1. Bölüm

2022 Kelimeler
Heyecanla karışık endişe içindeydi Sevda. Nihayet bitirmişti okulu. Şimdi yüksek lisans için bilmediği, tamamen yabancısı olduğu bir ülkeye, ilk adımını atıyordu. Almanya'daydı. Bir zamanlar fukaranın gitmek için can attığı, Fakir Baykurt'un bile yolunun bir şekilde düştüğü ülkedeydi. Jan'ın memleketindeydi...  Valizini peşinden sürüklerken bir yandan da etrafını tarıyordu. Yol boyu, memlekette üç beş daire aldıktan sonra emekli olmuş fakat çocukları Almanya'da yuva kurduğundan gidip gelmek zorunda olan bir adamcağız ile sohbet etmişti. Cana yakın davranmıştı epey. Hele ki Sevda'nın okul için geldiğini öğrendikten sonra daha bir yakın davranmıştı. 'Sen şanslısın kızım,' demişti. 'Şimdi kimse ne olduğuna pek bakmıyor. Bizim zamanda köpek gibi davranıyorlardı bize,' demiş göğsünü şişirircesine nefes almıştı. Alınan o nefeste, yaşananlar dile geldi sanki. Ancak kendine gelip tebessümüyle gizledi kendini. Uçuş boyunca yaşlı beyamca sağ olsun, Sevda adeta küçük çaplı bir tura çıktı. Genç kız da can kulağıyla dinledi. Oysa Almanya'da teyzesi, kuzenleri vardı. Onların yardımcı olacaklarını dile getirmedi.  Sonunda kendisini bekleyen kuzenlerini bulduğunda hızlandı adımları. Müzeyyen görmeyeli daha da zayıflamış, Zeynep ise daha da şişmanlamış gibiydi. Teyzesi görünmediğine göre gelmemiş olmalıydı. Üç kızı vardı teyzesinin. En büyük kızı Mükerrem, evlenmiş bir kızı olduktan sonra boşanmıştı. Boyu devrilesi adam, Helga'nın biriyle kaçmıştı bir yerlere. Adamın boyu, Mükerrem'in boyundan daha kısaydı, devrileceğini sanmazdı. Zeynep ise, annesi bilmesindi, Alfred diye bir çocukla beraberdi. Çalıştığı markette iş arkadaşıydı Zeynep'in. Sapsarı saçları, yüreği gibi yüzü de akça pakça bir oğlandı. Birkaç kez Zeynep işteyken görüntülü sohbet etme fırsatı bulmuştu Sevda. O ara iki kelam etmiş, fazlasıyla saf bir oğlan olduğunu anlamıştı.  Müzeyyen ise anoreksiya hastalığı ile cebelleşen, asosyalin tekiydi. Hayatının anlamı, internet ve telefon ikilisiydi. Şimdi bile telefonun üzerine eğilmiş, dünyadan soyutlamıştı kendini. Ne Sevda'nın gelişini gördü ne de Zeynep'in yanından ayrılıp aşırı kilosuna rağmen hızla koşuşunu... Zeynep,  "Sevda!" diye üzerine atıldığında genç kız zorlukla ayakta kalabilmiş, bir miktar yalpalamıştı. Kucaklayışı sıkıydı Zeynep'in. Sevda, kızın anca yanlarından tutunabildi. Geri çekildiğinde yorgun bir yüzle karşılaştı Sevda.  "Gece vardiyası mı vardı yoksa?" Halen kolu Sevda'nın belinde olan Zeynep, masumca tebessüm etti.  "Arkadaşlardan biri doğum iznine ayrıldı. İş yükümüz azıcık arttı." Sevda'nın gelir gelmez kaşları çatılıvermişti bile.  "Kullandırma kendini!"  "Yok be! Öyle parasıyla zaten... Yani az miktar ama..." Annesi yanlarındaymışçasına kısıldı sesi. "Alfred de kalıyor hem. Vakit geçiriyoruz işte." Omuz silkmesiyle tatlı bir ifadeye büründü yüzü. Zeynep'in zaten tatlı bir yüzü vardı. Öyle pürüzsüz, parlak... Karşısındakini azıcık etkilemek istese suratı hemen, 'Ben küçük bir çocuğum, annemin kuponla topladığı kahverengi parlak fincanlarını yanlışlıkla kırdım,' ifadesine bürünürdü. Sevda daha evvel kandığından bu sefer kanmadı.  "Valla ben seni uyarayım da. Olmadı teyzeme gideriz ne yapalım." Panikledi Zeynep.  "Ay sakın söylediğime pişman etme beni!" Başı eğik telefonuyla ilgilenen Müzeyyeni dürtüp dişinden tırnağından arttırıp almış olduğu arabaya yürüdü. Peşinde valiziyle Sevda, telefonuyla Müzeyyen...  Bagajın açılmasıyla bavulunu yerleştirdi Sevda. Sonra da ön, yolcu koltuğa oturdu. Zeynep oturup arabayı sürmeye başladığında Sevda, teyzesini sordu.  "Ne yapsın. Senin için girdi sabahtan mutfağa. Mumbar dikiyordu en son. Şimdiye bitirmiştir, geç kaldın epey. Sahi neden?"  "Yarım saatliğine rötar yaptı uçak." Elini havada salladı, 'Hay Allah'ım,' der gibi. "Mühim biri gecikmiştir yine. Biz de onu beklemişizdir bilmeden."  "Zenginlik işte," sesini duyduklarında ikisi de sıçradı yerinde. Müzeyyen nihayet bırakmıştı o telefonu. Zeynep sitem etmekte gecikmedi.  "Hangi dağda öldü o kurt. Ses çıkarabildin nihayet!" Müzeyyen öne doğru eğilip başını iki koltuğun arasından gösteriverdi.  "Şarjım bitti. Seninkini versene." Gözlerini yoldan ayırmayan Zeynep uyardı.  "Sevda'ya bir hoş geldin de bari!" Bağıracaktı kendi olmasaydı, Sevda biliyordu. Müzeyyen burnuna düşmüş, kırmızı kemikli gözlüğünü düzeltti işaret parmağıyla.  "Karışma sen biz anlaşıyoruz onla,"  "Telepati yaparak mı?" Bu sefer yükseldi sesi. Müzeyyen, Sevda'ya doğru sakince yüzünü çevirdi.  "Hoş geldin."  "Hoş buldum," dediği an Müzeyyen cıkladı.  "Bulmadın, kibarlık ediyorsun." Sevda'nın gerilen tişörtüne baktı. Göğüslerin güzelmiş!" Anlamadı Sevda.  "Efendim?" Bu sefer burnunun ucuyla doğrudan gösterdiğinde Zeynep homurdandı.  "Göğüslerin diyorum, güzelmiş. Kaç beden?"  "Müzeyyen!" Diye uyardı yine Zeynep.  "Ne var be! Sanki telefon kilidini sordum."  "Seksen beş," iki kardeş de Sevda'ya, ne diye sorduğunda Sevda yineledi kendini. "Göğüs ölçüm seksen beş... Ama destekli seksen beş, desteksiz seksen..." Yaptığı açıklamayla duruldu kızlar. Sonra kendilerine hâkim olamayıp basıverdiler kahkahayı. Sevda da eşlik etti onlar durulana kadar. Müzeyyen o kadar çok gülmüştü ki kasıkları ağrımıştı. Gözlerinden sızan ufacık yaşı parmağıyla sildi.  "Ne güzel ölçü... Buradaki erkekler sever bak senin göğüsleri." Zeynep boğazını temizleyerek uyarsa da durmadı Müzeyyen. "Bir kere dokunabilir miyim?" Sevda gözlerini kocaman açınca, "Korkma memlekette kuzenler ensest sayılmasa bile o anlamda dokunmam. Erkeklerden hoşlanıyorum ben." Sonra bu konuşmanın büyüsünü bozuverdi. "Plastik cerrah olacağım ben. Elden geçireceğim bütün kadınların göğüsleri seninkine benzeyecek." Hayallere dalarmış gibi iç çektiğinde Sevda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.  "Yine de dokunman tuhaf olur. İlkim için çok yanlış birisin."  "Aha!" Diye çığırdı alenen Müzeyyen. "Dokunulmamış göğüs! Kesin görmeliyim." İçi gıcıklanır gibi oldu. "Hatta dokunmalıyım." Zeynep bezgin bir ifadeyle soludu. Sevda'ya hitaben.  "Okulu bitirse bile cerrah olamaz bu bakma." Müzeyyen'in ayağına vurur gibiydi sözleri. "Anca oyun moyun işleri işte."  "Oyun oynamıyorum ben!"  "Hı hı, oynamıyorsun," dedi köşeyi geçip köy yoluna girerken. Yol boyu yeşil olan memleket canlanmaya başladı. Koyunlar, inekler, atlar... Zeynep ne düşündüğünü anlamış gibi, "Şehir merkezi ile bizim köy arasında yirmi dakika var. Köyde yaşamak daha hesaplı... Ablam ile Müzeyyen restoranda gidiyor, ben markete gidiyorum her gün ama böylesi daha iyi," derken kızcağızı endişelendirmemek için geçip gitmiş gerçeği sonraya sakladı. Anlatmak için zamanları vardı ne de olsa. Müzeyyen ablasının sıkıntısını geçirmek ister gibi,  "Ee heyecanlı mısın?" diye sorduğunda Sevda gülümsedi.  "Yani bilmediğim bir şehir. Yeni bir ortam, farklı bir dil. Allah'tan derdimi anlatacak kadarını biliyorum." Müzeyyen, Sevda'nın omzuna vurdu gelişigüzel.  "Sıkma canını bu memleketin yarısı Türk zaten." Sonra heyecanla, "Sen buranın mimarisini de seversin mesleğine uygun valla." Onu bu yere çeken şeylerden biriydi bu. Çok kültürlü, mimari bakımdan onu çeken bir yerdi Münih. Bir de Jan vardı elbette. Onun için gelmemişti tabii ki. Hem halen burada mı bilmiyordu hem de öyle sapık gibi... İçinde yaşıyordu ne yaşanacaksa, hayallerinde. Jan'ın hayallerindeki Jan ile alakası yoktu büyük bir olasılıkla.  Aslında lise buluşmasında Jan'ın daha evvel arkadaşlık ettiği çocuklardan biri söylemişti üç yıl önce Jan Almanya'da diye. Sevda'yı bir şey dürtmeseydi, gitmeyecekti lise buluşmasına. Gereksiz buluyordu çünkü. Doğru dürüst arkadaşı olmamıştı ki okulda. Kitaptan başını kaldırıp da dur iki arkadaş edinivereyim dememişti hiç. Fikri de zikri de iyi bir üniversite kazanıp mükemmel bir iş bulmaktı. Çok iyi bir puan alınca burslu olarak mimarlık bölümünde, özel bir okulda öğrenim gördü. Sonra o okul yüksek lisans için kendisini yurtdışı programıyla Münih'e gönderivermişti.  Şansı dönmüştü Sevda'nın. Ailesinin göğsünü kabartmıştı, eğer Sevda hem okuyup hem çalışacağını söylemese göğüsleri kabarmakla kalacaktı. Zira onu okutacak durumları yoktu. Yapmadığı şey değildi çalışmak. Durumu Mükerrem ablasına izah ettiğinde, 'Bavulunu topla gel,' demişti Mükerrem. 'Bizim restorantta çalışırsın. Zaten patron da garson alacaktı.' Bundan sebeple erkenden gelmişti Sevda. Okulun başlamasına daha vardı ama sırf iş elden çıkmasın diye iki ay önceden bulmuştu kendini burada. Bu sürede para biriktirmek ve şehri öğrenmek düşüncesindeydi. Aslında kendi başına bir ev tutup yalnız yaşamak niyetindeydi ama özellikle babası müsaade etmemiş, teyzesinde kalma şartı ile gidebileceğini söylemişti. O sıra izni kapmış olduğundan ötesini berisini dert etmedi Sevda, gidiyordu ya tamamdı artık!  Yol boyu Zeynep ile Müzeyyen'in tatlı atışmalarını dinledi. Nihayet o yol, son bulduğunda baba evine göre oldukça lüks görünen; dubleks, bahçeli, garajlı, şirin mi şirin bir evle bakıştı. Müzeyyen bakışlarını gördü Sevda'nın.  "Bizim burada evler hep böyle. Daha değişiğine imar izni yok." Sonra düşündü. "Tabii cebin dolu değilse..." Cebin doluluk meselesi her yerde aynıydı demek. Öyle ya cebi delik fukaraya kim aldırsın! Yine de böyle evlerde yaşayan insanlara fukara diyesi gelmiyordu. Gördüklerinden sebep dili kuruyup damağına yapışıyordu bir kere!  Kapıyı açıp üzerinde sahici olmadığı anlaşılan desenlerle kaplı ayakkabısını, Alman topraklarına kavuşturdu. Abisi olsa o ayakkabı bile fiyakalı görünüyor bu Alman toprağında der, parlak gözlerle koşturur dururdu Alman çimlerinde. Yalnız el memleketi olduğundan mıdır bilinmez çimler bile bir tuhaf duruyordu.  "Çimler yapay," dedi Müzeyyen. Söylemese Sevda'nın anlayacağı tutmazdı. Zeynep kaşlarını çatıp kardeşine kötü kötü baktı.  "Kandırma kızı!" En azından cahil olduğu düşüncesi aklına uğramadan geçip gitmişti. Valizin birini Zeynep, diğerini de kendi aldı. Merdivenleri, o valizlerle güç bela çıktıklarında Müzeyyen elini bile sürmedi. Fakat ne zaman ki merdivenler bitti, Zeynep kapı ziline bastı, o zaman aldı elinden Müzeyyen, Sevda'nın elindeki valizi. Masumca gülümsediğinde yanakları daha da çöktü.  "Odana çıkaracağım. Sen bilmezsin şimdi," diyerek adeta savrulurcasına açılan kapının eşiğinden adımını attı. Sonra bıcır bıcır koşturup kapısı olmayan bir eşikten geçen küçük kızı gördü. Saçları tepeden ikiye nizamice ayrılmış, pembe ponponlarla tutturulan kız, kapıyı açıp toz olmuştu demek. Mükerrem'in kızı Aylin olmalıydı bu.  "Anneanneee Sevda kız geldiii!" Nidasıyla doldu taştı ev. Islak elini mutfak havlusu ile kurulamaya çalışan teyzesi küçük kızın girdiği yerden çıkıp gözyaşı dökmeye başladı. Zaten Zehra teyzesi gördüğü her şeye ağlardı. Zamanında yanlışlıkla ezmiş olduğu bir çiçeği fark ettiğinde hüngür hüngür ağlamaya başlamış, ölen kocasına ağıtlar yakmıştı. Ölen kocası ile ezilen çiçeğin alakasını bir teyzesi anlardı.  "Teyzesinin Sevda kızı gelmiş, hoş gelmiş!" Tombul yanakları pespembeydi Zehra teyzesinin. Tuttu yanaklarından Sevda'nın. İnsanın yanaklarını siliveresi getiren sulu öpücükler bıraktı. "Ablamın nuru!" Şöyle alıcı gözle bir yokladı. "Tütü maşallah kızıma. Ne güzel olmuşsun sen!" dediğinde iç merdivenlerden bavulla çıkmakta olan Müzeyyen atıldı. Az daha tembel diye günahını alacaktı bir de.  "Göğüsleri çok güzel anne!" Zehra teyze hakikaten inceler gibi oldu ama kızı kadar ısrarcı olmadı. Elini sırtına koyup içeriye geçmesini buyurdu.  Müthiş bir renk cümbüşü karşıladı salonda Sevda'yı. Duvarlar cırt bir pembeydi bir kere. Sonra perdeler de haki yeşili, mobilyalar koyu kahverengi, oturma grubu ise hardal sarısı... Tuhaftı doğrusu fakat Sevda'ya aynı tuhaflıkta güzel gelmişti. Evin içi, ailedeki bireyler gibiydi işte. Karmakarışık!  "Hoş geldin Sevda," dedi oldukça ongun bir ses. Mükerrem, hardal sarısı berjere kurulmuş, üzerindeki limon sarısı gömlek elbise ve daha açık sarı ev terliğiyle ton sür ton olmuştu. Annesinin açtığı moda programları sağ olsun; ne demek olduğunu öğrenmiş, ne zaman bu tanıma uyan giyimde birini görse beyni kırmızı neon ışıklar saçıp otomatik olarak, 'Hey, bu ton sür ton!' diyordu sevinçle. Yanına yanaşıp oturdu o da.  "Hoş buldum Mükerrem abla." Mükerrem. Seslice esneyip kıza onca mesafeden birazdan fazla uzun sarılıverdi. Sonra gözlerini kırpıştırarak geri çekildi.  "Ay kusura bakma. Geceye kaldım dün. Dinlenemedim pek." Ardından bir köşede durup olan biteni izleyen kızını gördü. "Gelsene Aylin. Öyle durma uzakta." Aylin annesinin onayını beklemiş gibi sığındı annesinin bacakları arasına.  "Anne Sevda kız da sizin gibi kara saçlı!"  "Hı hı."  "Gözleri de kaşları da..." Yine esmesi Mükerrem. O böyle esneyince Sevda'nın da esneyesi geldi. Zehra teyze uzanınca birden eline irkilir gibi oldu, esneyemedi Sevda. İçinde kaldı.  "Kuzum kaşlı gözlü maşallah!"  "Maşallah!" diye tekrarladı Mükerrem esnerken annesini.  "Anne ben neden kara saçlı değilim?"  "Sen mendebur babana çekmişsin." Küçük kız mendeburun ne demek olduğunu biliyor olmalıydı ki takılmadı bile. O saçının derdindeydi.  "Boya yapalım!" Zehra teyze çıkıştı Aylin'e.  "O nereden çıktı bakayım. Bir boyamız eksikti!"  "Benim saçlarım güzel değil, saman gibi. Gökhan sevmiyormuş sarışın." Yurdun insanı da sarışın severdi hâlbuki. Rus gördü müydü ağzının suları aka aka hanımını dahi boşarlardı. Sevda'nın amcası, karısını öyle aldatmıştı ya. Üstüne bir de boşamıştı hemen. Allah'ın sopası yoktu ama Rus Hanım da boynuzu takıvermişti amcasına. Kadının adını bilmediğindendi Rus deyişi yoksa küçük bir aldanış olayını tüm bir millete yıkacak değildi vallahi. Çarpılmasaydı bari!  "Büyüyünce anlar o değerini," deyiverdi Zehra teyze. Hah! Dedi içinden Sevda, böyle böyle ego ediniyordu sarışınlar. Sarışınlarla bir derdi yoktu. Jan'ın saçlar da sarıydı hem. "Küçüksün öyle dertlerin olmasın," diye devam etti Teyze hanım.  "Sen yapıyorsun ama."  "Benim yaşıma gel de hele yaparsın sen de!" Ayaklarını yere vurdu Aylin.  "Of ya ben neden hemen büyümüyorum!" diye sızlanıp topuklarını vura vura çıktı salondan. Bu tür anlar çok yaşanmış olmalıydı ki kimse sarılıp gönlünü almaya kalkmadı. Mükerrem oturur vaziyette, başı yana düşmüş, uyukluyorken sessizce sordu Zehra teyze.  "Önce yemek mi yersin yoksa güzel bir duş sonra uyku mu?"  "Ben önce uyuyayım teyze. Yolda uyku tutmadı pek. Üstüne evden çıkarken de uykusuzdum. Bavuldu şuydu buydu derken..." Tuttu yine yanaklarından Sevda'nın.  "Tamam kızım, odan hazır zaten. Uyu, dinlen. Akşama mis gibi içli köfte, mumbar var."  Uykusu olmasa yemek yiyeyim derdi Sevda. İçli köfte, mumbar... Fakat o kadar yorgun hissediyordu ki. Başını salladı sadece. Orta büyüklükteydi odası. Küçük bir banyosu, yatağı, dolabı vardı. Bir de aynasız şifonyeri. Minnetle yerleştirdi önce eşyalarını, ardından elinde Jan'dan kalma kağıtla yatıverdi yeni yatağına. İçinde bin bir umut, yeni bir yer, parlak bir gelecek, memlekete döndüğünde onu bekleyen iş kapıları... Jan'ı hatırladı, kapadı gözlerini. Kapar kapamaz Jan'ın sesi doldu kulağına. 'Sen de yarım bırak kendinle ilgili bir şeyi. Böylece kırk yıl da geçse unutmayayım...' 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE