Şehire bu kadar uzak olmak beni daha da endişelendiriyordu. Depoya ambulans sevk edilmişti ancak hastaneye ulaşmak yirmi dakikadan fazla sürecekti. Eğer yaralanmışsa onu kurtarmak daha da zorlaşıyordu.
Önümdeki polis arabalarını görememle yavaşlamış ve direksiyonu görüş alanıma giren depoya çevirmiştim. Dışarıda bir hareketlenme vardı. Arabayı öylece bırakarak kapıyı açtım ve koşarak depoya ilerledim. Kalbim çok hızlı atıyordu. Nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Etraftaki birkaç polis beni durdurmak istemiş ancak onlara izin vermediğim için fazla üsteleyememişlerdi.
Deponun kapısına geldiğimde nefes nefeseydim.
"Alım !" Baran'ın sesini duymuş ancak ona bakamamıştım bile. Gözlerim deponun tam ortasında öylece yatan bedende takılı kalmıştı. Avucumu dudaklarımın üstüne kapadım. Başına beyaz bir çuval geçirildiği için yüzü gözükmüyordu. Ancak o beyaz çuval bolca kanla kırmızıya boyanmıştı.
Baran'ın bana doğru yürümesini umursamadan yerde yatan bedene ilerledim. Benim kardeşim olmasının imkanı yoktu. Benim kardeşim olamazdı. Bacaklarım sanki göreceklerimi biliyormuş gibi titremeye başladığında Baran önüme geçip beni durdurmaya çalışmıştı ancak onu sertçe itmiştim. Yine de benden güçlü olduğu için toparlanıp beni kolları arasına alması zor olmamıştı.
"Hazar !" diye bağırdım yerde kıpırdamadan yatan o bedene. Baran beni o kadar sıkı tutuyordu ki yerimden kıpırdayamıyordum. Ben onun kolları arasında çırpınırken, o beni çoktan deponun dışına çıkarmayı başarmıştı. Sadece saniyeler içinde gördüğüm o manzara hafızama kazınmıştı. Gözlerimi Baran'a çevirdim.
"O benim kardeşim mi ?" diye sordum inanamayarak. Baran'ın bana asla yalan söyleyemeyeceğini biliyordum. Baran gözlerini kaçırdığında anlamıştım.
"Özür dilerim." dedi sadece. Başımı iki yana salladım. Buna inanamazdım. Bu gerçek olamazdı. Tekrar Baran'ın kolları arasından kurtulmaya çalıştım ancak beni bırakmıyordu.
"Hazar !" diye bağırdım boğazımı parçalamak ister gibi. Etraftaki polislerin bana acıyan gözlerle baktığını biliyordum. Paramparça gözüküyor olmalıydım. Çünkü ben bugün kardeşimin cansız bedenini o deponun soğuk zemininde uzanırken gördüğümde parçalara ayrılmıştım.
Cenazeden iki gün sonra
Hazar'ın yatağında uzanırken gözlerim kapalıydı. Düşünürken kafayı yememek için televizyonu açmıştım. Biraz olursun kafamı dağıtmama yardımcı olmasını umuyordum ancak işe yaramıyordu bile. Annem cenazeden beri odasından çıkmıyordu. Baş sağlığı için arayan kimsenin telefonunu açmıyordu. Bu yüzden benim telefonum da susmuyordu.
Bugün kimseyle uğraşmak istemediğim için telefonumu kapatmış ve Hazar'ın odasına gelmiştim. Başkomiser bana bir hafta izin vermişti. Ancak ben bu bir haftaya kafayı yemeden nasıl geçireceğimi bilmiyordum. Üzerinde düşündüğüm tek şey Hazar ve onun ani ölümüydü. Bunu ona kimin ve neden yaptığını bilmiyordum. Hazar Kızıltan dünyanın en iyi polisiydi. Tek gayesi insanlara yardım etmek ve adaleti sağlamaktı. Böyle bir sonu asla haketmemişti.
"....iki gün önce terk edilen soğuk hava deposunda ölü bulunan polis memuru H.K.'nın ölüm nedeni hala araştırılıyor. Savcılık, olayın intihar girişimi olabileceğini açıkladı..."
Gözlerimi araladım. Duyduğum şey sanki başımdan aşağı kaynar suların döküldüğü hissini uyandırmıştı tenimde. Yataktan doğrulup komidinin üstüne duran kumandayı aldım ve televizyonu kapadım. Bu saçmalığı daha fazla dinlemek içimdeki öfkeyi büyütüyordu sadece. Aceleyle yataktan kalktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Kapıyı açmamla birlikte annemle karşılaşmam bir olmuştu. Yorgun gözleri, gözlerimi buldu.
"Yemek yaptım kızım, gel beraber yiyelim." Başımı iki yana salladım ve daire kapısına doğru yürüdüm.
"Acil işim çıktı anne. Sen bensiz ye." Askılıktaki deri ceketi üzerime geçirirken annem peşinden gelmişti.
"Nereye gidiyorsun Alım ? Ne işi bu saate ?"
"Merkeze gidiyorum." diye cevap verdim annemin sorusuna kapıyı açarken. Annem daha fazla üstelememişti. Asansörü beklemeden koşarak merdivenlerden indim ve otoparktaki arabama binip yola çıktım.
Benim kardeşim kaçırılmıştı. Üstüne üstlük hiçkimsenin olmadığı terkedilen bir depoda kafasına sıkılmıştı. Yapayalnızdı. Ölürken biraz bile korkmadığını biliyordum ancak yine de böyle ölmeyi haketmemişti. Dünyadaki bir sürü pislik hala nefes alırken, halkının güvenliği, adaleti için çalışan kardeşimin ölmesine dayanamıyordum. Üstelik katilini bilmiyordum bile. Kimin neden böyle bir şey yaptığını bilmiyordum.
Şimdi birde savcılığın saçma sapan açıklamaları çıkmıştı gün yüzüne. Olayın intihar olabileceğini kamuoyuyla paylaşırken ne düşündüklerini bilmiyordum. Bu imkansızdı. Hazar hayata iki elle sarılan bir çocuktu. Hedefleri, hayalleri, amaçları vardı. Buna beni kimse inandıramazdı. Bunu herkes görecekti. Bunu onlar görmezse, ben gözlerine sokacaktım.
Karakola geldiğimde arabayı park ettim ve dışarı çıkıp aceleyle giriş kapısına yürüdüm. Kapıdaki polisler beni tanıyıp selam verdiklerinde, selamlarına karşılık veremeden içeri girdim ve gözlerini etrafta gezdirdim.
"Amirim." Benden düşük rütbeli bir polisin yanıma gelip şaşkınlık içinde yüzüme bakmasını umursamadım bile. "İzinli değil miydiniz ?"
"Tayfun komiser nerede ?" diye sordum sorusuna cevap vermeden.
"Alım ?" Tayfun komiserin sesini duymamla birlikte arkama dönüp ona doğru yürüdüm. Tayfun komiserin arkasında dikilen Baran'ın gözleri beni görünce şaşkınlıkla açılmıştı.
"Sana izin vermiştik. Neden evde değilsin ?" diye sordu komiser kaşlarını havaya kaldırırken. Derin bir nefes aldım ve öfkemi bastırmaya çalıştım ancak bu imkansızdı.
"Tüm bu saçmalıklar neyin nesi ?" diye sordum yükselen sesime hakim olamadan. Baran beni durdurmak ister gibi yanıma yürüdüğünde bir adım geri attım. Tayfun komiser neye uğradığını şaşırmış gibi yüzüme bakıyordu.
"Ne demek intihar ? Benim kardeşim öldürüldü ! Kafasına sıktılar ! Bir çöp gibi torbaya koyup öylece deponun ortasında bıraktılar ! Buna nasıl intihar girişimi diyebilirler !" Komiser derin bir nefes aldı.
"Alım. Şimdilik evine gidip dinlen. Zorluk çıkarma." İnanamayarak güldüm. Karakolu büyük bir sessizlik kaplamıştı. Duyulan tek ses benimkiydi.
"Eğer kardeşimin katili bulunmazsa işler o zaman zorlaşacak!"
"Onu evine götür Baran." Tayfun komiser öylece karşımdan çekilip giderken Baran koluma girip beni çıkışa sürüklemişti. Kolumu ondan kurtarıp çakışa kendim yürüdüm ve kapıyı sertçe açarak dışarı çıktım.
"Alım ! Bekle." Merdivenlerin başına geldiğimde durup derin bir nefes aldım. Baran'da çoktan bana yetişmişti.
"Aklım almıyor ! Her şey bu kadar netken, nasıl böyle bir varsayım atabilirler ortaya !" Baran hiçbir şey demeden gözlerini üstümde gezdirdi. Bedenimi tamamiyle ona döndürdüm ancak bana değil yere bakıyordu.
"Sen söyle. En az benim kadar tanıyordun Hazar'ı. O böyle bir şeyi yapabilecek biri miydi ?" Baran sıkıntılı bir nefes aldı ve gözlerini gözlerime çevirdi.
"Alım. Bak biliyorum. Senin için çok zor. Benim de kardeşim yerine koyduğum biriydi Hazar. Ama şimdilik dinlenmeli ve kendine gelmelisin." Başımı inanamayarak iki yana salladım.
"Soruma cevap vermedin." Baran dudaklarını araladı ancak hiçbir şey söylemedi. Güldüm. Bu gülüş mutluluktan tamamiyle uzak bir gülüştü.
"Hazar'ın intihar etmiş olabileceğine inanıyor musun ?" diye sordum hala Baran'ın olumsuz cevap vermesini umarak.
"Alım bak. Olay yeri incelendi ve herhangi birine ait kanıt çıkmadı. Hazar o depoda tek başına...." Baran'ın sözünü bitirmesine izin vermeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Baran beni kolumdan tutup durdurmaya çalıştığında kolumu hızla ondan kurtarmış ve tüm öfkemle yüzüne bakmıştım.
"Bana dokunma ! Hepiniz göreceksiniz. Siz bu davayı kapatsanız bile ben kardeşimin katilini kendim bulup kendi ellerimle cezalandıracağım. Bunun için ne gerekiyorsa ortaya koymaya hazırım." Tekrar arkamı dönüp hızlı adımlarla Baran'dan olabildiğince uzaklaşmaya çalıştım. O da bu sefer beni durdurmaya çalışmamıştı zaten. Karakolun bahçesinden yürüyerek çıkarken hafif bir yağmur yağmaya başlamıştı. Arabayı karakolun otoparkına bırakmıştım çünkü biraz hava almaya ihtiyacım vardı.
Ellerimi deri ceketimin cebine koyarak karanlık sokak boyunca yürümeye başladım. Tüm bunlar neden benim başıma geliyordu ki ? Kardeşim böyle bir sonu haketmemişti. Üstelik savcılar ortada bir katil bile olmayabileceğinden söz ediyordu. Ne kadar düşünürsem düşüneyim hiçbir sonuca varamıyordum. Puzzle parçaları yerine bir türlü oturmuyordu. Hatta puzzleda bir çok eksik vardı.
Sokakta tek başıma yürürken beni derin ve karanlık düşüncelerimden uzaklaştıran şey takip edildiğim hissi olmuştu. Bir anlığına düşünmeyi kesip dikkat kesildim. Arkamdan gelen adım seslerini net bir şekilde duyabiliyordum. Başımı geriye çevirip arkamdan gelen uzun boylu adamı görmemle adımlarımı hızlandırmıştım. Yüzünde siyah bir maske vardı. Hafif dalgalı siyah saçlarını cılız sokak lambası aydınlatmaya çalışsa bile pek başarılı olduğu söylenemezdi. Bu adamın beni takip edip etmediği bile meçhuldü ancak tedbirli davranmaya çalışarak adımlarımı hızlandırmış ve sokağın sonuna doğru ilerlemiştim.
İşte tam o sırada gürültülü bir korna sesi ve nerdeyse beni kör edecek bir ışık tüm uzuvlarımı sistem dışı bırakmıştı. Sokağın sonundan hızla buraya doğru gelen araba bana çarpmamak için direksiyonu sağa sola kırarken biri aniden omuzlarımdan tutmuş ve beni kendine çekmişti. Beni tutan kişiyle birlikte yere düştüğümüzde başımın sertçe yere çarpacağından emindim ancak o elini başıma siper ederek zarar görmemi engellemişti. Nefesimin kesildiğini ve kalbimin hızlı atışlarını hissedebiliyordum. Üstümdeki şoku atmaya çalışırken kafamı kaldırıp beni kurtaran kişinin kim olduğunu görmeye çalıştım. Bu oydu. Ondan kaçmaya çalıştığım sırada, beni yine o kurtarmıştı. Yüzünü siyah maskesinden dolayı göremiyordum. O yerden kalkıp yanımdan öylece uzaklaşırken ona dair bildiğim tek şey gözlerinin rengi olmuştu.