“Delirdiniz mi? Dedi diğer işçi, gözlerinde onu tedirgin eden bir ifade vardı. Onun ne olduğunu bile bilmiyoruz! Buradan hemen çıkmalıyız. Onda beni rahatsız eden bir şeyler var.
“Korkak olma! Diye çıkıştı ilk işçi. Bu fırsatı tepmek olmaz. Ömür boyu sefalet içinde sürünmekten bıkmadınız mı? Hayatımızın şansı bu!
“Tartışma hızla büyüyordu. Bazıları gitmek isterken, diğerleri kalmayı ve onu bir şekilde kullanmayı planlıyordu. Aralarındaki bu kavga, ortamdaki gerginliği daha da artırıyordu. Onların açgözlülüğüne ve bilinmez bir varlığı pazarlık konusu yapmalarına anlam veremiyordum. Ama ne yapabilirdim? Elim kolum bağlıydı, çaresizlik içinde bir çıkış yolu arıyordum. Ancak ne kadar uğraşsam, sanki daha derine, dipsiz bir karanlığa doğru çekiliyor gibiydim. Tek çarem, onları buradan hızlıca çıkmaya ikna etmekti. Derin bir nefes aldım ve onlara doğru dönerek sesimi yükselttim...
“Burada olmamalıyız! Hemen buradan çıkmalıyız! O... Sadece uyuyor gibi görünüyor. Ama ya uyanırsa? Hepimize zarar verebilir.
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra işçilerden biri alaycı bir tonda bağırdı.
“Saçmalamayı kes! Onu almadan hiç bir yere gitmiyoruz. Ömür boyu burada sürünmekten bıktım. Bu, hayatımızın fırsatı olabilir!
Ancak başka bir işçi tereddütle karşılık verdi...
“Hayır! Onun ne olduğunu bile bilmiyoruz. Bence hemen buradan çıkmalıyız.
Bir başkası ise tedirgin bir ifadeyle konuştu...
“Arkadaşlar, ben de korkmaya başladım. O... O nefes alıyor! Ona yaklaşmamamız gerektiğini düşünüyorum. Hemen buradan gitmeliyiz!
Ama diğer işçi sinirle kükredi...
“Eğer sesinizi kesmezseniz, sizin canınızı ben yakacağım! Bize bir şey olmayacak. Yapmamız gereken tek şey, onu güvenli bir şekilde buradan çıkarmak.
“Tartışma giderek alevlendi. İki işçi gitmek isterken, diğer ikisi kararlı bir şekilde kalmayı savunuyordu. Birbirlerinin yakasına yapışmış, hararetle bağırıyorlardı. O kadar gergin bir ortam oluşmuştu ki, kelimeler yetmez oldu. Ben ise köşede, ne yapacağımı bilmeden donakalmış bir şekilde izliyordum. Ama birden... Ortam sessizleşti. Tartışmayı bırakmışlardı. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti. Merakla onların bakışlarını takip ettim ve fark ettim ki... Milat artık yerinde değildi.
Zamansız bir uyanış gerçekleşmişti. Korkulan şey sonunda olmuştu ve bu, hepimizin sonu olabilirdi. Onun nefes alışını artık her yerden duyabiliyordum. Gözlerim panikle mağarayı tararken boğazıma bir düğüm oturdu, nefes almakta zorlanıyordum. Tam o sırada mağaranın karanlık boşluklarından siyah, kıvrımlı ağaç kökleri çıkmaya başladı.
Bir işçi titreyen parmağıyla tavanı işaret etti. Yüzündeki dehşet, bakışlarının gördüğünden çok daha korkutucuydu. Yukarı baktığımda, Milat, tavanın zeminine tırnaklarını geçirerek asılı duruyordu. Solgun teni eski beyazlığından sıyrılmış, gözleri ise o tanıdık mavi ışıltısını kaybetmiş ve zifiri bir karanlığa bürünmüştü. Yüzündeki ifade vahşi, kana susamış bir hayvandan farksızdı.
Babamın neden yıllarca ondan bahsederken uyarılarda bulunduğunu o an anladım. Milat’ın artık o eski benliğinden eser kalmamıştı. Kendi içindeki tüm güzel anıları ile birlikte tüketmişti.
Birden tavandan kendisini serbest bırakarak uyuduğu kayanın üzerine atladı. Hareketleri bir avcının, kurbanına yaklaşırken ki soğuk ve hesaplı adımları gibiydi. Her el hareketinde toprağı delip geçen siyah kökler, işçilerin bedenlerini kavrayarak onları Milat’a doğru çekiyor. Köklerin sardığı her bedeni, keskin tırnaklarıyla parçalara ayırıyordu. Kan, bir zamanlar solgun olan tenini tamamen kaplıyor kapladıkça daha da vahşileşiyordu.
Onu bu halde görmek, babamı kaybettiğim zamandan daha korkutucuydu. Gözlerimde hapsettiğim yaşlar yanaklarımdan süzülmese de nefesim boğazımı yakıyordu. İşçilerin feryatları ve çığlıkları mağarayı doldururken, çaresizlik içinde çırpınıyor ama bir şey yapamıyordum. Onun tamamen duygularını kaybettiğini, geri dönüşü olmadığını anlamıştım.
Çığlıkları duymamak için ellerimle kulaklarımı kapattım, ama gözlerim hala onun üzerindeydi. Bu bir rüya mıydı, yoksa aklım bana oyun mu oynuyordu? Zaman, sanki iki dünya arasında sıkışmış kalmıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum, kendimi sona yaklaşmış gibi hissediyordum. Milat, bir zamanlar masum olan her şeyi tüketmişti.
Çığlıklar kesilmiş, yerini uğursuz bir sessizliğe bırakmıştı. Artık göz göze gelmiştik, aramızda ne bir duvar ne de bir engel kalmıştı. Bana doğru ağır adımlarla yaklaşırken bakışları üzerime sabitlenmiş, gittikçe kısılarak yüzümdeki her mimik hareketini inceliyordu. Bu tuhaf tavrına anlam verememek beni daha da tedirgin etti. İçimde büyüyen korku, hataya sürüklenmeme neden oluyordu. Ayaklarım, istemsizce geri geri gitmeye başlamıştı.
Bana neredeyse bir nefes kadar yaklaştığında kalbim öyle şiddetli atıyordu ki göğsümden fırlayacak gibiydi. Yüzümde gezinen bakışlarının ardından ellerini yüzüne doğru götürdü. Aniden ifadesi değişti, kaşları çatıldı ve gözleri adeta bir yırtıcı gibi parladı. Elleriyle omuzlarımı kavradığında, tırnaklarının derime saplandığını hissettim. Acı, yabancı bir gerçeklik gibi bedenime yayılmıştı. Bu beden bana ait olmadığı gibi bu acıda bana ait olmamalıydı. Bu hissettiğim acı hiç tanıdık değildi.
Birden zihnimde bir patlama hissettim. Sanki tüm varlığım Zihnimdeki patlama ile birlikte derin bir boşluğa sürüklenirken, vücudum savrulmuş, adeta yerdeki zemin tüm bedenimi sıyırmıştı. O an çakranın kırılmasıyla birlikte gelen acı, her hücremde yankı buluyor, tüm bedenimi sarsıyordu. Beynimdeki damarlar adeta çekiliyor, tarif edilemez bir ağrı, beni sarmalayarak içimdeki her şeyi yıkıyordu. Yerde kıvranırken, birden, etrafımda hareketlendi. Az önce kurtardığım insanlar, korku dolu bakışlarla etrafımı sarmıştı. Göğsümdeki acı, her geçen saniye biraz daha yoğunlaşıyor, baş edemediğim bu ağrıyla savaşıyordum.
“Akın; Neler oluyor, neyin var evlat? Dedi sesindeki korku belirginleşerek.
“İklim; Ona neler oluyor baba, neyi var, neden böyle acı içinde?
“Bahar; Baba, bir şeyler yap, bak ne hale geldi, acı içinde kıvranıyor!
“Bülent; Hemen kaçalım, bence ona ne olduğu belli değil bırakalım onu burada! Ona ne olduysa, sorunu bizimle ilgili değil.
Her birinin her yerde yankılanan sözleriyle, biraz kendime gelmeye çalıştım. Zorlukla ağzımdan bir hırıltı gibi çıkan sesimi duymalarını umarak.
“Lütfen sessiz olun... O burada...
Sözlerim zor duyuluyordu, fakat yine de onların dikkatini çekmeyi başardım.
“Akın; Kim burada?
“İklim; Kimden bahsediyorsun?
“Bahar; Sanırım kendinde değil, acıdan ne söylediğini bilmiyor, baba.
“Bülent; Bence o bir deli! Gidelim buradan, ne hali varsa görsün!
“Bülent’in bu soğukkanlı ve umursamaz tavrı, içimi daha da donduruyordu. Ama zihnimdeki karanlık, beni başkalarından daha fazla korkutuyordu. O anda, bir şeylerin değişmeye başladığını hissettim. O korkunç, varlığın bizimle yakından ilgilendiğini. Birkaç adım mesafe kalmıştı, ve içinde bulunduğum durumun farkındaydım. Kendi canımı bile kurtaramıyordum, başıma gelenleri düşününce, o bedenin içindeki ruhumun çırpınışları boşa çıkacak gibiydi. Ama bir şey vardı, bir duvar gibi… Bu defa, çok daha farklı bir şekilde hissediyordum.
İçimden, bu duvarın her şeyi gizleyemeyeceğini bildiğim halde, ondan nasıl korunacaktık. Az önceki işçilerin sonları zihnimde yeniden canlanınca, neredeyse gövdemi yerin içine gömmek istedim. O, tüm insanları öldürmeye kararlıydı. Ne duracak ne de affedecekti.
Ve o an, hiç umut olmasa da dua ettim. Başımı zorlukla duvara yasladım, ellerimle her şeye rağmen ayakta kalmak için direnirken, diğerlerine göz ucuyla işaret ederek mümkün olduğunca uzağa gitmelerini işaret ettim.