Tatlı tatlı huylanıyordu ayaklarından. Öyle yumuşak bir şey değip geri kaçıyordu. Başta rüya sandı ama gözlerini açıp da aynısı tekrar edince örtüyü üzerinden attı, gördüğü manzarayla çığlığını salıverdi. Yatakta kocaman, şişko bir fare vardı! Yataktan atlayıp kıyıdan köşeden ulaştı kapıya. Zavallı hayvancağız ise gördüğü muamelemeden ötürü oldukça korkmuş, yerinden kımıldama konusunda kararsızlık yaşıyordu. Kapı savruldu, Müzeyyen bir cengaver edasıyla içeriye daldı. Peşinde şaşkın duran Zeynep ve halen uykuya ihtiyacı varmış gibi görünen Mükerrem.
"Ne olmuş kızım!" diye seslendi içerden bir yerden teyzesi. Soruyu soran Mükerrem'miş gibi gösterdi parmağıyla Sevda.
"Fare!" Kızların gerginlikle yükselen omuzları düştü, Zeynep annesine sesleniverdi.
"Mendebur'u görmüş anne."
"Ha! Tamam." Mendebur ismini duyan Aylin, teyzelerinin arasından çıkıp koca fareye koştu. Fare milim kıpırdamadığı gibi Aylin'i yadırgamadı bile.
"Mendebur! Oğlum sen neden kaçtın bakayım?" Alıp okşadı hayvanın sırtını. Mendebur keyifle gerindi. Müzeyyen gevrekçe güldü.
"Abla bu hakikaten senin mendebura benziyor. Kız gördü, iki dakikada yatağına girdi." Sevda, Mükerrem'in üzüleceğini, kızacağını veyahut ağlayıp sızlanacağını beklerdi fakat o düşüncelerini kahkahasıyla siliverdi. O kadar güldü ki karnına bıçak saplanmış kadar ağrıdı. Kahkahalarının arasından Sevda'ya,
"Kusura bakma Sevda uykundan ettik. Biz de Mendebur'u arıyorduk iki saattir. Yapar o bazen; yumuşak, sıcak yatakları seviyor." Onların keyifli hali, Sevda'nın gevşemesine vesile oldu. O korkuyla fare olduğunu sandığı hayvan daha ayan beyandı hem. Sarı, tatlı mı tatlı hamster idi korkmuş olduğu hayvan. Aylin, Mendebur'u Sevda'nın elleri arasına bıraktı. Hayvan başta yerini yadırgasa da alıştı hemen Sevda'ya.
"Pek cana yakınmış bu," dedi sevimlice. Müzeyyen takıldı kıza.
"Kız gördü mü cana yakın oluyor o."
"İsmi neden Mendebur? Daha güzel ismi hak etmiyor mu şuncağız!" Bu sefer başından itibaren ses etmeyip olan biteni izlemekle yetinen Zeynep atıldı.
"Bizim kaçak enişteye benzettim onu. O da böyle sarışın, küçük, boncuk gibi gözlere sahipti," dediğinde neşe çınladı odanın dört bir yanında. Aylin elini uzattı, ver dermişçesine. Paylaşamıyordu demek ki.
"Ama benim oğlum, beni bırakmayacak," sözleriyle en başta annesinin kalbini parçaladı bilmeden. Kızını böyle üzen adamı her defasında deşmek istercesine bahsetmesi anlaşılır kılındı Sevda'nın gözünde. Müzeyyen dahi ses etmekte zorlandı, yutkundu. Havayı dağıtmak, Sevda'nın kendisine düştü böylece.
"Sofra hazır mıdır? Karnım aç da." Aylin'e doğru eğilip fısıldadı. "Mendebur kesin benim midemdeki seslere geldi." Bir elini ağzına kapadı Aylin kikirdeyerek.
"Anneannem bir sürü şey yaptı." Dilini dudaklarında gezdirirken mutfağa kadar olan yolculukta öncü oldu. "Ayran da yaptı." Müzeyyen söylendi.
"Ben yemeyeceğim." Mükerrem patlatıverdi ensesine.
"Öğün atlamayacaksın Müzeyyen."
"Canım istemiyor işte. Zorlamayın beni," derken epey sıkkın görünüyordu. İlk zamanlara göre kilo almış sayılırdı Müzeyyen fakat henüz tam anlamıyla hastalığı atlatmış değildi. Sevda'nın bildiği kadarıyla haftada bir defa psikoterapiste gidip bu konuda yardım da alıyordu. Fayda görmesi iyi bir şeydi lakin o ince çizgideydi daha. Ya geçecek ya kalacaktı. Sevda böyle hayat dolu bir kızın, bu durumda olmasına üzülüyordu. Yine de Müzeyyen, tüm isteksizliğine rağmen yemeğe başlayınca sofradakiler derin bir nefes aldı.
Sofrayı çatal kaşık sesleri birden doldurunca gülüşmeler de katılıverdi masaya. Zehra teyze her boşalan tabağa kepçe ile yaklaşıyor Müzeyyen'den azar işitiyor, Zeynep'ten onay alıyordu. Mükerrem ise gözlerini fazla açık tutamadığından önüne ne konuyor anlamıyordu bile. Sevda, Aylin'in kendi tabağından birkaç kaşığı annesinin tabağına attığını yakalamıştı. Kendi evinde de işler böyleydi. Sevmedikleri bir yemek olunca herkes birbirinin tabağına bırakıyordu nimeti. Çoğu zaman annesi azara başladığından o yemek bitiyordu ama bazıları fazla bazıları ise hiç yemiyordu.
