KAYIP ZAMANIN SESSİZLİĞİ

1900 Kelimeler
Günler, günleri kovaladı; haftalar haftaları izledi. Çoktan bir hafta geçmişti ve Deren hâlâ o soğuk, karanlık bodrumda kapalıydı. Ama artık taş zemin üzerinde oturmak zorunda değildi; küçük bir yer yatağı, battaniyesi, minik bir ışık ve ufak bir ısıtıcı, ona hayatın hâlâ var olduğunu hatırlatıyordu. Yine de ısıtıcı, bedenini ancak biraz rahatlatabiliyor, soğuk hâlâ kemiklerine işliyordu. Bodrumun sessizliği, Deren’in içinde hem bir güven hem de bir korku yaratıyordu. Minik ışığın soluk sarı ışığı, duvarlardaki çatlakları, nemli taşları ve kendi siluetini loş bir şekilde gösteriyordu. Yatakta otururken gözlerini kapatıyor, nefesini derinleştiriyor ve dualar ediyordu. “Allah’ım… lütfen buradan kurtulmamı sağla…” Her gün aynı ritüeli tekrarlıyordu. Yataktan kalkıp minik ışığa bakıyor, battaniyesine daha sıkı sarılıyor, ısıtıcının önünde ellerini ısıtıyor ve sessizce günün geçtiğini fark ediyordu. Ama zaman, bodrumda bambaşka bir anlam kazanmıştı gece ve gündüz birbirine karışıyor, saatler sadece sayılardan ibaret oluyordu. Deren, günleri sayıyordu. Her gün, her saat, bir adım daha özgürlüğe yaklaştığı hayaliyle, hem sabır hem de umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Gözleri bazen minik ışığa takılıyor, bazen de boş duvarlara; belki bir çıkış yolu, belki bir yardım eli, belki de bir umut kıvılcımı arıyordu. “Bir gün… bir gün… buradan çıkacağım…” diye mırıldanıyordu. Sesinin titremesi, hem korku hem de kararlılıkla doluydu. Her hıçkırık, her nefes, içindeki çaresizliği ve hayatta kalma arzusunu somutlaştırıyordu. Bodrumun köşesine sıkışmış küçük yer yatağı, onun adeta sığınağı olmuştu. Battaniye içine gömülmüş hâli, titreyen bedenini saklıyor ama aynı zamanda ona biraz güven veriyordu. Küçük ısıtıcı, soğuğu tamamen almasa da Deren’in ellerine ve ayaklarına hayat veriyor, onun hâlâ hayatta olduğunu hatırlatıyordu. Her sabah uyandığında, dualarına tekrar başlıyor, kendi kendine gün sayıyordu. “Bugün… kaçıncı günüm…” ve ardından nefesini kontrol etmeye çalışıyordu. Yalnızlık, sessizlik ve karanlık arasında bedenini ve ruhunu korumak için zihnini güçlü tutmaya çalışıyordu. Gözleri bazen kapanıyor, düşler ve kabuslar arasında gidip geliyordu. Deren’in zihni, bodrumun soğuk taşlarında dolaşan hayallerle doluydu; dışarıdaki yaşam, özgürlük, güneşin sıcaklığı… ama hepsi, minik ışığın soluk parıltısı kadar uzaktaydı. Ve her günün sonunda, palto gibi battaniyesine sarılıp minik yatağında yatarak fısıldıyordu. “ bir gün buradan çıkacağım… Allah’ım, bana güç ver…” Her nefes, her titreyen el, insanın kalbine işleyecek kadar gerçekti. Deren’in korkusu ve umudu, sessiz bodrumda yan yana dolaşıyor, her anın ağırlığını daha da yoğunlaştırıyordu. Zaman yavaşlamış, her gün, onun hem sınavı hem de direnişi olmuştu. Deren, bodrumun tenha köşesindeki tuvaletten elinde minik ışıkla çıktığında, soğuk taş zeminin sessizliğini bozacak kadar ağır bir gürültüyle demir kapı aralandı. Ardından, uzun boyu ve geniş omuzlarıyla Demirhan içeriye girdi. Her adımı, bodrumun karanlığında yankılanıyor, havayı daha da yoğun bir baskıyla dolduruyordu. Deren’in kalbi hızla çarpıyordu. Umut ve korku birbirine karışmıştı elleri hâlâ ışığı sıkıca kavramış, vücudu titriyordu. Adım adım Demirhan’a yaklaştı gözlerinde beliren umut, günlerdir beklediği kurtuluşun ilk kıvılcımıydı. Demirhan, önünde durdu ve gür sesiyle, odadaki sessizliği daha da ürkütücü bir şekilde bozdu. “Sonuçlar geldi.” Deren’in gözleri parladı; titreyen elleriyle kağıdı almaya hazırlandı. Demirhan, zarfı ağır ve kasıtlı bir şekilde açtı. Deren, nefesini tutarak kağıda baktı, gözleri umutla dolmuştu. Ama Demirhan’ın yüzünde, her umut kırıcı bir işaret gibi belirginleşen alaycı ve öfkeli bir gülümseme belirdi. Gözlerindeki çakır mavilik, bir fırtına gibi parlıyor, sözleri ise buz gibi ve keskin bir şekilde havada yankılanıyordu. “İşte şimdi… ölümlerden ölüm beğen, Deren Taçlı.” Deren’in gözleri büyüdü. Kağıdı almak için uzandı, ama Demirhan bir hareketle kağıdı Deren’in yüzüne attı ve ardından adımlarının yankısıyla demir kapıdan çıktı. Gürültüyle kapının kapanması, bodrumu adeta bir hücreye çevirdi, sesinin yankısı Deren’in kulaklarında çınladı. Deren titreyen elleriyle kağıdı yerden aldı. Elleri hâlâ korkudan titriyordu, nefesi düzensizdi. Gözleri kağıttaki yazıyı taradı ve her kelime, kalbine saplanan bir bıçak gibi işledi. Kağıtta yazanlar şunlardı. EMİR ATEŞOĞLU ve DEREN TAÇLI ATEŞOĞLU – DNA EŞLEŞMESİ: 99,99% Deren, gözlerini kapattı, ardından tekrar açtı. Ellerini kağıdın kenarına sıkıca bastı nefesi düzensiz ve hızlıydı. Korku, şaşkınlık ve sessiz bir çığlık içinde yutkunurken, kağıdı tekrar okudu. Yüzü solmuş, titreyen dudakları açılmakta zorlanıyordu. Bodrumun karanlığı, soğuk taş zemin ve minik ışığın soluk parıltısı, Deren’in içinde fırtınalar estiriyordu. Bir yanda, beklenen umudun son kırıntısı vardı öte yanda, Demirhan’ın alaycı ve ürkütücü sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Kağıt, onun ellerinde sanki bir lanet gibi ağırlaşıyor, gerçekliğin soğuk yüzünü gösteriyordu. Deren’in gözlerinden yaşlar süzüldü nefesi titrek ama keskin bir şekilde yükseliyordu. Korku ve şaşkınlık, bir arada bedeni ve ruhunu sarıyor, her nefes, her titreyen el, odadaki sessizliği daha da yoğunlaştırıyordu. Kağıdı yeniden okurken, Deren’in aklı karıştı; gözleri bulanıyor, kalbi hızla çarpıyordu. DNA eşleşmesi gerçeği, onun dünyasını baş aşağı çevirmişti. Artık kaçacak yolu yoktu; bodrumun soğuk taşları, minik ışığı ve kapalı kapısı, onun gerçekliğiyle yüzleşmesini sağlıyordu. Ve o an, Deren fark etti ki artık hiçbir yer güvenli değildi, her nefes, her adım, sadece Demirhan’ın gölgesi altında atılacak bir adımdı. Umut kırıntısı hâlâ vardı ama korku, her nefesinde daha da derinleşiyordu. Deren, DNA sonucu kağıdını ellerinde sıkıca tutarken, dünyası adeta yıkılmış gibi hissetti. Minik ışığın soluk sarı parıltısında, soğuk taş zeminin üzerine dizlerinin üzerine yığıldı. Ellerini yüzüne götürdü, titreyen parmakları arasında kağıt hâlâ sıkışıyordu. Korku ve çaresizlik bir araya gelmiş, Deren’in kalbini sıkıca kavramıştı. Boğazında düğümlenen fısıltılar, yavaşça çığlığa dönüşüyordu. “Hayır… hayır… bu olamaz… benim değil… benim çocuğum yok!” Gözlerinden yaşlar süzüldü, hıçkırıklar arasında nefes almakta zorlanıyordu. Minik ışığın önünde, karanlık bodrumda küçük bir gölgeye dönüşmüştü. Soğuk taşlar, gözlerinde yaşlarla birleşmiş ve her nefes alışında bedeni sarsılıyordu. Ne kadar vakit geçtiğini bilemedi saatler, günler, haftalar, hepsi birbiriyle karışmıştı. Yüzünde kuruyan yaşlarla, titreyen elleriyle soğuk zeminden kalktı. Dizleri hâlâ hafifçe titriyordu. Kağıdı bırakmadan, küçük yer yatağına doğru sürüklendi, battaniyesine sarıldı ve oraya uzandı. Battaniyenin içine gömülmüş hâliyle, minik ışığın soluk sarı ışığında tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı. Soğuk, kemiklerine işlemişti ama gözlerinden süzülen yaşlar, içindeki çaresizliği daha da belirgin kılıyordu. “Allahım… ben neyin içine düştüm böyle… neden benim başıma geldi bu…” Deren’in sesi titrek, nefesi düzensiz ve boğuktu. Korku, şaşkınlık ve öfke bir araya gelmiş, ruhunu ve bedenini esir almıştı. Yüzüne süzülen yaşlar, göğsündeki sıkışmış nefesi, titreyen elleri ve paltoya sarılı hâliyle bodrumun karanlığı içinde küçük bir çığlık gibi yankılanıyordu. Deren, kendini battaniyeye daha sıkı sararak, hıçkırıkları arasında tekrar tekrar fısıldadı. “Benim çocuğum yok… ben evlenmedim… bu… bu olamaz… Allah’ım… lütfen…” Küçük ışığın titrek parıltısı, karanlığın içinde onun çaresizliğine tanıklık ediyordu. Deren’in bedenini sarsan hıçkırıklar, yalnızlık ve korku, onu içten içe tüketiyordu. Zaman, bodrumda yavaşlamış, her nefes, her titreyen el, onun çaresizlikle ve çaresizliğin yarattığı acıyla baş başa kalmasını daha yoğun hissettiriyordu. Ve o an, Deren fark etti ki bir hafta boyunca yaşadığı her soğuk, her yalnızlık, her küçük ışık huzmesi, bu karanlıkta onun hayatta kalma ve umut kırıntısına tutunma mücadelesiydi. Ama şimdi, DNA sonucu ve Demirhan’ın alaycı sözleriyle, bütün umutları yıkılmış, yerine derin bir çaresizlik bırakmıştı. Deren, battaniyenin içine gömülü hâlde duvara sabitlenmiş boş gözlerle yatıyordu. Ne kadar vakit geçtiğini bilmiyordu saat miydi, gün müydü, yoksa sadece birkaç dakika mı… Bodrumun karanlığında zaman, çürümüş bir ses gibi uçurumun içine düşüyor, Deren’in zihni hiçbir şeyi seçemiyordu. Tam o sırada ağır demir kapı yeniden açıldı. Kapının paslı menteşeleri, bodrumun sessizliğinde çığlık gibi yankılandı. Deren, gözlerini kıpırdatamadı bile. Sadece sesi duydu. Demirhan’ın ağır adımları… Adımlar soğuk zeminde tok tok yankılanıyordu. Deren’in önüne geldiğinde gölgesi ışığın önüne düşerek tüm yatağı kapladı. Ardından Demirhan bir dizini yere dayadı, Deren’in yüz hizasına indi ama yine de gücü, ağırlığı, varlığının karanlık baskısı her yerde hissediliyordu. Sert ve ürkütücü bir sesle konuştu. “Artık direnmeyi… ve ‘ben sandığınız kişi değilim’ demeyi bıraktın ha?” Deren göz kırpmadan, boş gözlerle Demirhan’ın yüzüne baktı. Vücudu hâlâ titriyordu ama artık ağlamıyordu. Kimliği, hafızası, hayatı… hepsi sis perdesinin ardında kalmış gibiydi. Ne düşüneceğini bile bilmiyordu. Demirhan konuşmasına devam etti. Bu kez sesi daha soğuk, daha keskin, daha ölümcül bir nitelik taşıyordu. “Emir geldi yukarıda. Annesini bekliyor.” Deren’in gözbebekleri hafifçe genişledi ama vücudu kımıldamadı. İçinde bir adım atamayacak kadar büyük bir boşluk vardı. “Ama bu sefer gözüm üzerinde, Deren. Bir daha çocuğuma bağırır ya da ona vurmayı denersen… seni parçalarım.” Deren’in nefesi boğazında düğümlendi. Ne diyeceğini bilemedi. Sadece donuk bir ifade ile bakıyordu. Demirhan daha yakına eğildi. Nefesi bile tehditkâr hissettiriyordu. “Gerçek bir anne olacaksın artık. Önceden sana sunduklarımı unutacaksın. Artık öyle yaşayacaksın.” Deren’in dudakları aralandı fakat ses çıkmadı. Demirhan’ın yüzündeki nefretle karışık hiddet daha da belirginleşti. “Sen resmî olarak Demirhan Ateşoğlu’nun karısı olabilirsin… fakat bundan sonra Ateşoğlu ailesinin bakıcısı, hizmetçisi ve ayakçısısın.” Bu cümle, Deren’in içine buz gibi saplandı. Kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Boğazı yanarken nefes almakta zorlandı. Bir şey diyemeden, reaksiyon gösteremeden, Demirhan bir anda battaniyeyi kenara itti ve Deren’i bir kolundan sertçe kavrayıp yer yatağından kaldırdı. Aniden doğrulan bedeninin altında zemin kayıyormuş gibi hissetti. Demirhan’ın onu morartacak kadar sıktığını