1-🏵️KIZILCA🏵️
‘’Neredesin Asya?’’
‘’Az kaldı anne, İznik 'i geçtim. 13 kilometre gösteriyor navigasyon.’’
‘’Güzel, acele etme. Ve vardığında haber ver. Aklım sende kalmasın?’’
‘’Tamam anne. Merak etme, vardım sayılır.’’
‘’O yüzden acele etme dedim kızım. Yaklaştığın için yol bitsin telaşına girme. Tek başına araç kullanmadığın bir yol üstelik.’’
‘’Sıkıntı yok annem, iyi bir yolculuktu. Manzara da harika. Ve vardığımda haber vereceğim.’’
‘’Tamam, benim biraz işlerim var, görüşürüz kızım.’’
‘’Kolay gelsin, görüşürüz şeker kadın.’’
Telefonu kapatıp dikiz aynasından kendime baktım ve derin bir nefes alarak yola odaklandım. İstanbul’u, beni boğan o beyaz yakalı hayatı ve en önemlisi, hayatımın en büyük enkazını arkamda bırakmıştım. Düğün hazırlığı yaparken aldatıldığımı öğrenmek, üstelik bunu en yakın arkadaşlarımla yaşamış olmak ruhumda çifte bıçak darbesi gibiydi. Kendimi eve kapatıp duvarları izlediğim o karanlık günlerden beni Hülya teyzemin telefonu çıkarmıştı. Geçireceği kol operasyonu için yardıma ihtiyacı vardı.
“Hem bana destek olursun hem de biraz havan değişir, çık gel güzelim.” dediğinde, bavulumu nasıl topladığımı bile hatırlamıyordum. Kaçıyordum işte.
Yani şuan kendi aracımla, tek başıma dedemin çiftliğine gidiyordum. Dedemin çiftliği İznik’e yakın bir arazideydi. Annem, babamla evlenip İstanbul’a yerleştiğinden beri dedemle bağlarını neredeyse koparmıştı. Bu yüzden çiftliğe en son yedi yıl önce, anneannemin vefatında gelmiştik. Dedemin o huysuz, sert tavrı yüzünden de fazla kalamamıştık.
Dedem annemle dargın olsa da teyzem birkaç kez İstanbul’a gelip bizi ziyaret etmişti. Birbirimize epey benzer yönümüz var onunla. Mesela ikimiz de doğal kızıl saçlıyız ama annem aslında karakterimin de teyzeme çokça benzediğini söyler. Onun gibi daha dik kafalı, hırslı ve kavgacı bir tarafım varmış. Oysa istediği adamla evlenmek için evi terk eden annem, kalıp babasının istediği adamla evlenen teyzem. Hangisi daha dik kafalı emin değilim. Üstelik annem babamla mutlu olurken teyzemin evliliği...O bir hayal kırıklığı hikayesine dönüşmüştü ama neyse...
Neyse işte, teyzeme yardım etmek bahanesiyle uzun yıllardır gitmediğim çiftliğin yolunu tuttum. Aslında kaçıyordum. Evet, teyzeme yardım etmek de bir sebepti ama ben, beni boğan şehirden kaçıyordum. Biten ilişkimden, aldatılmış olmanın travmasından, beyaz yakalı iş hayatından kaçıyordum. Lakin dedem beni çiftlikte ister miydi emin değilim. Hoş, kalıcı değilim, teyzem iyileşene kadar aileden biri olarak destek olacağım ona ve sonra geri döneceğim İstanbul'a.
Aracım mayıs sıcağında iki tepe arasındaki yoldan çiftliğe doğru ilerlerken sağımı solumu kaplayan yem yeşil manzaraların içinden geçmek ruhuma iyi gelmişti. Uzun zamandır gelmediğim bu bölgeyi meğer ne çok özlemişim de haberim yokmuş. Görünce anladım. Mesafe giderek azalırken yol da biraz daha daralmıştı. Biliyordum bu yolu, çok gelip gitmesek de anımsıyordum birçok detayı. Çiftliğe az kalmıştı kalmaya ama susamıştım ve şişemdeki su da ısınıp sidik gibi olmuştu resmen deyim yerindeyse. İleride, yolun solunda bir köy çeşmesi ve yanında da hayvanlar için su yalağı olduğunu görünce yavaşladım. Akan suyun soğuk olmasını umut ederek şişemi de aldım ve etrafı biraz çamurlu çeşmeye yürüdüm.
