Gözlerinin önünde simsiyah bir boşluk vardı.
Sadece bir ses duyuyordu.
“Beni buldun... ama hâlâ anlamadın.”
Boşluk çatladı.
Işık huzmeleri, karanlığı bir bıçak gibi kesti.
Lina, gözlerini açtığında taş hâlâ elindeydi, ama artık odasında değildi.
Bir kır tepesindeydi. Etrafı taş sütunlarla çevriliydi.
Yere yarım gömülmüş dev bir mermer başın dibinde duruyordu. Üzerinde Kybele kabartması.
Ve taşın üzerinde tanıdık bir sembol parlıyordu: ⨁
Gökyüzü mora dönüyordu.
Uzakta bir figür yürüyordu ona doğru. Giydiği tunik eski çağlara aitti ama silueti... tanıdık gelmişti.
“Lina,” dedi adam, sesinde yorgunluk ve umut birbirine karışmıştı.
“Bu, ikinci defa. Zamanın dolmak üzere.”
“Sen... kimsin?” diyebildi Lina, sesi titreyerek.
Adam cevap vermedi. Sadece yaklaştı ve parmaklarıyla Lina'nın alnına dokundu.
Birden, gözünün önünden onlarca görüntü geçti:
Savaşlar,
Tapınaklar,
Taşa yazılan dualar,
Ve en sonunda... o adam Kybele’nin ayakları önünde diz çökerken “Sonsuza dek sadığım,” diyordu.
Lina çığlık atarak uyandı.
Yataktan değil.
Kazı alanında, çadırının içinde bir matın üstündeydi.
Güneş çoktan yükselmişti. Çadırın dışından arkeologların sesleri duyuluyordu.
Kamp lideri Cemre Hoca bağırıyordu:
“Hadi Lina, herkes toplandı bile! Bugün anıtın güney yüzünü açıyoruz!”
Lina hâlâ sersemlemişti ama refleksle ayağa kalktı.
Elini cebine attı.
Taş hâlâ oradaydı. Ve... sıcaktı.
Atlas, kazı alanının tam kenarındaki kırık sütunların orada duruyordu. Elinde bir kazı fırçası vardı ama sanki onunla ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
Diğer öğrenciler gülüşüyor, kazı aletleriyle çalışıyor, güneşe aldırmadan bir araya gelip notlar alıyordu.
Ama Lina’nın gözü yalnızca onda takılı kaldı.
Tuhaf bir şey vardı bu adamda.
Yüzü tanıdık değildi, ama his…
O gözleri rüyasında görmüştü. Taşın içindeki adamın gözleriydi bunlar.
“Merhaba,” dedi istemsizce, kazı eldivenlerini çıkarırken.
Atlas başını çevirdi, hafifçe gülümsedi.
Sesi derinden, sakin ama biraz da çekingen geldi:
“Merhaba. Sen Lina’sın, değil mi?”
Lina duraksadı. “Tanıştık mı?”
Atlas başını hafif yana eğdi, yüzünde çözülmesi zor bir anlam vardı.
“Hayır... sanırım sadece ismini duydum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Lina elini cebine attı. Taş hâlâ oradaydı.
Ve şimdi… sanki titriyordu.
Tam o sırada kamp lideri Cemre Hoca onların yanına geldi.
“Atlas, bu Lina. En eski sembollerin bulunduğu bölümü o gün ışığına çıkardı.”
Sonra Lina’ya dönüp devam etti:
“Atlas geçen hafta geldi. Aslında tarih bölümü öğrencisi ama semboller konusunda bir özel ilgisi var. Özellikle kehanet metinlerine.”
Lina'nın kalbi hızlandı.
“Kehanet mi?” dedi istemsizce.
Atlas gözlerini kısıp ona baktı.
“Evet. Özellikle Frigya sonrası sembolleri… bir süredir takip ediyorum.”
Sanki içinden geçenleri okumuş gibi konuşuyordu.
Lina’nın avcusu taşın üstündeydi. Ve taş artık titremiyordu.
Isındı.
Sanki Atlas’la birlikteyken taş… tamamlanıyordu.
O günün kalanında Lina, birdenbire herkesin sesinin daha uzak, çevrenin daha puslu olduğunu fark etti.
Atlas birkaç kez yakınından geçti. Her seferinde sadece göz göze geldiler.
Ama ne zaman yakın durduklarında, rüzgar birden yön değiştiriyor, toprağın kokusu ağırlaşıyor ve taş, Lina’nın cebinde sessizce parlıyordu.
Gün batarken kamp sessizleşti.
Kazı alanında yalnızca bir iki kişi kalmıştı. Diğerleri çadırlarına, notlarına ya da akşam yemeğine çekilmişti.
Lina ise hâlâ taşın bulunduğu noktadaydı. Otların arasına çökmüş, toprağın sıcak nefesini dinliyordu. Güneş, antik kalıntıların kenarında kızıl bir hüzme gibi parlıyordu.
Elini cebine attı.
Taş hâlâ oradaydı.
Ama artık sıcak değil…
Kalp atışı gibiydi.
Parmak uçlarıyla onu kavradı, dışarı çıkardı.
Parlayan ışık, taşın üzerine düştüğünde, daha önce görmediği ikinci bir sembol belirdi:
⟁
Ters çevrilmiş bir dağın içinde spiral.
Bu yeni işaretin ne anlama geldiğini bilmiyordu. Ama hissediyordu:
Bu, bir yolculuktu. Ve bu yolculuk yalnızca onun değildi.
Arkasından bir ses geldi.
Sakin, dikkatli ve yumuşaktı.
“Sen de geç saatlere kaldın.”
Lina arkasına döndü.
Atlas.
Güneşin son ışıkları yüzünü altın gibi çizmişti. Elinde bir defter vardı.
Bir anlık sessizlikten sonra Lina sordu:
“Sen... sembollerle neden ilgileniyorsun?”
Atlas ona baktı. Bu bakış, birinin yüzüne değil… ruhuna bakan türdendi.
“Çünkü bazı işaretler sadece görünmek için değil… hatırlatmak için vardır.
Ve ben bazı şeyleri hatırlamaya çalışıyorum.”
Lina taşın avucunda titrediğini hissetti.
Bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.
Atlas hafifçe gülümsedi.
“Belki bir gün... sen de hatırlarsın.”
O an rüzgar yükseldi.
Toprakta yapraklar dans etti.
Ve Lina’nın rüyalarında duyduğu o ses yeniden çınladı:
“Yemin yeniden doğacak.”
Bölüm Sonu Mesajı:
Onlar, bir yeminle ayrılmıştı.
Şimdi, o yeminin yankısında yeniden buluşuyorlardı.
Ama Lina hâlâ bunun bir başlangıç olduğunu sanıyordu.