KABULLENİŞ

1815 Kelimeler
Günler yavaş yavaş birbirini kovalarken, Deren direnmeyi bırakmıştı. Artık her şeyi olduğu gibi, akışında yaşamaya karar vermişti. Sabahları bodrumdaki küçük odasında uyanıyor, güne henüz uyumamış gözlerle başlıyordu. Yataktan kalkarken bedeninde hâlâ gecenin soğukluğu vardı; titreyen elleriyle minik lavaboya yöneldi. Küçük tuvalette yüzünü yıkarken soğuk suyun cildine çarpması, bir yandan uyanmasını sağlıyor, bir yandan da düşüncelerini berraklaştırıyordu. Kilitlenmeyen kapıdan çıkıp mutfağa doğru yürüdüğünde, evin geniş ve zarif koridorları hâlâ ürkütücü geliyordu. Ama Deren’in adımları artık korkusuz, belirli bir ritimdeydi; bedeninin hafif gerginliği, aklının sessiz kabullenişiyle dengeleniyordu. Mutfağa girdiğinde, evin yardımcıları Emine Hanım ve kızı Birgül hâlâ Deren’in varlığına alışmaya çalışıyordu. Onların şaşkın bakışları arasında Deren, sessiz bir şekilde kahvaltı hazırlamaya yardım ediyordu. Evin büyük salonundaki geniş masaya her sabah özenle kahvaltıyı kuruyor, tabakları, bardakları, çatal bıçakları tek tek yerleştiriyordu. Her hareketinde, uzun yılların verdiği titizlik ve disiplin hissediliyordu. Hizmet etmekten, yardımcı olmaktan, başkalarının işine katkıda bulunmaktan asla gocunmuyordu. Çünkü Deren’in yaşamı, bu disiplin ve emekle şekillenmişti. Annesi hayattayken, onun için çalışabilmek, evlere temizlik yapabilmek, kafelerde garsonluk yapmak onun için bir görev ve aynı zamanda sevgiyle yapılacak bir hizmetti. Annesi vefat ettikten sonra, Deren her işi yapmıştı hayatın ağır yükünü sırtlanmış, kendi başına ayakta durmayı öğrenmişti. Geçen yıl, komşusu Fatma Teyze’nin oğlu sayesinde yaşlı bakım evinde işe başlamış, düzenli bir hayatın ritmine alışmıştı. Ama şimdi, her şey yeniden değişmişti bu geniş, soğuk malikanede, eski düzeni elinden alınmıştı. Yine çalışıyor, yine hizmet ediyor, yine başkalarının ihtiyaçlarını karşılıyordu. Emine Hanım ve Birgül, gün boyunca temizlik yapıyor, mutfakta düzeni sağlıyor ve Emir’e bakıyordu. Deren ise, onlarla birlikte çalışıyor, her işte onlara yardımcı oluyor, mutfakta, salonda, … varlığını sessizce gösteriyordu. Emir’in gözünde Deren annesiydi. Minik çocuk, her sabah ona koşuyor, ellerini Deren’in ellerine bırakıyor, gülümsemeleri ve neşesiyle onu sarıyordu. Ama Deren’in yüreği… ne kadar çocuğa ısınsa da, hâlâ kendisini sadece bakıcı, hizmetçi, emeğini veren bir kişi olarak hissediyordu. Emir’in sevgisi ve bağlılığı, onun içinde hem sıcak bir ışık yakıyor hem de büyük bir boşluğu hatırlatıyordu. Deren, sabahları kahvaltıyı hazırlarken, masayı kurarken, Emir’in neşeli sesini duyarak, kendi sessiz kabullenişiyle ilerliyordu. İçinde hem bir kayıp hem de bir direnç vardı hayatın ona yüklediği ağır rollerle başa çıkıyor, ama her günün sonunda minik bir umut kırıntısına tutunuyordu. Her sabah güne başlarken, minik lavaboda ellerini yıkıyor, masayı düzenliyor ve küçük bir çocuğun güven dolu bakışlarıyla karşılaşıyordu… Deren’in yüreğine hem acı hem de tatlı bir huzur veriyordu. Artık direnmeyecek, artık kaçmaya çalışmayacak; sadece yaşamın getirdiği rolleri kabul edecek, her güne sessiz bir kabullenişle başlayacaktı. Bodrumdaki karanlıktan sonra geçen günlerin ardından, Deren artık sabahları yeni bir ritimle uyanıyordu. O sabah da güne, minik tuvalet lavabosunda yüzünü yıkayarak ve soğuk suyun yüzüne çarpan dokunuşunu hissederek başladı. Küçük ama düzenli mutfakta, her şeyin yerli yerinde olduğunu görmek, Deren’in yüreğine küçük bir güven aşılıyordu. Emir’i kahvaltı için sandalyeye oturttu. Minik ellerini sandalyenin kenarına koyarken, Deren önüne çeşitli kahvaltılıklar yerleştirmeye başladı. Taze ekmek, zeytinler, peynir, yumurta… her tabak, özenle masaya konuyordu. Deren’in titrek elleri, alışkın olduğu bu ritüeli yeniden yerine getirirken içinde bir huzur ve aynı zamanda hafif bir hüzün vardı. Tam o sırada, ağır ve sert adımlarla salonun kapısı açıldı. Deren’in kalbi, o tanıdık gölgeyi gördüğünde hızla çarptı. Demirhan, geniş omuzları ve güçlü duruşuyla salona girdi, odaya soğuk bir ağırlık serpti. Ama o an oğlunun yanına yürüdü küçük Emir’in başına hafifçe öpücük kondurdu ve gür sesiyle konuştu. “Günaydın oğlum.” Emir, başını annesinin uzattığı ekmeğe doğru eğip aldı ve neşeli bir sesle, “Günaydın baba!” dedi. Sonra minik yüzüyle dönüp annesine gülümsedi. Deren, o gülümsemeyi gördüğünde kalbinin içine bir sıcaklık yayıldı gözlerinde ince bir ışık belirdi. Emir, ekmeği annesinin dudaklarına doğru uzattığında, o an salonu dolduran Demirhan’ın sesi hem tehditkâr hem de sevgi doluydu. “Annen sabah kahvaltı yapmış, oğlum. Zorlama istersen.” Deren, birkaç gündür boğazından sadece su geçmesine rağmen, titrek bir sesle karşılık verdi. “Evet… ben sabah erken kalkınca kahvaltımı yaptım.” Emir, yaşının ve bebekliğinin verdiği masumiyet ve neşeyle annesinin uzattığı kahvaltılıkları yemeye devam etti. Küçük elleriyle ekmeği tutuyor, minik parmaklarıyla peynir ve zeytinleri dikkatle seçiyor, her lokmayı neşe içinde ağzına götürüyordu. Deren, onun bu halini izlerken, hem derin bir huzur hem de bir acı hissetti. Küçük Emir’in masum gülüşü, onun için bir umut ışığı gibi parlıyordu. Ama aynı zamanda, hâlâ içinde bir boşluk, hâlâ kendisini sadece hizmet eden bir kişi olarak görmenin verdiği bir sorumluluk vardı. Demirhan, uzaktan izliyordu; yüzünde sert bir ifade vardı ama gözlerinde minik bir yumuşama belirdi. Çocuğun masumiyeti, salonun soğuk atmosferini bir anlığına ısıtıyor, Deren’in varlığı ise küçük bir huzur köşesi yaratıyordu. Deren, her tabağı düzenlerken, her kahvaltılığın önüne minik bir dokunuş bırakırken, içindeki sessiz kabullenişle, küçük bir mutluluğu da hissediyordu. Emir’in neşesi ve güveni, onun için hem bir görev hem de bir hediye olmuştu hayatın acımasız gerçekleriyle karşılansa da, o an salonun içinde sadece sıcak bir aile sahnesi vardı. Deren’in yorgun ama kararlı bakışları, minik Emir’in gülümsemesi ve Demirhan’ın sessiz gölgesiyle birleştiğinde, salon bir anda hem tehdit hem de sevgi dolu bir sığınak haline gelmişti. Herkes, bu sabahın ilk ışıklarında, kendi duygularıyla baş başa kalmıştı ama Deren için bir şey açıktı, her gün yeniden, küçük adımlarla da olsa, içindeki annelik duygusuna doğru ilerliyordu. Demirhan’ın evden çıkarken attığı ağır adımlar, salonun duvarlarında yankılanan bir gerilim bırakmıştı. Kapı kapanır kapanmaz Deren’in omuzları gözle görülür şekilde düştü günlerdir ilk kez bu kadar rahat nefes almıştı. Açık bir pencereden süzülen sabah havası, bodrumdaki soğuk günleri hatırlatır gibi tenine dokundu ama artık o karanlık hücrede değildi… en azından fiziksel olarak. Minik Emir karnını doyurduktan