bile fark etmeyecek kadar boşlukta hissediyordu. Deren yürümek için adım atmak istedi ama ayakları neredeyse yere basmıyordu. Yine de Demirhan’ın güçlü adımlarına yetişmek zorunda kaldı direnmek ya da sormak için gücü yoktu. Sadece yürüdü. Boş bir kabuk gibi… Demirhan’ın sert adımları koridordan ilerlerken, Deren de arkasından sürüklenen bir gölge gibi ona uyum sağladı. Adımları titrek, nefesi düzensiz, içi ise bir uçurumun içine düşmüş gibiydi. Karanlıktan çıkarken bile içindeki karanlık daha da büyüyordu. Demirhan, Deren’i güçlü kolundan tutarak büyük ve geniş salona doğru sürükledi. Salon, zengin mobilyaların ve ağır avizelerin soğuk gölgeleriyle doluydu her adım, odanın sessizliğinde yankılanıyor, Deren’in kalp atışlarını daha da hızlandırıyordu. Deren gözlerini açtığında, bir an duraksadı. Karşısında, belki de kendisine tıpa tıp benzeyen bir çocuk vardı. Bu küçük varlık, buğday teni ve kumral saçlarıyla adeta bir yansıma gibiydi. Deren’in kalbi bir anlığına dondu, nefesi kesildi. İçinde fark edemediği bir çekim hissi oluşmuştu sanki içindeki bir boşluk, bu çocuğun yanında bir anda dolmuş, bir parça huzur ve korku ile karışmıştı. Deren, çocuğun tam profilini görmek için öne doğru eğildi, gözleri onu keşfetmek için can atıyordu. Minik elleri oyuncaklarına sıkıca sarılıydı, ama küçük gözleri Deren’in yüzüne doğru kaydı. Ve o an… zaman sanki durdu. Emir, sanki annesini hissetmiş gibi bir anda başını oyuncaklarından kaldırdı ve yüzünü Deren’in yüzüne çevirdi. Deren’in gözleri kocaman açıldı. Yüz hatları… tüm hatları kendi kopyasıydı. Dudakları, çenesi, burnu, elmacık kemikleri… tek fark, gözleriydi… Çakır gözler, babasından miras kalmıştı. Parlak, çakmak çakmak yanan bir alev gibi, derin, büyüleyici ve acıtıcı. Deren’in kalbi yerinden fırlayacakmış gibi attı. Emir, önce şaşkınlıkla babasına baktı. Gözleri yuvarlak, küçük dudakları hafifçe aralıktı. Daha üç yaşında olmasına rağmen, sessiz bir bilgelik taşıyor gibiydi. O an, Deren’in gözleri çocuğun gözlerindeki hem tanıdık hem de yabancı ifadeyi gördü sanki annesini bulmuş ama bir yandan da korkmuştu. Ve sonra… zor da olsa kelimeler döküldü minik dudaklardan. “Anne… geldin mi?” O söz, Deren’in kalbinin tam ortasına saplandı. Gözlerinden yaşlar süzüldü, yanakları ıslandı. Küçük bir çocuğun, hayatında hiç görmediği annesine anne demesi… Deren’in ruhunu sarsıyor, yüreğinin en derin yerinde bir sancı oluşturuyordu. Deren, titreyen elleriyle yavaşça çocuğun ellerini tutmak istedi ama donakalmıştı. İçinde bir korku, bir umut ve tarifsiz bir bağlılık bir arada dolup taşıyordu. Bu çocuk, onun çocuğuydu; ama aynı zamanda yıllardır görmediği bir yabancı gibi… Ve Deren, onun minik yüreğindeki güveni ve sevgiyi hissedebiliyordu. Boğazı düğümlendi, nefesi kesildi; yılların getirdiği acı, korku ve çaresizlik bir anda bir araya gelip, gözyaşlarına karıştı. Hayatında hiç görmediği bu küçük varlık, ona “anne” diyordu; ve Deren, yüreğinin derinlerinde gerçekten annesi gibi hissettiği bu acıyı, bu sevgiyi ve bu çaresizliği bir arada yaşıyordu. Deren, sessizce hıçkırmaya başladı. minik bedeninin yanında, kendi yetişkin bedeni bile küçülmüş, çaresizlikle dolmuş gibiydi. Ama bir yandan da, yüreğinde beliren sıcak bir kıvılcım vardı. küçük Emir’in varlığı, ona hayatın hâlâ bir anlam taşıdığını hatırlatıyordu. Ve o an, Deren fark etti ki yıllardır kayıp olan sadece zaman değil, bir parçaydı onu bulmak, belki de tüm acılarına rağmen yeniden nefes almak demekti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE