-Maral! Kızım, çok endişelendik.
-Size dışarı çıkmayın demiştim!
-Abla!
Ailem bana sarılıp sitem ederken Savaş aheste aheste yürüyerek hesap sorar gibi kollarını bağdaş yaptı. Sarılan annemi kendimden uzaklaştırıp yüzüme bakan Savaş'a yaklaştım.
İfadesizliğini korurken sordu:
-Bu adam da kim Maral?
Arkama dönüp Prens Aren'le göz göze geldim. Benden önce davranıp eğilerek selam verdi.
-Ben Kardelen şehrinin köylülerindenim. İsmimin siz soylular nezdinde bir önemi olmadığını düşünüyorum efendim. Kendi şehrime alınmadığım için Lotus'a geldim. Biliyorum ki en güvenli ve güçlü şehir burası.
Aren'in yüzü son derece rahattı. Bir yalanı bu kadar rahat söylemesi tüylerimi ürpertmişti. Savaş ise ne hissettiğini gizlemekte başarılıydı.
-Maral'la ne işin var köylü?
Prens Aren'den önce davranıp cevap verdim.
-Beni bir Hisçalan'dan kurtardı. Ona can borçluyum. Bir soylu için bunun önemini çok iyi bilirsiniz.
Babamın gözlerinde yaşlar birikmişti. Muhafızlara aldırmadan Prens Aren'e sarıldı. Sırtına birkaç defa vurarak minnettarlığını yansıttı.
-Bizim evimizde kalabilirsin işler düzenlene dek.
Dediğinde Prens Aren'in yüzünde haylaz bir gülümseme belirdi. Elim istemsizce kıpırdayan karnıma gitti. Bu...Bu da neyin nesiydi? Zorlukla yutkundum.
Prens Aren, babamın nazik teklifini kabul etti. Muhafızlar, gördüklerim ve tecrübe ettiklerim hakkında konuşmak için beni güvenlik merkezine götürmek istediler. Annem müsaade etmedi. "En azından bir gün dinlenmesine izin verin." diyerek muhafızları yanımızdan uzaklaştırdı.
Evin yolunu tutmadan önce Savaş'ın çoktan gittiğini fark ettim. Ne hakla hesap sorabilirdi ki? Biz henüz evli bile değildik. Üstelik bana yardım etmeyi reddettiğinde kafamda onunla ilgili her şeye son vermiştim. Bu arada...
-Yağmur ve annesi nerede?
Babam bana sıkıca sarılarak cevapladı.
-Yağmur ve annesi sana minnettarlar. Güvenlik güçlerine onlar haber verdi. Ve tabii bize de. Şimdi ise şehir misafirhanesinde kalacaklar karışıklık geçene dek.
Boğazımı temizleyerek göz ucuyla bizi takip eden Prens Aren'e baktım. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum fakat soracağım sorudan utandığım için hislerimi önceden sezmesi beni rahatsız ediyordu.
Yine de sordum.
-Peki...Şey...Teo nerede?
-O da misafirhanede.
Tekrar Prens Aren'e kaçamak bir bakış attığımda o yaramaz yüz ifadesi hâkimiyetini koruyordu. Hislerimi okumasının verdiği panikle konuşmaya devam edemedim. Hızla başımı çevirdim.
Kalp atışım rahatsız edici derecede yükselmişti. Eve ulaşana kadar durmadan göz ucuyla Prens Aren'i kontrol ettim. Köylü olduğunu söylediği için ailem ve diğer muhafızlar onu tanımak için ısrar etmemişlerdi. Zekice tanıtmıştı kendini. İsmini bile sorma zahmetinde bulunmadıklarında Prens Aren'in asla küçümsenmeyecek derecede zeki olduğu beynime dank etti.
-İşte evimiz. Sen alışkın değilsindir. Bu apartmanlardan sadece Lotus'ta var. Tüm apartman bize ait. Ben bakanlıkta çalıştığım için gelecek planıma önceden dahil edilmişti.
Prens Aren babamın sözüne karşılık başını eğdi.
-Bana evinizi açtığınız için minnettarım efendim.
Babam omzunu sıvazladı Aren'in. Ardından soyluluğunu marifet gibi görüp göğsünü kabarttı.
-Ne kadar da saygılı bir köylü değil mi?
Memnun bir şekilde başını salladı annem. Yüzüne bakmıyordı Prens Aren'le konuşurken. Onların adına utancımdan ölecek gibiydim. Yüzüm alev ateş yanıyordu. Belki de hasta olacaktım.
Küçümseyici gülüşüyle içeri girdi Prens Aren. O gülüşü yalnızca ben fark etmiştim. Zaten istediği de buydu.
-İşte genç adam...
Otomatik bir şekilde açılan televizyonda Büyük Kral ve Prens Aren görünüyordu. Büyük Kral'ın devrildiğini henüz haberlere vermemişlerdi demek ki. Prens Aren kendinden emin bir şekilde tanınmayacağını düşünüyordu belli ki. Yüzünü saklamaya çalışmıyordu dev ekranda kendisi varken.
-Duyduğuma göre Kardelen şehrinde bu dev ekranlardan yokmuş. Haberleri nasıl alıyorsunuz?
-Evet efendim, almamız gereken haberleri radyo yoluyla öğreniyoruz.
Samimi gülüşüne neredeyse inanacaktım. Temkinli bakışlarımı üzerinde hissedince kaşlarını kaldırıp manidar bir ifadeye büründü. Utanarak başımı çevirdim. Ah, bu adam!
-İşler yoluna girene dek misafir odamızda kal. Çalışmak için acele etme. Siz köylüler eli boş durmuyorsunuz.
Babamın gülerek söylediği söze Prens Aren daha çok gülmüştü.
-Haklısınız efendim.
Demekle yetindi. Ardından misafir odasına girip kapısını kilitledi. Annem kolumdan tutarak beni koltuğa oturttu. Hemen karşıma da babam oturdu.
-Kızım, bir zarar görmedin değil mi?
Aynı anda kıyafetimi çekiştirip kollarıma, boynuma bakmaya başladı annem. Ellerini tutup sakinleştirdim.
-Bir şey olmadı. Sadece biraz hırpalandım. Ama beni erken kurtarmasaydı eğer; o Hisçalan beni...
Babam konuşmaya son vermek istedi. Acı çektiğimi görmeye dayanamıyordu.
-Tamam kızım. Bu genç adamı ödüllendireceğim. Sen de tedavi kapsüllerini kullanmayı unutma. Bir daha da sözümden dışarı çıkma sakın!
Sona doğru artan sesine başımı eğdim. Onları hayli endişelendirmiştim. Bir yandan en azından annem gözünü televizyondan ayırıp acı çeken evladına bakabiliyor diye de mutluluk duyuyordum.
Mecburi yayın başladığında tüm ilgi yeniden televizyona döndü. Bense kardeşimin başını okşayıp odama yöneldim.
İçeri girer girmez açılan televizyonun üzerine bir örtü serdim. Ne televizyona ne de şu aptal ulusal telefona güvenmiyordum. Pencerenin önüne geçip oturdum.
Çok yorgundum. Bedenim de ruhum da yorgundu. Hangi birini iyileştirmeliydim önce? Nasıl bir yol çizecektim? Peki bundan sonra ölmeyeceğimin garantisi var mıydı?
Teo'yu tamamen silmiş değildim aklımdan. Fakat kalbimde ufak bir toz kadar bile etkisi kaldığını söyleyemezdim. Tıpkı bana karşı yaklaşımı gibi ben de ona karşı dostça yaklaşacaktım. Belki de hiç yaklaşmamak daha iyi olurdu.
Başımın dertte olduğunu muhafızlara ve aileme bildiren Yağmur, bedenen olmasa da yardım etmişti bana. Kimse canından olmak istemiyordu pek tabii. Zavallı kız annesini mi beni mi düşünecekti?
Peki ya Savaş? Hiçbir zaman yanımda olmayacağının teminatını dürüstçe vermişti. En azından sahte bir şekilde yanımda olacağını söylememişti...
Neden bunu yapıyordum ki? Neden onları aklamaya çalışıyordum? Haklı sebepler uydurmaya uğraşsam da içimde bir yerlerde isimlerini andıkça midem bulanıyordu.
Saçlarımı çekiştirdim.
-Ah! Nefret ediyorum.
Ayağa kalktım ve pencerenin önündeki sehpayı tekmeledim.
-Ah, acıdı!
-Şizofren falan mısın?
Sen...Prens Aren'in sesiydi bu. Yatağıma boylu boyunca uzanmış kollarını ensesinde bağdaş yaparak yatıyordu. Korkarak geriye adımladım.
-Burada ne işin var?
Hitabıma karşılık kaşlarını çattığında yutkunarak hitabımı düzelttim.
-Şey, yani... Burası benim odam efendim. Yanlış girmiş olmalısınız.
Umursamazca güldü ve yatakta doğruldu.
-Burası tam benlik. Misafir odasında sen yat. Süper lüks evinizle gurur duyan babana rica edebilirsin değil mi?
Utancımdan yerin dibine girmek üzereydim. Babamın yaptığı görgüsüzlüğü yüzüme bu şekilde vurduğu için aynı zamanda öfkelenmiştim de.
Eliyle yatağa vurarak beni çağırdı.
-Gel otur.
Bu uygunsuz teklifleri ne kadar da rahat sunabiliyordu. Hayret ediyordum.
-Ben ayakta durayım.
Gözlerini devirip elimden tutarak yatağa oturmamı sağladı. Bedenim cama doğru dönük yalnızca başımı Prens Aren'e çevirmiştim.
-Neden bu kadar utangaçsın sen?
-Ben utangaç değilim.
Seslice güldü.
-Bir Hisçalan'a yalan söylemek mi? Komik.
Kollarımı bağdaş yaptım. Somurtarak ikaz ettim Prens Aren'i.
-Bunu yapmaya bir son verin lütfen.
Gülmeye devam ederken sordu.
-Neye son vereyim? Bu benim varoluşum. Hislerini okuyor olmama neden bu kadar öfkelisin insan?
Yavaş yavaş ayağa kalktım yataktan. Pencereyi kapatıp sırtımı yasladım.
-Prens Aren. Benden ne istiyorsunuz? Size ne şekilde yardım edebilirim ki? Ben sadece insanım. Bir vasfım yok. Güçlü desen değilim.
Gür sesiyle tekrar güldü. Artık babamın geleceğini ve onu yatağımda göreceğini düşünüp iyice panik olmuştum. Kapıya doğru ilerleyip kilitlerken uyarmak istedim.
-Lütfen efendim. Lütfen sessiz olun.
-Kapıyı mı kilitledin? İnsan, yoksa beni alıkoymaya mı karar verdin?
Korkudan titreyen ellerimi sallayarak yanına kadar gittim. Odanın içinde defalarca kez turlamıştım.
-Hayır, hayır! Ben...Babam...
Bacak bacak üstüne atarak yatak başlığına yaslandı.
-Neyse benlik sorun yok. Alıkoymak istersen "hayır" demem.
Ah! Bana bunu neden yapıyordu ki? Elimle ağzımı kapatarak arkamı döndüm. Aynadaki halime bakıp yüzümün renkten renge girdiğine şahit oldum. Kalbim de bir o kadar hızlı atıyordu.
Kenardaki sandalyeyi çekerek yatağın yanına yaklaştırdım. Usulca oturdum ve benimle ne yapacağını yeniden sordum. Bir süre yüzüme baktıktan sonra gülerek başını sağa sola salladı.
-Evet güçsüzsün, pek akıllı da sayılmazsın. Yine de bu aciz şehirde karşılaştığım ilk kişi sendin. Prens Aren olduğumu bilmen dışında bir de delice cesaretin ve sadakatini işe yarar buldum.
Başımı sağa sola salladım. Bu dediklerine rağmen yine de işe yarayacağıma ikna olamıyordum.
-Prens Aren, efendim, ailem buna katiyyen izin vermeyecektir. Ayrıca benim gelecek planım hazır. Çok yakında evleneceğim.
"Hah!" diyerek kibirli bir şekilde hareket etti yatakta. Ardından devam etti:
-Yoksa sınır kapısında kıskançlıktan az kalsın ölecek olan insan azmanıyla mı evleneceksin?
Kaşlarımı çattım. Kıskançlık mı? Savaş mı? Beni mi? Bu tamamen saçmalık.
-Gelecek planımız Savaş'la kuruldu, evet.
-Onu sevmediğini biliyorum. Gördüğün anda kusmak istediğini de...
Omuz silktim. Benimle rahatça konuştuğu için saygıda kusur etmemekte zorlanıyordum.
-Yine de plana karşı gelmek yasak. Mecburum. Bakanlık ne derse onu yapmak zorundayım.
Tekrardan gür bir şekilde gülerken elimle ağzını kapatma cüretinde bulundum. Bakışlarımla sessiz olması için yalvarıyordum adeta.
-Prens Aren, lütfen...Lütfen efendim sessiz olun.
Avcumdaki sıcaklıkla dudaklarını değdirdiğini hisseder hissetmez kaçırdım ellerimi. Midemdeki karıncalanmayla geriye doğru sendeledim.
Gülmeyi kesmedi. Züppe! Onu durdurabilecek gücüm yok ki benim. Nasıl başaçıkacağım ben?
-Hayır. Ben ne dersem onu yapmak zorundasın. Zorundasınız. Ben veliaht prensim. Bu yüzden önce Lotus şehrinin başkanı ne kadar sadık onu test edeceğiz.
Televizyonda resmi yayın başlamıştı. Prens Aren eliyle işaret etti.
-Ekrandaki saçmalığı kaldır. Bakalım televizyonda nasıl görünüyorum.
Sözünü ikiletmeden kalktım ve ekrandaki örtüyü kaldırdım. Resmi yayın başlamış, Başkan Bey sevimli sevimli konuşuyordu her zamanki gibi. Başkan Bey'i sevimli bulduğumu her defasında söylerdim. Ama sadece görsel olarak...
Ekranda nihayetinde Büyük Kral çıkmıştı. Prens Aren hiçbir ifade barındırmadan ölen babasını izledi. Hemen peşine kendisi çıktığında gülümseyerek ekrana yaklaştı.
-Son derece yakışıklıyım. Ha? Sence de öyle değil mi?
Dönüp bana sorduğu soruyu başımı diğer tarafa çevirerek yanıtsız bıraktım.
Bu...Bu adamın derdi ne böyle?
Yüzüm yeniden kıpkırmızıyken aynada göz göze geldik.
-Beni yakışıklı bulman seni utandırmasın. Herkes beni yakışıklı bulur. Belki de prens olmamdan dolayıdır. İtibar çekiciliği, anlıyor musun? Annen, baban ve muhafızlar bir kez olsun yüzüme bakmadılar. Köylülüğün de avantajı varmış.
Aynada kenetlenen gözlerimi kaçırmadan sordum.
-Anne ve babamın yaptığı ayıp için özür dilerim.
-Dileme.
Dediğinde kendisi göz temasını kesti. Ayağa kalkıp televizyonun yanına giderken mırıldanarak sözüne devam etti.
-Sen olsan sen de aynı şekilde davranacaktın.
Televizyonun arkasında bir şeylerle uğraşırken dediği şeye öfkelenerek karşı çıktım.
-Yapmazdım! Ben kast sisteminden nefret ediyorum.
Güldü.
-Bunu bir prense söylüyorsun. Deli cesaretini işe yarar bulduğumu söylemiş miydim?
Başımı eğdim. Her sözüyle galip gelmesi iyiden iyiye çileden çıkarmıştı beni. Eli hala televizyonun arkasındaydı fakat yüzü bana dönüktü.
Beni kışkırtıyordu öfkelenmem için. Çatık kaşlarımla saygı gösterilerinde bulunmak yapay geliyordu.
-Beni tanımıyorsunuz Prens Aren. Lütfen hakkımda çıkarımlarda bulunmaya son verin.
Televizyon ekranı ansızın karardı. İlk defa yayın tamamen kapanmıştı. Şaşkınca ne yapmaya çalıştığını izliyordum. Kan ter içinde kalıp yorulunca yatağa oturdu tekrar.
-Ona son ver buna son ver. Karşında bir prens var. Bana emir vermeyi kesmek senin yararına olur.
Kendimi kaptırdığım doğruydu. Ama tek başıma yaptığım bir şey değildi bu. Benimle bu kadar rahat konuşması formaliteyi unutmama sebep oluyordu.
Mesafemi koruyarak başımı salladım.
-Özür dilerim efendim. Televizyonu nasıl kapattınız? Daha doğrusu neden?
Güldü yine seslice. Her kahkahasında yankıyı tüm dünya duymuş gibi tepki veriyordum. Panik olmuştum yine.
-Şimdi de prensini sorguya mı çekiyorsun? İflah olmaz yaramaz bir kızsın demek...
Cevap vermedim. Kaldığı yerden devam etti konuşmaya.
-Bana karşı duyduğun korku ortalarda yok gibi. Güzel. Gelişme kaydediyoruz insan.
Ne, nasıl? Ben şuanda...Evet. Tam olarak doğruydu. Prens Aren beni artık korkutmuyordu. Sadece tuhaf bir endişe vardı içimde. Prens Aren'in kim olduğunu öğrenecekler ya da kahkahsıyla sesini duyurup babamın bu ortamı sorgulamasına sebep olacak diye endişe ediyordum.
Babam pek tabii sorgulamakta haklı olacaktı. Çok yakında evlenecektim. Aslında...Evlenecek miydim?
-Prens Aren.
-Hı?
-Ben yakında evleneceğim. Az önce söylediğim gibi...
Aynı manidar, alaycı bakışla süzdü beni.
-Yoksa gözüne beni mi kestirdin?
-N-Ne!?
Şok içinde açılan gözlerime bakıp daha çok güldü Prens Aren. Başımı sağa sola salladım. Odanın içinde hareket ederken panikle:
-Hayır, efendim yanlış anladınız.Ben...
-Hem ailen aciz bir köylüyle evlenmeni istemeyecektir. Tabii sen de...
Elimi alnıma vurdum. Beni delirtmek için gönderilmişti sanki. Ah! Yumruğumu suratına geçirmemek için zor duruyorum.
-Prens Aren! Size tekrar diyorum. Kast sisteminden nefret ediyorum ben. Köylü ya da soylu...Ne fark eder? Bu iğrenç bir itibar meselesi. Benim umurumda değil.
Yüzündeki sırıtış iyice yayıldı.
-Ha yani beni gözüne kestirdiğin doğru.
Bu dediğinden nasıl...Nasıl bunu anlamış olabilir? Umutsuzca sandalyeye oturdum. Demek istediğim şeyleri asla anlamayacaktı. Dalga geçip duruyordu benimle. Alaycı, kibirli, şımarık velet!
Hislerimi okumasına rağmen açıktım. Şuanda ona gıcık olduğumu bariz görüyordu. Sinsi sırıtışı hafifleşti ve tebessüme döndü.
-Evlilik meselesini kafana takma. İnsan azmanı sana kavuşamadan biz göreve çıkmış olacağız.
Savaş bana ulaşamadan Prens Aren'le Lotus'taki görevi bitirip diğer şehirlere geçecektik demek. Tuhaf bir rahatlık kaplarken bedenimi yüzüm de nihayet gülmeye başlamıştı.
Omuzlarımdan kilolarca yük inmiş gibiydi. Nefes verdim.
-Teşekkür ederim Prens Aren.
Tekrar kalkıp televizyonun ayarlarıyla oynamaya koyuldu. Sessizliğinden istifade ederek bu köylü-soylu meselesi hakkında son noktayı koymak istedim.
-İnanın düşündüğünüz gibi itibara önem veren birisi değilim. Bu tür şeyler oldum olası saçma gelmiştir. Biliyorum, siz bir prenssiniz. Ama görüyorum ki siz de itibara önem vermiyorsunuz.
Yüzünü bana çevirmeden karşılık verdi.
-Siz insanlar itibarı seversiniz. O balodan bu davete koşarken yalnızca egonuzu tatmin eder, iltifat toplamak için kendinizi ortalara atarsınız. Baban ve annen gibi...
Ansızın bana döndü. Başını hafifçe sağa yatırdı. Tek kaşı alaycı bir şekilde kalkmıştı yine. Yarım kalan sözüne devam etmeden önce göz kırptı.
-Neden kendini diğer insanlardan soyutlayıp. böyle olmadığını iddia ediyorsun, insan?
Donakalmıştım. Prens Aren'de büyük bir güven problemi vardı. Sözüme itimat etmiyor, somut bir gösterge istiyordu adeta.
Nedense ispatlamak için can atıyordum. Bu yüzden aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
-Köylülerden birinden hoşlanıyordum.
Dikkatini bana verip televizyonla uğraşmayı bıraktı. Dalga geçmeye hazır yüz ifadesine aldırmadan anlatmaya başladım.
-Köylü-soylu diye siz hitap ettiğiniz için böyle konuşuyorum. Yoksa benim için o sadece Teo idi. Gelecek planını umursamadan onunla olabileceğimi düşündüm. Fakat o aynı şekilde düşünmemiş olmalı...
Beni rahatsız hissettiren Teo konusunu geçip Yağmur'a geldim.
-Neden benimle karşılaştığınızı biliyor musunuz Prens Aren?
-Neden?
-Benden yardım isteyen köylü(?) arkadaşım ve annesini kurtarmak için. Tek başıma çıktım. Kimse bana yardım etmedi. Orada öylece yem gibi bırakıldım. Şimdi...Şimdi her insan gibi olmadığıma kanaat getirdiniz mi artık?
Bana doğru birkaç adım yürüdü. Ellerimi aramızda mesafe olarak göğsüne koydum. Yüzünde yayılan o nefret ettiğim ifadeyi ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Kaşlarım çatık bir şekilde geriye doğru adımlamayı kestim. Önünde dik duruşumu koruyarak bekledim.
-O yüzden mi kendini ortaya atıp güya herkes gibi olmadığını ispatlamaya çalışıyorsun? Sen de sadece bir insansın. Hiçbir farkın yok diğerlerinden. Ama ille de "Değilim." diyorsan...
Televizyona yaklaştı ve ekranda ben belirdim. Sonra tarih tarih, karelerce kayıtlar ortaya çıktı. Şok içinde açılan ağzımı kapadım ellerimle. Doğruydu! Şüphelendiğim gibi bizi kaydediyorlardı.
Prens Aren'e dolu gözlerle baktığımda afalladı. Sonrasında kaşlarını çattı ve ekrandaki son görüntüyü açarken sessizce fısıldadı.
-Bakalım sen de herkes gibi misin?