sonra sandalyesinde kıpır kıpır olmuş, dönüp annesinin dizine tutunmuştu. “Anne oyun oynayalım mı?” diye mırıldandı kendince. Deren’in yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. “Tabii ki oynayalım kuzum. Ne istersen…” Salondaki yumuşak halının üzerine birlikte oturdular. Emir oyuncak kamyonunu alıp yere sürerken neşeli çığlıklar atıyor, bazen kamyonu Deren’in ayağına vurup kahkaha atıyordu. Deren de onun kahkahalarına içten içe karşılık veriyor ama yüzündeki gülümsemenin ardında titreyen bir kalp vardı bu çocuğa böylesine yakın olmak, yüreğinde tanımlayamadığı bir sızı bırakıyordu. Salonun geniş camlarından içeri dolan ışık, Emir’in saçlarının arasından geçip yere vuruyor, küçük çocuk bu ışık huzmesinin içinde adeta bir meleğe benziyordu. Deren, gözlerini ondan alamıyordu; hem bir yabancı kadar uzak hem de bir anne kadar yakın hissettiriyordu. Kapının yanındaki gölgede ise Birgül sessizce onları izliyordu. Bir eli kapı pervazında, diğer eli karnında bağlı duruyor gözleri hiç ikiliden ayrılmıyordu. Demirhan’ın kesin talimatı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. “Deren oğlumla asla yalnız kalmayacak. Bir gözün üzerlerinde olacak.” Birgül, patronunu yıllardır tanırdı. Demirhan Ateşoğlu’nun sesi o anda dışarıdan ne kadar sakin duyulmuş olsa da altında saklı olan şey buydu. korku. Deren’in bunu bilmediğini sanıyordu ama Birgül biliyordu patronu ne kadar gizlese de oğlunu kaybetme korkusu onun tek zayıf noktasıydı. Deren ise izlenildiğinin farkındaymış gibi ara ara başını kapıya çeviriyor, Birgül’ün bakışlarını yakalasada hiçbir şey söylemiyordu. Sadece içinden geçiriyordu. “Benden korkuyorlar…” O sırada Emir, kamyonunu Deren’in dizine vurdu. “Anne bak! Kırmızı kamyon uçuyor!” Deren gülümseyip başını eğdi. “Aman dikkat et, düşmesin küçük sürücü.” Emir kahkaha attı, sonra oyuncağını bırakıp aniden Deren’in boynuna sarıldı. Bu beklenmedik hareketle Deren’in nefesi kesildi minik kollarının sıcaklığı, göğsünün tam ortasında bir düğüm gibi çözüldü. Gözleri doldu ama bu seferki gözyaşı, acıdan çok… açıklayamadığı bir bağ yüzündendi. Birgül ise kapı yanında duruyor, bu sahneyi izledikçe kafası karışıyordu. “Bu kadın gerçekten kötü biri değil miydi?” diye düşünmeden edemiyordu. Çocuğun kadına sarılışı öyle içtendi ki, bir nefret ya da korku emaresi yoktu. Sanki yıllardır yanında olan, kokusuna alıştığı annesiydi. Deren, Emir’in saçlarını okşarken titrek bir sesle fısıldadı. “Hadi kuzum, kule yapalım mı?” Emir hemen yerinden sıçradı, blokları toplamaya başladı. “Büyük kule yapalım anne! Gökyüzüne kadar!” Deren gülümsedi ama yüreğinin bir ucunda ince bir ağrı vardı. Gökyüzüne kadar uzanacak ilk kuleleri, bir yanıyla mutluluk bir yanıyla bilinmezlikle örülüydü. Birgül izlemeye devam ederken zihninde patronunun sözleri dolaştı. “Yine oğluma zarar vermeyi denerse… Selime haber ver.” Birgül tüyleri ürpererek irkildi. Demirhan’ın gözlerinde o gün gördüğü karanlık kolay unutulacak bir karanlık değildi. Deren’e olan o nefret, içindeki korkuyla karışıp başka bir şeye dönüşüyordu.Ama burada izlediği sahne… nefretle değil, başka bir şeyle doluydu. Emir kahkahalar atarken, Deren sessizce onunla kule yapıyor sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi. Ama ne Emir biliyordu, ne Deren… Gölgelerde biriken fırtına henüz dinmiş değildi. Salonun sıcaklığı içinde yayılan çocuk kahkahaları, Deren’in içindeki karanlığı birkaç dakikalığına bile olsa dağıtıyordu. Emir, renkli blokları bir kenara bırakıp aniden ayağa kalktı. Gözleri ışıl ışıl parladı ve parmağıyla salona açılan büyük camlardan görünen bahçeyi işaret etti. “Anne… salıncak!” Deren başını kaldırıp bahçeye baktı. Kış güneşinin zayıf ışığı, salıncağın metaline vuruyor, hafifçe parıldıyordu. Çimenleri kaplayan soğuk hava neredeyse camın ardından bile hissediliyordu. “Emircim hava çok soğuk, üşütürsün… Hasta olmanı istemem.” Emir iki parmağını havaya kaldırdı, gözlerini kocaman açtı. “Biiirazcık…” Bu masum ısrar Deren’in içindeki tüm buzları eritti. İstemese de gülümsedi gülüşü hem sevinç hem sızı doluydu. “Peki… ama yalnızca beş dakika. Tamam mı?” “Tamam!” diye neşeyle bağırdı Emir. Deren onu kucaklayıp ayağa kalktı. Çocuğun sıcak gövdesi boynuna yaslanınca yüreği bir kez daha titredi. “Önce montunu giydirelim aşk böceği, yoksa donar kalırsın…” Tam mutfak tarafındaki vestiyere doğru yönelmişti ki, kapının kenarında bekleyen Birgül bir adım ileri çıktı. Yüzündeki ifade nötrdü fakat sesinde gizli bir otorite vardı. “Deren Hanım, bahçeye çıkmanız yasak.” Deren bir an anlamamış gibi durdu. “Ama… Emir—” Birgül araya girdi, tıpkı ezberlenmiş bir cümleyi tekrarlar gibi “Emir'i ben çıkarırım. Sizin bahçeye adım atmanız kesinlikle yasak.” dedi. Deren’in omuzları bir anda düşerken yüzünün rengi soldu.Konuşmaya çalıştı ama sesi ince bir çizgide kırıldı. “Ben sadece… Emir çok istedi…” Birgül sabit bir ifadeyle “Merak etmeyin, ben bakarım.” dedi. Deren, kollarındaki minicik bedene baktı. Emir hâlâ gülümseyerek annesinin saçlarını çekiyor, bahçeyi işaret ediyordu. O masumiyete rağmen Deren’in kolları ağırlaşmıştı sanki. Sonunda, hiçbir şey diyemeden Emir’i Birgül’ün kucağına bıraktı. Birgül, profesyonel bir hızla montu giydirdi, ardından küçük şapkasını kırmızı kulaklıklarından tutup başına geçirdi. Emir her bir hareket sırasında çırpınarak tekrar bahçeyi işaret ediyordu. “Anne, gel!” Sürgülü kapının açılmasıyla dışarıdan soğuk bir rüzgâr içeri doldu. Emir’i kucağında taşıyan Birgül bahçeye çıkarken Deren refleksle adım atacak gibi oldu. Ama kapının kenarında görünmez bir çizgi vardı sanki; o çizgiyi geçmesi yasak, yasaktan çok öte… tehlikeliydi. Deren dudaklarını ısırıp gülümsemeye çalıştı. Fakat sesi çatallandı. “Ben biraz üşüdüm kuzum… Sen Birgül ablanla oyna olur mu?” Emir bunu anlamayacak kadar küçüktü. Küçücük eliyle annesine hevesle el salladı, kahkahalar atarak salıncağa doğru koşmaya çalıştı. Birgül onun peşinden giderken sürgülü cam kapıyı kapattı. Kapı kapanırken çıkan ses, Deren’in göğsüne bıçak gibi saplandı. Artık onları yalnızca bir cam ayırıyordu. Sadece bir cam… ama aradaki uçurum sonsuzdu. Deren yerinden kıpırdamadı. Elleri yavaşça göğsünün ortasında birleşti. Gözleri buğulandı. Bahçede salıncağa binen Emir’in neşeyle çığlık atışı, salıncağın gıcırdayan sesi, Birgül’ün yanında eğilip onu sallayışı… Her şey Deren için hem bir mutluluk hem de dayanılmaz bir kırılmaydı. Çocuğun kahkahaları camı titretiyor ama Deren’in dünyasında yankılanırken acıya dönüşüyordu. Gözlerinden yaşlar sessizce süzüldü.Ama kimse duymadı.Kimse bilmedi.O camın ardında, bir anne yüreği sessizce parçalanıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE