''Obje misin sen?'' dedi Emir bir anda. Kalbi sanki bir el tarafından sıkılmış gibi yanmıştı. ''Niye içine girilecek bir delikmişsin gibi konuşuyorsun?'' diye devam etti, ama bu kez sesi ilk seferki gibi normal bir tonda değildi. Kucağında dona kalmış Yakut'un, saçlarından yayılan şampuan kokusunu hala alabiliyordu, mentollü sigaranın aromasıyla karışmıştı.
Kollarıyla, kızın vücudunu sararken, yukarıya sıyrılmış kazağını da indirmeyi unutmadı, zira arabanın içi sıcak olsa da üşüyebilirdi. Kot şortu ile siyah, pamuklu iç çamaşırı yolcu koltuğundaydı. Siyah kumaş parçasını yeni fark etmiş gibi, sağa doğru hafifçe eğilerek kavradı; bu esnada kızın başı hala göğsüne yaslıydı. Yakut'un sağ bacağını, dizinden destekleyerek karnına doğru çekti ve külotunu, beyaz spor ayakkabısını umursamadan bileğinden geçirdi. Kız, ona uyum sağlamadan önce, burnunu çekerek şikayetlenir gibi konuştu: ''Kendim giyebilirim.''
''Giyemezsin demedim.'' dedi, çocuk yalnızca. Yine de, Yakut'un sol bacağından da geçirdiği kumaşı yukarı doğru çekti. Kalçasına izin almadan dokunurken, artık hiç olmadığı kadar rahattı Emir; zira bu andan itibaren utangaç davranmanın bir anlamı yoktu. Terlemiş parmak uçları, kızın sol leğen kemiğinin üzerindeki karmaşık dövmenin üzerinde şekli takip eder gibi gezindi. Daha önce yalnızca bir kez birlikte olmuşlardı, ancak ikisi de hiç yaşanmamış gibi davranmayı seçmişti. Emir için Yakut ilk ve tekti, ama kız için belli ki durum farklıydı. Kıskançlık midesinden göğüs kafesinin yukarısına değin yayıldı ve geçtiği yerleri uyuşturdu sanki.
''Bir şey olmuş. Anlat.'' dedi, bu kez sesi emreder gibi çıkmıştı; ki normalde onunla asla böyle konuşmazdı. Sanki kız, her an kırılabilecek değerli bir taştı ve Emir, onu camdan bir kutuda saklardı. Fakat o an Yakut'un, her taşı birbiriyle aynı gören; değerini bilmeyen başka bir adamın elinde parçalandığını fark etmiş gibi, bir çizik de Emir atsa fark edilmezmiş gibi, umursamazca konuşmuştu.
''Anlatamam.'' diye mırıldandı Yakut, gözleri nemlenmek üzereydi. Bahadır Hoca ile konuştuğu günün ardından neredeyse bir hafta geçmişti, ama duyduğu sözlerin ağırlığı hala yüreğindeydi. Zaten içten içe bunları biliyordu; sevilmeye değer olmadığını, zor bir karakteri olduğunu ve dişiliğini kullanmazsa kimsenin ona katlanmayacağını. Yine de bizzat duymak, sinir sistemini alt üst etmişti. Durduk yere midesi bulanıyordu, bazen başı dönüyordu ve çok daha düşünceliydi bu sıralar.
Bir şeyi kendine itiraf etmek ile, bir başkası tarafından söylenmesi bambaşka şeylerdi. Kimsenin erişiminin olmadığı zihninde kendini azarlayabilirdi, sonra yine kendini affedebilirdi. Ancak, sevdiğini sandığı adam tarafından aynı sözlerin sarf edilmesi, onu gerçekten zorlamıştı. Hem mental hem fiziksel olarak.
''Bahadır Hoca mı?'' dedi Emir, kulağına doğru. Çenesi, kızın ince omzuna baskı yapıyor ve kolları etrafını biraz fazla sıkı sarıyordu; sanki nefesini kesmeye çalışır gibi. Sesi eskisi kadar sakin değildi, hatta tonu her an yükselebilirdi. ''Uzak dur dedim sana. Takıma da girdin. Daha ne yapmaya çalışıyorsun?''
Bahadır Hoca, onun ağabey gibi gördüğü biriydi, tanışalı çok olmamıştı ancak gerçekten saygı duyuyordu. Yine de ortada yanlış bir şeyler vardı; Yakut'u içten içe yiyip bitiren bir şeyler. Bu durumda suçlu olan kim, hiçbir fikri yoktu. Bir yanlışını görmediği öğretmeni mi, yoksa sevdiği kız mı? Yakut'un bazen korkunç derecede umursamaz ve arsız olduğunu biliyordu. Bahadır Hoca da sık sık öfkesine hakim olamayan bir adamdı. Emir'i hem endişelendiren hem de kıskandıran, tehlikeli bir birleşimdi ikisi.
''Anlamıyorsun.'' dedi Yakut, ağlamaklı bir ses tonuyla. Burnunu çektikten sonra devam etti: ''Çok üzülüyorum, ama durduramıyorum işte. Aşık oldum galiba.''
Çocuğun, bedenindeki kolları kararsızlıkla gevşer gibi oldu ve bu Yakut'u tahmin ettiğinden daha çok yaraladı. Sevdiği kız, kucağında başka birisi için ağlarken, ne tepki vereceğini bilemedi Emir. Bir gün onun yüzünden aklımı da kaçırsam, beni sevmeye devam edecek misin, demişti halı sahadayken. Ona bağırsa, belki içi bir nebze sönebilirdi; kıskançlığı kısa süreliğine durulurdu. Ama ne işe yarardı ki, Yakut'la arasına mesafe koymaktan başka?
''Bir şey yaşadınız mı?'' dedi, duygusuz bir sesle. Yanıtı duyacak kadar güçlü müydü, hiçbir fikri yoktu. Yakut tekrar sızlanır gibi ağlamaya başladığında, kollarında onun bedeniyle geriye yaslandı. Sırtı, sürücü koltuğuna değdiğinde gözlerini tavandaki ufak sarı ışığa dalıp gitmişti. Onunla tartışmak, omuzlarından tutup sertçe sarsmak istiyordu; aklını başına getirene kadar. Ben senin için varım, demek ve beni seç artık diye yalvarmak istiyordu.
''Yaşamadık. Yani neredeyse sevişecektik, son anda geri çektim kendimi. N'olur soğuma benden Emir. Yaptığım yanlıştı, zaten doğru yaptığım tek bir şey bile yok.''
Kızın sol yanağı, çocuğun kazağına sürtündü; sanki sırtını sıvazlamasına ihtiyacı vardı. Kucağında kıpırdanırken, elini kaldırarak Emir'in sakalsız suratına hafifçe dokundu. Hissi bile farklıydı, çok daha güvenli ama bir o kadar da hüzünlü. Gözyaşları yüzünden bakışları buğulanmıştı; bu sebepten kafasını kaldırsa da, çocuğun çehresindeki ifadeyi çözemedi. Kendisine sinirlenmesini bekliyordu, belki küfretmesini, ya da tekrar uyarmasını. Ama Emir, bu konu hakkında hiçbir şey söylemedi.
''Ertesi gün hapı alalım nöbetçi eczaneden.'' dedi düşünceli bir ses tonuyla. Yakut'a öyle kırgındı ki, hesap bile soramamıştı. Seni yıllarca sevmemin karşılığı bu mu, diyememiş; yalnızca korunmayışının telafisini etmeye çalışmıştı.
******************************
Turnuvaya yalnızca iki gün kalmışken, Yakut sonunda istediği rakamları tartıda görmüştü. Gerçi Rasim, onu kaldırmakta aslında bir sıkıntı çekmiyordu. Sadece, ilk gün nasıl yapacağını bilememiş ve suçu Yakut'a atmak istemişti. Bahadır Hoca, onun karakterini çok iyi bildiğinden, basketbol takımında asla oynamasına izin vermezdi. Yedekte dururdu çocuk genelde, yararı olmadığı gibi zararı da olmasın diye.
''Düzgünce indiremezsen yere yapışırım bak, dikkat et.'' dedi Yakut, bıkkınlıkla. Dün gece Emir'le yaptığı konuşmadan sonra zor uyumuştu. Sürekli kendisine olan kırgın bakışları aklına geliyordu, sonra hiçbir şey olmamış gibi eczaneye uğrayıp ilaç alışı. Hapı çoktan yutmuştu, yine de Emir'in söylediğine göre sonrasında test de yapması gerekiyordu. Bu kadarına gerek olmadığını düşünse de, çocuğun söylediklerine değer veriyor ve onu kırmak istemiyordu. Arabadan inmeden önce onu öpmek istemesine rağmen, Emir kendisini geri çekmişti. Yakut, o anı zihninde defalarca canlandırırken, burnunun direği sızladı. Hayır, ona aşık değildi ya da hoşlanmıyordu, ama onun tarafından değer görmeye çok alışıkken durumun bir anda tersine dönmesi, dengesini sarsmıştı. Hem de aralarında bu kadar derin bir şey yaşandıktan sonra.
Kız, düşünürken gözlerinin odağını kaybetmiş gibi bir süre Rasim'in göğsüne bakakaldı. Onunla aralarındaki negatiflik hala sürüyordu, ancak eskisi kadar rahatsız edici değildi. Sonuçta bir hafta boyunca birlikte çalışmışlardı ve sohbet etmek zorunda kalmışlardı. Çocuk, suratında bir sırıtışla ellerini öne doğru uzatırken, kendini savunmaktan geri durmamıştı:
''İndiremeyen şerefsizdir. Sana karşı yalnızca kaldırırım ben Yakut.'' dedi çapkınca, kızın suratındaki tiksinmiş gibi görünen ifade keyfini hiç bozmadı. Göz çevresi öyle mordu ki, beyaz teni yüzünden onu ürkünç, hatta hastalıklı gösteriyordu. Üzerinde büyük beden, Tupac fotoğraf baskılı bir tişört vardı ve ne zaman Yakut'u kaldırmak için belinden kavrasa, kollarındaki çiller açığa çıkıyordu. Kız, arkasını dönerek bakışlarını aynadaki akislerine sabitledi. Ellerini iki yana açarken, Rasim'in kalçalarından tutmasına izin vermiş ve kendisini yukarı kaldırmasıyla eş zamanlı olarak yukarı zıplamıştı. Müzik hareketli şekilde çalmaya devam ediyorken, salonda kalanlar yalnızca çıkmaya hazırlanan Leyla ve Kerem'di. Yapacakları gösterinin en önemli anı bitiş kısmıydı, bu yüzden de en çok antrenman yapanlar onlardı. İrem, Melis, Serra, Ceren ve Kübra çoktan antrenmanlarını bitirip eve gitmişlerdi bile.
''Geç kaldın gene. Zamanlaman bok gibi.'' dedi Rasim rahatça, Yakut'un ayak tabanlarını sıkıca kavramışken. Kol kasları harcadığı efordan dolayı şişmişti. Kız hiçbir şey söylemedi, zira onunla tartışacak gücü de enerjisi de yoktu. Kasıklarında çok hafif bir ağrı vardı ve ister istemez hareketlerini etkiliyordu. Muhtemelen dün geceden kalan, sürtünme kaynaklı bir sızıydı.
''Aşkım çıkıyorum ben.'' dedi Leyla, kafasını yukarı kaldırarak arkadaşına öpücük atarken; bu esnada düzleştirdiği açık kahverengi saçları omzundan sırtına doğru aktı. Yakut da parmak uçlarını öpüp ona doğru uzattığında, Rasim bilinçli olarak kızın dengesini sarstı ve kız ellerinden kayarken bir adım geri çekildi. Yakut, normalde olsa çocuğun omzuna tutunur ve bir şekilde düşüşü yavaşlatırdı, ya da Rasim belinden sarılırdı. Ayak tabanlarının üzerine düşüp de bileklerini incitmek istemediğinden dizleri ve avuçlarıyla kendini korumayı amaçladı. Siyah saçları çoktan örgüsünden kurtulmuş, görüş açısını kapatmıştı.
''Öküz müsün sen be!'' diye bağırdı Leyla, sesi ince olduğu için kulak tırmalayıcı bir biçimde salonu doldurdu. Bu tarz durumlar jimnastikçiler için çok normaldi, az bir mesafeden düşmek hiçbirini etkilemezdi ancak, eğer eklemlerini incitecek şekilde düşmezlerse; ki Yakut bunu yapmamayı başarmıştı. Kafasını sola çevirip, Rasim'in siyaha yakın kahverengi gözlerine saf bir öfkeyle baktı. Bu pisliğin şakası yoktu ve turnuvada bir anda Yakut'a sinirlenip de onu düşürürse, Bahadır Hoca kızı kesin takımdan atardı. Onun suçu olmasa bile.
''Lan niye tutmadın? Bir yeri incinse ne yapacaksın? Turnuva, pazartesi günü.'' dedi Kerem; ses tonunu düşük tutmak istese de başarılı olamadı. Çocuk ise cevap olarak yalnızca omzunu silkti. Yüzünde, o an odadaki kimsenin fark etmediği bir sinsilik ve nefret vardı, ki kendisi bile niye böyle hissettiğini henüz çözememişti.
''Bir şey olmaz ona. Baksana dört ayağının üzerine düştü yine.''
''Hocaya söyleyeceğim ne yaptığını.'' diye tehdit eder gibi konuştu Leyla, arkadaşının yanında diz çöktüğünde yanakları kıpkırmızıydı. Yakut'un kolundan tutup da kaldırdığında, Kerem de kızları korur gibi önlerine geçmişti. Ki normalde asla Rasim'in ya da İrem'in sözünden çıkmazdı, ancak şu anda turnuva her şeyden daha önemliydi.
''Boş verin.''
Yakut sonunda konuştuğunda, yeşil bakışları hem Kerem'in hem de Leyla'nın üzerinde gezindi. ''İkimiz de yorulduk, o an tutamamıştır.''
''Yakut, geri çekildi bildiğin şu mal. Gördüm ben, Kerem de gördü.''
''Sussana kızım ya, cevap vermiyorum diye ötüp duruyorsun. Dua et Hüseyin var arkanda, yoksa bilirdim sana yapacağımı.'' dedi Rasim, sanki tahammülü tamamen bitmişti ve birisi bir şey daha söylerse yumruğunu indirecekti, karşısındaki kim olursa olsun.
''Kes.'' dedi Yakut, bakışları uyarır biçimde kısılmıştı. Hem Kerem'i hem Leyla'yı şaşırtan şey ise, Rasim'in ellerini pes edercesine kaldırıp bir adım geri çekilmesiydi. Yüzünde, kirli bir gülümseme vardı, sanki kızdan görmek istediği tepki buydu.
''Hüseyin'inize de sıçayım, erkekliğinize de.'' dedi Leyla korkusuzca. Ona hiçbir bok yapamazdı, özellikle de okul sınırları içindeyken. Ayrıca o, kendisinden en az otuz santim uzun olan çocukla arasında hiçbir şey yoktu, nereden arkasında oluyordu ki?
''Gidin siz. Hafta sonu dinlenin güzelce.'' Yakut, konuşurken ikisinin de içini rahatlatmayı ummuştu, ama Kerem arkadaşını herkesten iyi tanıyordu. Şimdi gidip de ikisini burada yalnız bırakırsa, Rasim'in kızı rahatsız etme ihtimali çok yüksekti. Yakut'un kendini koruyabilmesini diledi yalnızca.
''Mesaj at bana eve giderken.'' diye sessizce konuştu Leyla. ''Bahadır Hoca çıkmadı hala. Buraya mutlaka uğrar.'' dedi sonrasında, Rasim'e göz dağı vermek istercesine. Çocuk, korkmak şöyle dursun, boğulurcasına güldü. Sanki o herifin söyleyeceği herhangi bir şey, onu durdururmuş gibi. Rasim ne kadar acımasızca, Bahadır Hoca ondan da beterdi.
''Tamamdır, biz de çıkarız birazdan. Görüşürüz.''
Leyla endişeli ama aynı zamanda güven veren bakışlarla kafasını olumlu anlamda salladıktan sonra, Kerem'in arkasından odadan çıkarken kapıyı sertçe kapattı.
Kız, onların gittiğine emin olduktan sonra, aynadan kendisini bir şeyler bekler gibi süzen Rasim'e baktı. Çocuk, kollarını göğsünde çaprazlamış ve pazılarının şişmesini sağlamıştı. Kahverengiye çalan çilleri, sanki üzerine kazayla fırlatılmış gibiydi. Yakut'un şahit olduğuna göre dirseklerinden başlayarak omuzlarına kadar uzanıyordu.
''Amacın ne?'' dedi kız sakince. Üzerinde onun karanlık bakışlarını hissetmek, ensesine bir ürperti yayıyordu. Bir aslan tarafından izlenmek gibi değildi; dürüst hiçbir yanı yoktu. Daha sinsi, daha kirli ve kural tanımaz bir hayvanı andırıyordu daha çok. O iğrenç sırıtışıyla ancak sırtlan olabilirdi.
''Dikkatin benden başka her bokta, Yakut. Leyla'da, Kerem'de, hatta İrem'de.'' Çocuk, ona doğru ilerlerken, kız arkasını dönüp de yüz yüze gelme dürtüsüyle savaşmak zorunda kaldı. Tam arkasında durduğunda, ondan korktuğunu fark etmenin şaşkınlığı, irislerinin irileşmesiyle gösterdi kendini. Kalbi sıkışıyormuş gibi hızla kan pompalamaya başladı ve bu direkt olarak yanaklarına vurdu.
''Seni kaldıran benim. Kerem değil. Odaya ne zaman girse gözlerini alamadığın siktiğimin Bahadır'ı hiç değil.''
Yakut, bir an yutkunmakta zorlandı; yine de gücünü toplayarak arkasını dönerek kafasını kaldırdı. Dişlerini sıkıca birbirine bastırıyor ve sanki kendisini koruyabilecekmiş gibi kollarını gövdesine yakın tutuyordu.
''Ne diyorsun sen be? Salak saçma konuşma.'' dedi kız, sesi titremediği için şükretti; ancak Rasim korkunun kokusunu almıştı bile.
''Tam bir geri zekalısın Yakut.'' dedi çocuk sırıtarak. ''Amına koyayım, hiçbir şeyin farkında değilsin.''
Bir adımda ona yaklaştı ve taş kadar sert eli çenesini kavradı. Gücünün dengesi yoktu; karşısındakinin canı yanıyor mu yanmıyor mu, hiçbir fikri yoktu. Yakut'un gözleri sanki mümkünmüş gibi daha çok açıldı, ancak fiziksel olarak hiçbir şey hissedemiyordu. Adrenalin, hislerini uyuşturmuştu, tek düşünebildiği kaçmaktı.
''Adam gözleriyle beceriyor seni. Salak arkadaşların anlamıyor olabilir, o amip beyinli Emir de dahil. Ama ben görüyorum. En çok da seni görüyorum.''
''Bırak beni. Yok öyle bir şey.''
Geri çekilmeye çalıştığında, çenesinden tutulduğu için bunu başaramadı. Basketbol onu fiziksel olarak öyle geliştirmişti ki, karşısında kendisinden fiziksel olarak çok daha savunmasız olan Yakut'a takım arkadaşlarına uyguladığı gücü uyguladığında bile, bunun normal olduğunu; orantısız bir güç olmadığını sanıyordu.
''Okuldakiler konuşmaya başlar yakında. Tabi eğer iş birliği yaparım diyorsan, sustururum hepsini.''
''İş birliği?'' diye mırıldandı kız; söylediklerini gayet net anlamıştı. Dedikodu çıkaracaktı. Basketbol takımına fısıldamaya başladığı an, iki dakika geçmeden tüm okulun haberi olurdu. Bu da demekti ki, kızın okul hayatının içine sıçılırdı. Mezun olmaya bu kadar az kalmışken, sevdiğini düşündüğü adamı umursayamamıştı bile. Ne de olsa, erkekler bu tarz durumlarda nispeten daha az suçlanan taraf olurdu.
''Benim olduğunu söylersem, kimse ağzını açamaz.'' Sonunda, eli sıcak tenini terk ederken, parmak uçlarıyla yanağını okşadı. ''Ama illa o orospu çocuğunu ağzına almak istiyorsan al. Bir kerelik denemene izin veriyorum. Tabi çoktan vermediysen-.''
''Kes sesini!''
Yakut, yalnızca babasıyla kavga ederken kullandığı ses tonuyla bağırdı çocuğa. O kadar korkuyordu ki, kalbinin atışını bir uğultu gibi duyuyordu. Aynı zamanda, bacakları her an koşmaya hazır gibi titremeye başlamıştı. ''Siktir git, ne istiyorsun ya benden?''
İki avucunu da göğsüne yaslayıp sertçe duvara doğru itti onu. Birkaç adım gerilediyse de, bunu kendisi istemişti Rasim; diğer türlü bu kadar ufak bir kızın gücüyle bir adım bile oynamazdı yerinden.
''Ne istediğim belli değil mi?'' dedi Rasim, şaşırmış gibi. Kaşları çatılmıştı ve dudak kenarı onu aşağılar bir ifadeyle yukarı doğru çekilmişti. ''Düşün bunu. Turnuvadan sonra olumlu geri dönüş bekliyorum senden.'' diye devam etti, sözlerinin altında saf bir alay vardı. Bu kızın, karşısında korkudan titrediğini görmek, onu hiç olmadığı kadar tatmin etmişti. Tüm bunların tek sebebi, Yakut'a karşı duyduğu cinsel açlıktı. Ne sevgi, ne beğenme, ne hayranlık. Tıpkı Bahadır Hoca'nın söylediği gibi.
Rasim, sakin adımlarla odayı terk ettiğinde, kapıyı çarpmamıştı bile. Kız, dizlerinin üzerine çökerken, göz yaşları kurumuş gibiydi. Zaten günlerdir tek yaptığı ağlamaktı, şimdi ise yalnızca bakışlarını tozlu zemine dikmiş; öylece oturuyordu. Zihninde bir sürü olasılık geçip gidiyordu, ancak hiçbirinde kendini kurtaracak bir çözüm bulamıyordu. Alt dudağını dişlerinin arasına alırken, ne denli sert ısırdığını fark etmedi, kapının tekrar açıldığını da.
''Odayı üstüne mi kilitleyeyim Yakut? Ne işin var hala burada?'' Bahadır'ın sert sesini duyan kız, başını kaldırarak yorgun gözlerle baktı. Rasim'le yaşadığı olaydan sonra o kadar tükenmişti ki, kafasını kaldırabilmek için bile tüm gücünü kullanmak zorunda kalmıştı. Hiçbir cevap vermeden oturduğu zeminden hafifçe doğruldu, dizleri ve avuçları üzerinde uzanırken, aynanın önündeki sırt çantasını kavradı.
''Kusura bakmayın,'' diye mırıldandı yalnızca. Adamla polemiğe girmeye gerek yoktu. Kısa bir süreliğine de olsa yüzüne baktığında, morluğun sarıya dönmeye başladığını fark etti. Sanki, o an önemli olan tek şey adamın suratına yediği yumruk ve iyileşip iyileşmediğiydi.
''Kilo vermişsin.'' dedi Bahadır, kapının önünde uzun bedeniyle dikiliyor ve çıkış yolunu bloke ediyordu adeta. Yakut'la tekrar konuşabilmek istiyordu, fakat bunu asla kendine itiraf etmezdi. ''Sana yapma demiştim.''
Yakut, karmaşık bir ifadeyle adama döndü; çoktan ayaklanmış, çantasını omzuna asmıştı.
''Evet.'' diye yanıtladı sakince. ''Takım için nasıl daha kolay olacaksa onu yapıyorum.''
''Kendinden vermeyi kes.'' dedi Bahadır bir anda, sesi öyle sert çıkmıştı ki, Yakut yarım adım geriye çekilmek zorunda kaldı. Adamın ela bakışları zehirliydi, çenesi kasılmıştı ve kendini, sesini yükseltmemek için zor tutuyor gibiydi. Artık bu insanların üzerinde otorite kurma çabasından yorulmuştu; zaten babası bunu her gün yapıyordu.
''Neden her seferinde insiyatif alan sensin? Her boku niye sen yapıyorsun?''
Kız, dişlerini sıkıca birbirine bastırırken, Bahadır'ın yüzü hariç her yere bakıyordu. ''Böyle konuşmayın benimle.'' dedi, söylediği her şeyi es geçerek. Bilerek göz temasından kaçınıyordu, çünkü bakarsa içi acırdı. Omzundaki çantayı avucuyla desteklerken, kapıya doğru yürüdü. ''Okulda zaten sinirinizi çıkarıyorsunuz. Bari sonrasında rahat bırakın beni.'' Bahadır, önünde dikildiği için kapıya erişemedi, ama adam onun gitmek istediğini anlamıştı.
''Konuşacağız.'' dedi umursamazca. ''Hiçbir yere gitmiyorsun.''
''Yoklama mı alacaksınız yoksa?'' diye kısıkça konuştu Yakut. Sonunda kafasını kaldırıp da, yeşil bakışlarını onunkilerle kavuşturduğunda, midesine bir ağrı girdi. ''Okul saatleri dışındayız.'' dedi, sesi bir süredir ilk kez bu denli güçlü çıkmıştı ve kendisiyle gurur duydu kısa bir anlığına. ''İstediğimi yaparım.''
Bahadır, kollarını göğsünde bağlarken, Yakut'un kırılmaktan çok uzak olan halini izledi. Bu, ona ne hissettiriyordu anlayamıyordu. Bazen, kalbi avuçlanıyor gibi acıyordu sanki, ama bu imkansızdı, zira Bahadır'ın bu kıza değer vermesi karakterine zıt bir durumdu. Kimsenin yarasını saran bir adam değildi, zora düşenin yanında olmazdı, önünde ağlayan kimse için empati yapmazdı. Bunların kendi seçimi ve kişiliği olduğunu sanmıştı. Yakut'la tanışana kadar.
''Takım kapanmadan önceki halin gibisin.'' dedi sakince. ''İstediğini aldın, benimle işin kalmadı. Doğru mu anladım Yakut?'' diye devam etti; söylediklerinin hem sitem dolu hem suçlayıcı olduğu anlaşılıyordu. Kızın yeşil gözleri hayretle açıldı önce, bu adam ne saçmalıyordu? O kadar duygusuz ve empati yoksunu bir herifti ki, kızın tüm bunları sadece takıma girmek için yaptığını sanmıştı.
''Bana bok gibi davranmanıza rağmen,'' diye başladı, adama doğru bir adım attığında. Yanakları öfkelendiğini belli eder biçimde pembeleşmiş, burnunun ucuna kadar yayılmıştı. ''Size aşk ilanı ettim resmen. Ne kadar rezil bir haldeyim, haberiniz var mı? Söylediklerinizi unutamıyorum.''
Derin bir nefes verirken, konuşmasına ara vermek zorunda kalmıştı, çünkü gözyaşlarını bastırabilmesi için birkaç kez yutkunması gerekmişti. Rasim'in yaptıklarından sonra bile ağlayamamışken şu an bunu yaşaması o kadar saçmaydı ki. ''Sevilmeye layık olmayabilirim; zaten ailem bile sevmemişken başkasından bunu istemem hataydı.'' Bahadır'la gözleri buluştuğunda tavrı bu kez çok daha soğuktu, gözleri yaşlarla nemlenmiş olsa da. ''Sizden duymak mahvetti beni. Yemin ederim ki, sürekli midem bulanıyor. Aynı kelimeler aklımda dönüp duruyor. Başardınız hocam, beni mümkün olan her şekilde kırdınız. Tebrikler ama durun artık.''
''Yakut,'' dedi adam, derin bir nefes verdiğinde. Kızın, bir haftadan uzun süredir aralarına mesafe koymuş olması, onu sandığından çok rahatsız etmişti. Sebebini elbette biliyordu, ancak Yakut kırılsa bile ondan uzak durmazdı. Bir şekilde hep geri dönerdi; bu kez dönmemişti. Önce sağ elini kaldırarak kızın ince, sıcak omzuna yasladı ve hafifçe eğildi. Onun inatçı yüzüne, bu mesafeden bakmayalı uzun zaman olmuştu. Kalbindeki ağırlık yine oradaydı, sanki bu bir hafta içinde onu hiç terk etmemiş gibiydi.
''Benden çok şey bekliyorsun.'' dedi, sakince. ''Kaç yaşında adamım ben. Seni istediğin gibi sevemem. Sen aşık olabilirsin, sevebilirsin, ama ben bunu zaten seneler önce yaptım; her şeyi tükettim.''
Bu kez büyük elleri, kızın düz, siyah saçlarının ince tellerini yavaşça okşadı. Sanki özür dilemek istiyor; bunu sözleriyle yapamadığı için bu yolu deniyordu. ''Bir kadını sevdim. Onlarcasıyla birlikte oldum. Sevmek için neden beni seçtin Yakut? Karşılığını veremiyorum diye bunun suçlusu ben miyim?''
Kız, alt dudağını dişlerinin arasına alırken, kaşları sinirli olduğunu belli eder biçimde çatılmıştı. Ona ne diyeceğini bilmiyordu. Aklında, onu diken üstünde tutan o iğrenç düşünce geziniyordu: Rasim'in hayatını mahvedebilme ihtimali. Bir şey yapmalıydı, adamı kendisinden uzak tutacak, etkili bir şey.
''Gençsin, hayat dolusun. Işığını söndürmekten başka bir işe yaramam ben. İyi bir adam değilim. İlişkilerim yalnızca seksten ibaret. Babanın vermediği ilgiyi bende arıyorsan, yanlış kişiyim.''
Bahadır, ilk kez bu denli açık ve sakince konuşmuştu Yakut'la. Eğer kız, kalmak istiyorsa kalırdı. Diğer türlü, adam onu fena halde arzulasa bile uzak dururdu. Seçimi onun yapmasına izin verecekti, ancak ilk defa kızın ne cevap vereceğinden emin olamıyordu.
''Eğer buna razıysan Yakut, seni sevmeyeceğimi bilerek gel. Farklı şekilde mutlu ederim seni, yaşıtın erkeklerin asla yapamayacağı şekilde.''
Yakut, adamın saçındaki ellerini, bileklerinden tutarak itti. Bahadır dürüst davrandığı için minnettardı, ancak yalnızca bedeninin sevildiği bir ilişkide ruhunun yok olacağını biliyordu. Zaten olur da kabul ederse, bu adamdan önce Rasim mahvederdi her şeyi.
''Razı değilim.'' dedi sakince. Yeşil gözlerinde hiçbir duygu yoktu, hatta öyle boş bakıyordu ki, Bahadır o an bittiğini sandı. Ancak bu nasıl mümkün olabilirdi? Ruhumu sevin istiyorum, dedikten sonra nasıl böyle davranabilirdi? Bahadır ona bir fırsat veriyordu, fakat Yakut resmen elinin tersiyle itmişti.
''Dün akşam Emir'le seviştim.'' dedi kız, göz temasını korurken. Bir yandan siyah, uzun saçlarını boynundan, sırtına doğru yolladı ve alt dudağını düşünceli, hatta endişeli bir biçimde ısırdı. Sonra bir an duraksadı, dilinin ucuna gelen ismi yutmaya çalışsa da bunda başarılı olamadı.
''Belki Asaf'a veririm. Pansumanın karşılığı olarak.''
Bahadır, onu nasıl üzdüyse, aynısını ona yapmak; aralarına kapanmayacak bir mesafe koymak istemişti. Tabii içi öyle yanıyordu ki, Bahadır'ın tek duyduğu, sesinin titreyişi ve zorla yutkunuşuydu. Adama kendini yetersiz hissettirmek istiyor, bunun için kardeşini kullanıyordu. Allah biliyordu ya; Asaf, kızın ilgisini ancak bir duvar kadar çekiyordu. ''Hem size çok benziyor, ama daha genç, daha yakışıklı. Biliyorsunuz hocam... Yaş ilerledikçe bazı şeyler daha zor olur.'' dedi, yorgun bir ses tonuyla. Yeşil gözleri, adamın eşofmanının altında hafifçe belli olan organına dikildi bir süre, Bahadır'ın ne kastettiğini anlamasına yetecek kadar.
Güzel suratındaki hüzün, sinirlerini bozan türdendi; zaten Emir'in adını duyduğundan beri yumrukları sıkılıydı adamın. ''Sürekli sizinle sevişmektense, tüm futbol takımına vermeyi tercih ederim. Belki bir tanesi beni gerçekten sever.''
Bu kez, adamın tepkisini beklemeden kapıya yürüdü ve kulpunu aşağı indirirken, Bahadır'ın kasılmış çenesini; öfkeden gölgelenmiş bakışlarını görmedi. ''Sizinle işim gerçekten bitti, hocam.'' diye ekledi, ancak sesi o kadar kısıktı ki, adam ne söylediğini duyamadı.