On kişilik bir aileydi Sevda'nın ailesi. Yedi kardeşi vardı. Annesi zamanında korunmak adına doktora gitse de ne bir ilaç vermişlerdi ne de spiral takmışlardı. Babası da prezervatif kullanmasını bir türlü bilememişti ki kadıncağız kırk senelik evliliğinde iki senede bir doğurmuştu. Dalga geçerdi bazı zamanlar kendiyle, 'Kucağımda biriniz, karnımda da diğeriniz olurdu,' diye. Sonra nefeslenerek kederini saklamaya çalışırdı. 'Cahildik biz. En çok da babanız,' demeden edemezdi. Babası konuşmaya denk gelirse annesine kızar, 'Sensin cahil. Ben en azından ilkokul mezunuyum. Sen onu bile okuyamadın!' diye çıkışır, kadını üzerdi. Bu yüzdendi bütün çocuklarının eğitimi üzerine fazla düşmesi.
"Daldın gittin." Mükerrem'in kendisine doğru konuşmasıyla gözünü daldığı noktadan ayırdı.
"Hmm," dedi kaşığını bırakıp, "Galiba annemi özledim şimdiden." Zehra teyzenin gözleri anında sulandı.
"Sevda kız, kuzum benim! Ben de senin annen sayılırım yavrum. Yabancılama kendini öyle." Sevda köftelerden birini eline alıp başını iki yana salladı.
"Yok teyzem yabancılamıyorum. Öyle aklıma düştü birden." Teyzesi daha fazla deşmedi içini. Deşse dahi kızın bir şey söyleyeceği yoktu, tanırdı Sevda'yı.
Yemek yiyip kalktığında, bir bardak sıcak çay içtiğinde, hemen peşinden gelen meyve tabağıyla oyalandı durdu Sevda. Erken yatıp erken kalktı. Annesi aşılamıştı hep. Tembel insan sevilmezdi. Öyle sabah ezanı dedi miydi kalkacaktın, önce namaza duracak sonra hazırlanacaktın. Namaza durdu Sevda da. Alışkanlıktandı kıldığı. Kılmadığı zaman annesi, 'Gevur oldun çıktın!' diye sitem ederdi. O da hiç demezdi, sanki kendi dört dörtlük müslüman diye. Kimse değildi. Hafız dedesi bile dedikodu dendiği an kulak kabartırdı mesela. Ama onlara sorsa, cennete ilk adım atacak oydu. Ayağını sürtüp kefil olacaktı peşinden gelenlere. Gülesi geldi. Babası ev almak için faizsiz girdiği, bir çeşit gün sistemine üye olmak için dedesini kefil gösterecekti ama dedesi, 'Katiyen olmaz. Vardır onda da bir iş,' deyip çekilmişti köşesine. Yoktu bir şey. Sevda, dedesinin asıl çekincesini biliyordu. İmana kefil oluyordu da iş paraya gelince olmuyordu işte.
Odasından çıkıp öteye beriye bakındı, kimse uyanmamıştı. Mendebur bile kafesinde uyukluyordu. O da mutfağa geçip elinden ne geliyorsa yapıverdi, donattı masayı. Gün iyiden iyiye kendini gösterdiğinde ilk uyanan teyzesiydi. Kahvaltı sofrasını hazır edecekken kendinden evvel ayaklanmış olan Sevda'ya minnetle baktı. Yaşardı yine gözleri.
"Bizim kızlar da anca fosur fosur uyusun. Ben alışkın değilim Sevda kız böylesine."
"Bizim evde de ben hazırlarım sofrayı." Durdu bir an sonra düzeltti. "Hazırladım yani. Üniversite için İstanbul'a gidince sofrayı artık kim kurdu bilmem." Teyzesi omzuna vurdu şefkatle.
"Ablam derdi, 'Bu kız gidince bana kaldı bu iş,' diye. Senin anacığın da anasının gözü kızım," dedi dolaplarda bir şeyler ararken. "Şuncacıkken daha yaptırıyormuş. Ben yaptırsam bizim kızlar taşınıyoruz derler." Güldü buna Sevda. Giderlerdi elbet ama Sevda pek gidecek biri olmamıştı hiç. Adımlarını sağlam atanlardandı, düşünmeden hareket etmek kitabında yoktu.
Sonra birden alarmlar çalmaya başladı, Mendebur sıçrayıp silindirine koştu, kızların hepsi sofraya kuruldu, Aylin beslenme çantasını doldurup servise koştu. Mükerrem ise Zeynep, Sevda ve Müzeyyen'i önüne katıp yol aldı Münih'in sokaklarına doğru.
Gelecek Bölümden;
Ne bir yol çalışmasına ne de bir çukura denk gelmişti Sevda. Sonraki seçimler için yollara bel bağlamıyorlardı demek ki. Etrafına bakındı, tabelaları okumaya çalıştı. Ne çok Türk vardı burada! Münih'i araştırırken öğrenmişti ama. Adım başı bir Türk diyorlardı. Daha adım atmamıştı fakat fark ediliyordu işte. Bir selamdan bir de camekâna yapıştırılan, pilav üstü kuru yazısından...