Biraz sakin bir yerdi ama aracım yakındaydı ve bir şey olursa hemen dönüp binerim diye düşünmüştüm. Çeşmeye varıp elimle suyu kontrol ettim. Soğukluğu iyiydi. Hemen şişeme doldurup kafama diktim birazını ve şişeyi yeniden doldurmak için eğildiğimde, birden toprağın titrediğini hissettim.
Ağaçların arasından, peş peşe bir sürü inek fırladı. Susuzluktan gözleri dönmüş gibi doğrudan çeşmeye, yani benim olduğum yöne doğru koşuyorlardı. Bir anlık panikle arabama doğru kaçmak istedim ama ayağımdaki sandalet çamurlu toprağa saplanıp birden ayağımdan çıktı. Çığlık atarak yerimde çakılı kaldım. Tek ayağımın üzerinde dengede durmaya çalışırken, inekler çoktan etrafımı sarmıştı. Ezilme korkusuyla gözlerimi kapattım.
Korktuğum başıma geldi. Tek ayakkabımla kaçmak istedim ama geç kalmıştım, ineklerin arasında kalıverdim. Çığlık atarak kendimi korumaya çalışırken bir kol beni tutup kendi bedenini benimle inekler arasına siper etti. Şaşkınlıkla kafamı kaldırıp baktığımda benden en az 15 santim, hatta daha da uzun bir adamın bana baktığını gördüm.
‘’Korkma, sadece su içmek istiyorlar.’’ dedi gözlerime bakarken.
Ter ve inek kokuyordu, kafasında bir kovboy şapkası vardı ve kirli sakallı yüzü güneşten bronzlaşmaya başlamıştı. Yine de epeyce yakışıklıydı. Hatta ter kokusu bile itici gelmedi ama inek kokusu sıcakta biraz rahatsız ediciydi.
Çok yakındık ve kahverengi gözleri ilgiyle beni inceliyordu. Sanki beni tanımış gibi bir pırıltı vardı gözlerinde ama belki teyzeme benzettiği için aşina gelmiştim? Sonuçta dedemin çiftliğine çok yaklaşmıştım. Bu civarda.mn biri illaki teyzemi tanırdı. Onun da yüzünde bana tanıdık gelen bir şey vardı ama elbette emin olamazdım çünkü yıllardır gelmemiştim buraya. Yoksa çiftlikten biri miydi? işçilerden biri? Birden bu yakınlıktan rahatsız olup kendimi geriye çektim.
‘’Sizin mi inekler? Az daha beni ezeceklerdi!’’ diye bir hışımla çıkıştım. O zaman yakışıklı kovboy mu desem, ter kokulu çoban mı bilemiyorum ama yüzündeki koruyucu ilgi yerini biraz dalgacı bir ifadeye bıraktı ve,
‘’Şimdiye kadar kimseyi ezmediler, paniklemeseydin, arada kalmazdın şehir kızı! Burası onların doğal alanı, sadece su içmeye çalışıyorlar.’’ dedi muzip bir ifadeyle. Hayretle baktım yüzüne. Hala tek ayakkabıyla dengede kalmaya çalışıyordum üstelik.
‘’Doğal alanı mı? Ne yani buraya hiç insan gelmeyecek mi? Sadece hayvanlara ve size mi özel bu yol ve çeşme? Babanın yolu galiba?’’ diye çıkıştım ben de yeniden. Hemen gerisinde bir de at vardı. Kahvenin hoş bir tonuydu atın rengi. Hayvan sakince bekliyordu adamın biraz gerisinde. Tam kovboy yahu! Elindeki kalın değneğe dayanıp lakayt bir şekilde,
‘’Aslında öyle sayılır. İki taraftaki arazi bizim, yolu da biz bağışladık. Çesmeyi de biz yaptırdık. Yani babamın yolu diyebilirim rahatlıkla.’’ Suratımı ekşittim,
‘’Babasının yoluymuş, bağışlamışsınız işte! Neredeyse ezilecektim, özür dileyeceğine bir de ukalalık yapıyor adama bak!’’ Eğilip ayakkabımı almak için bir adım attım ama diğer ayağımda çamura battığında ufak bir çığlık attım istemeden de olsa.
‘’Şehirdeki kaldırımlara benzemez buralar, cici ayakkabılarınız kirlenir Kızılca. Yerinde olsam o süslü şeyler yerine daha sağlam ayakkabılar giyerdim buralarda.’’ Kızılca mı demişti bana? Bu ismi nereden biliyordu? Tam soracakken öfkem ağır basıp,
‘’Sana mı soracağım çoban! Ne istersem giyerim.’’ dedim dayanamayarak. Eğilip ayakkabımı çamurdan çıkarmaya çalışırken dengemi kaybedip düşecek gibi oldum ama o beni bir kez daha kolumdan yakaladı ve,
‘’Tabii, bana niye sorasın? Sen zaten doğal yaşamı çözmüşsün.’’ Eğilip ayakkabımı çamurdan alıp bana uzattı. Çekip aldım ve öfkeyle bakıp,
‘’Sağ ol!’’ dedim soğuk bir şekilde gözlerine bakmadan.
‘’Rica ederim Kızılca!’’ dedi manidar bir şekilde gülümseyerek yeniden. Yüzünde ve sesinde bariz bir alay vardı.
‘’Kızılca mı?’’ dedim bu sefer kaçırmayıp bu detayı. Çocukluğumdan hatırlıyordum bu lakabı. Çiftliğe geldiğimde ve köy civarına gittiğimizde bazı çocuklar bana arkamdan Çilli, Kızıl Kafa veya Kızılca diye bağırırlardı.
‘’Kimsin sen?’’ dedim kaşlarımı çatarak. Şapkasıyla bir selam verdi ve,
‘’Hiç, sadece bir çoban. Senin gibi şehirli bir hatun için önemsiz biri.’’ dedi ve bir an bana çok can alıcı bir şekilde bakıp ineklerin yanına yürüdü. Sandaletimi giydim ve arabama doğru yürürken dönüp baktım bu gizemli adama yeniden. Benden birkaç yaş büyük gibiydi ama kimdi bu?
‘’Dikkatli sür, önüne yine inekler falan çıkar, domuz çıkar, hassas sinirlerin bozulmasın Kızılca.’’ dedi bana kafasıyla selam verirken.
‘’Küstah! Öğrenirim ben senin kim olduğunu nasılsa." dediğimde,
"Bak bunu heyecanla bekliyorum. Öğren bakalım bu çoban kimmiş?" Yüzündeki garip ifade aklıma kazındı. Kendine güveni ayrı, tavrı ve tipi ayrı dikkat çekiciydi. Niye böyle gizemli takılıyordu ki?
"Sen ineklerine sahip çık da misafirleri korkutmasınlar yeter! Öğrenme işini ben hallederim. Tabii önemli olduğundan değil, sırf bir daha çıkarsan karşıma eşit oluruz iletişim adabı gereği.’’ dedim araca binerken bir hışımla. Güldü ve,
‘’Olur, sen artık buralardaysan dikkat ederim tabii. Hepsine tek tek öğretirim görgü kurallarını. Ve benimle tekrar iletişim kurmak istemen çok hoş Kızılca. Bir ipucu, yakınlarda yaşıyorum. Buralarda da sıkça dolaşırım. Yani beni görmek istersen ne yapacağını biliyorsun Akdoğan Kızı.’’ dedi. Beni tanıyordu bu ya! Ama kim olduğunu söylemiyordu.
‘’Alaycı beygir!’’ diye terslendim ve arabamın kapısını kapattım. Sonrada ok gibi fırlayıp giderken dikiz aynasından arabama bakarak güldüğünü gördüm. Araç ilerliyordu ama benim aklım adamda kalmıştı. Kimdi bu küstah ve alaycı tip? Beni nereden tanıyordu? Ve niye o da bana biraz tanıdık geliyordu? Öğrenecektim kim olduğunu ve bir daha karşıma çıkarsa ağzının payını verecektim tekrar küstahlık yaptığında.