Sinirlenmek nedir?
Neden sinirleniriz?
Sinirlenmek; duygularını ve davranışlarını denetleyemeyecek duruma gelmektir. Aslında biz insanlar sinir ve öfkeyi bir tutarız değil mi?
Ama öyle değil.
Sinirlenen bir insan, beyin işlevini kaybederek, düşünmeden hareket ediyor. Sonucunda sakinleşip, doğrusunu düşünebiliyor. Ama(!)
Öfkelenen bir insan sadece beyin işlevini değil, gözlerini, kulağını ve kalbini de kaybediyor. Herkese, her şeye karşı kör ve sağır oluyor. Bu yüzden biz insanların genelinde öfke kontrol problemlerini görüyoruz. Sonucunu düşünmeden hareket ediyor ve cezasını bir şekilde çekiyoruz. Denya ise tam tersi bu sefer anlam veremiyordu olanlara. Kendisi mi çekiyordu cezayı yoksa başkası ona mı yıkıyordu cezasını?
Neydi bu başına gelenler?
Kimin öfkesine maruz kalıyordu?
Bedenini savurarak bir köşeye atıp giden bedenin arkasından bakıyordu çaresizce.
Savrulup, düşmesinin sonucunda başını duvara çarpmış ve hafif kanamasına yol açmıştı. Saç diplerinden alnına doğru süzülen kanın sıcaklığı ve ıslaklığı bedenini titretirken, sırtını duvara yaslayıp bacaklarını karnına doğru çekti. Yerden kalkmak istemiyordu nedensizce. Bir taraflarının kanaması bile umurunda değildi. Gücünü toparlamak istercesine gözlerini kapatıp başını geriye atarak, duvara yaslandı. Alnından yanağına süzülen kanı hissetmek için nefesini tuttu.
Öyle ki kanı hissetmek, bedenini güçlendiriyordu. Belki psikolojik, belki bilimsel... Ne fark eder ki? Sonuçta güçlendiğini hissediyordu ve onun için gerisi önemli değildi.
"D-denya?"
Kapının açılıp kulağına dolan sesi duymamazlıktan geliyordu. Kendisini öyle bir soyutlamıştı ki, nefessiz kaldığının farkında değildi.
"Denya iyi misin?"
Yaşam belirtisi vermiyordu ama yaşıyordu. Kulağı dışarıya sağırdı ama içini duyuyordu. Yanına yaklaşan telaşlı adım seslerine bile sağırdı artık. Kimin geldiğini bile anlayacak durumda değildi sanki. Oysa gözlerini açsa karşısındaki bedeni bir görse bu anı yaşadığı için şaşırırdı.
Karşısındaki adamın ellerinin titrediğini bilse 'siktir rüyadayım galiba' deyip bir küfür savururdu. Ama görmüyordu, gözlerini açmıyor, kanı hissedip güçlenmek adına nefes bile almıyordu. Farkında mıydı, eğer biraz daha nefes almazsa ölecekti(!). Kendi nefesinde boğulacak ve tarihte bir ilk olarak anılacaktı.
"Siktir! Nefes al Denya!"
Kollarına sarılan parmaklarla kendisine gelip derin bir nefes aldı. Gözleri hala kapalı ama artık derin derin nefes alıyordu. Bedenine dolanıp kucağına alan kolları hissediyordu ama kulağı hala sağırdı. Gözleri hala kördü.
"Kendine gel. Lütfen artık kendine gel."
Adam, endişe ve panik içinde ne yapacağını şaşırmış durumda, Denya'yı sarsmaktan başka bir şey yapamamıştı. Nefessiz kaldığını morarmaya dönen yüzünden anlamıştı. Şu an derin derin nefesler alıp, hafif öksürüyor olmasına dua ederek saçlarının arasına öpücük konduruyordu. Onu bu halde bulmayı beklemiyordu.
Korkmuştu.
İlk kez korkuyu bu denli hissetmişti.
Çenesinde hissettiği sıcaklık ile kucağındaki bedeni kendisinden hafifçe uzaklaştırdı. Saç diblerinden alnına doğru sızan kanı yeni farkettiği için kendisine küfür savuruyordu. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Hızla telefonunu cebinden çıkarıp ekrana dokundu parmakları.
"Efendim?"
"Hemen giriş katta ki erkekler tuvaletine gel." diyerek telefonu kapatıp cebine geri koydu.
....
Nihayet gözlerini, kırpıştırarak açabilmişti. Kendisini bir hayli yorgun ama ruhunun bir o kadarda güçlü olduğunu hissediyordu. Havanın karardığını odasına vuran sokak lambasından anlıyordu ama saatin kaç olduğunu önemsemeden, yatağından yavaş bir şekilde kalkıp banyoya ilerledi. Kulağında garip sesler dolanıyordu ama bunun geçici olduğunu biliyordu. Umursamadan banyoya girerek elini yüzünü yıkadı. Başını kaldırıp, yüzünü havluyla kurulayacakken gözüne ilişen alnındaki bant ile duraksadı.
Gözlerini kısarak dikkatle baktı.
Fazla değil bir kaç saat öncesine doğru yolculuk yaptı. Ardından gözleri yüzünün her bir karışında dolandı.
Elleri arasından kayan havlu ile hızla banyodan çıkıp odasındaki boydan aynaya yaklaştı. Üzerinde pijama takımı vardı ve yüzünde onu kamufle eden makyaj yoktu. Gözlerinin karanlıktan dolayı yanılma olasılığını düşünerek hızla ışığı açtı.
Doğru görmüştü.
Bedenini ya da yüzünü kamufle eden makyaj yoktu. Beyaz teni gözlerine parlak bir ışıltı veriyordu ve bu onu rahatsız ediyordu. Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı.
Neydi, en son ki hali?
Evet. Tuvalette içindeki öfkeye yenik düşmüş ve kendisini soyutlamıştı.
Peki ya nasıl gelmişti buraya?
Kim getirmişti onu odasına?
Asıl önemli olan, kimdi onu kamufle eden makyajı çıkaran?
Gözlerini yorgun bir şekilde açarak odadan çıktı. Yavaş ve yorgun adımlarla merdivenlerden iniyordu. Az önce ruhunun güçlendiğini söylemiştik değil mi? Siz onu unutun. Şu an boktan bir ruh halindeydi ve bu yeterli bir açıklama sunuyordu.
Son basamağı inip, salona girdi. Gözlerinin açısına, koltukta oturup film izleyen Elif hapsolurken yanına gidip oturdu.
"Beni eve getiren kim?"
Beklemenin ya da lafı dolandırmanın anlamı yoktu. Zaten laf kalabalığı yapmayı hiç sevmemişti. O dürüsttü ve her zaman sözlerini kimseden esirgememişti. Ailesine bile.
"Bilmiyorum. Okuldayken telefonuma 'Denya evin önünde baygın.' diye bir mesaj geldi. Bende hızla okuldan çıkıp eve geldim."
Sırtını geriye yaslayarak sıkıntılı bir nefes aldı. Neyse ki onu makyajdan kurtaran Elif'ti ve buna şükür ediyordu. Ama o mesajı atan kimdi? Kendisini evin önüne bırakan kimdi? İşte buna akıl erdirmek zordu.
"Gelen mesaj duruyor mu?"
"Evet."
Sözü ardından telefonu cebinden çıkarıp Denya'ya uzattı, Elif. Ellerinin arasına telefonu alıp hızla mesajlara girdi. Yabancı numarayı dikkatle inceledi. Hayır. Bu gizli numaradan gelen numaraya ait değildi. Farklı bir numarayı daha görmek canını sıkmıştı.
"Neler olduğunu artık anlatacak mısın?"
Telefonu koltuğa bırakıp omuzlarını düşürdü. Bedenini Elif'e doğru çevirerek gözlerinin içine baktı. Anlatıp kurtulmak istiyordu bu durumdan ama biliyordu ki her ne kadar anlatırsa anlatsın kurtulamayacaktı.
"Dün gece gizli numaradan mesaj geldi. Beni gördüğünü söylüyordu. Umursamadım. Ardından bir mesaj daha geldi ve bu sefer üzerimi örtmemi yoksa hasta olacağımı söylüyordu. Bu ne demek biliyor musun Elif? Bu... Bu beni tamamen izlediğini ve dün gece üzerimi açık bıraktığımı dahi bilecek kadar yakından gözlem yaptığını gösteriyor." dedi ve sinirle elini saçından geçirdi.
"Odanın penceresi açıktı. Kalkıp pencereyi kapatacakken karşı binanın çatısında bir karartı oluştu. Dikkatle bakınca bunun bir insan olduğunu gördüm. Ona seslendim ama duymamazlıktan geldi ya da sağırdı. Tehditler savurdum, polisi arayacağımı söyledim yine bir sonuç yoktu. Polisi aradım ihbar edecekken önüne döndü ve gözgöze geldik." diye devam etti sözlerine. Ardından dudaklarını yalayıp yerinden kalktı. Sinirlenmek istemiyordu ama engelde olamıyordu. Odanın içinde bir o yana bir bu yana gitmeye başlıyor ve sürekli ellerini oynatıyordu.
"Sonra ne oldu?"
"O an her şey durmuş gibiydi Elif. O gözler bana bir ilki yaşattı. Çünkü ilk kez öfke ve arzuyu bir çift gözde gördüm. Karanlıktı ortam ama karanlığa rağmen gördüğüme yemin edebilirim. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Hastalığımı biliyor." dedi sonlara doğru sesi kısılırken.
"Bu kötü olmuş işte."
"Evet ve ben onun kim olduğunu bilmiyorum, delireceğim." dedi ve kısık sesle bir küfür savurdu. Onunla uğraşan ya da onu bu denli bilen her kimse sonunda canına okuyacaktı.
"Beklemekten başka bir çaren yok biliyorsun değil mi?"
Omuzları düşmüş ve çaresizliği kabullenerek başını usulca salladı.
"Evet."
"Eninde sonunda kendisinden bir açık verecek ya da karşına çıkacaktır. Bu şekilde nereye kadar devam edebilir ki?" dedi düşünceli bir şekilde Elif. Ondan bu mantıklı sözleri her zaman duyabilirsiniz. Ama bir şeyi atlamamak gerekiyor ki, mantıklı olduğu kadar boş konuşma özelliğine de sahiptir.
"O günü sabırsızlıkla bekliyorum." dedi ve daha fazla burada durmanın bir anlamı olmadığı için ayaklarını yere sürüyerek salonun çıkışına doğru ilerliyordu. Giderken "Ben uyuyacağım iyi geceler" demeyi de unutmamıştı.
Hissettiği yorgunluk çağ atlamış, bedeninin her bir köşesine işlemişti sanki. Bir an önce yatağına kavuşup uyumak istiyordu. Ama gelin ve görün ki hayat ona istediğini vermiyordu. Bunu merdivene ulaşmadan kapı zilinin sesinin duyulmasından anlayabiliriz.
"Siktir ya!" diyerek adımlarını kapıya doğru çevirmiş, sakinleşmeye çalışarak ilerliyordu. Bu geceyi bir an önce atlatsa iyi olurdu. Çünkü aklını tamamen kaybetmek üzereydi.
Zilin sürekli çalıyor olması sinirlerini daha fazla bozarken kapıyı sinirle açıp, karşısındakine bakmadan "Ne var lan!" diyerek bağırmıştı. Ama gelen kişinin sinirli bir şekilde kendisine baktığını bilseydi bırak bağırmayı, kapıyı bile açma gereği duymazdı.
"Kaan?" dedi fısıltılı bir şekilde. Bu akşam buluşacaklardı ve sanırım saatlerdir onu beklemiş, bulamayınca deliye dönmüş olmalıydı. Kendisinde suç yoktu ama yine de kendisi için saatlerce beklemiş olmalıydı ve bu kendisini suçlu hissettiriyordu.
"Kaç saattir seni bekliyorum! Arıyorum açmıyorsun! Gelmeyeceksen haber vermen gerekiyordu!"
"Özür dilerim." demekten başka bir şey diyemedi. Başını dik tutmuş ama gözleri yerdeydi. Bu kendisini suçlu hissettiği anlarda yaptığı bir şeydi.
Bekledi.
Herhangi bir söz duymayı, Kaan'ın bağırmasına devam etmesini bekledi ama ortalıkta sessizlik kulak tırmalıyordu. Gözlerini merakla kaldırarak baktı.
Şaşkınlık?
Öfke yerini şaşkınlığa bırakmıştı, baktığı gözlerde. Nedenini düşündü. Neden bir anda şaşkınlıkla bakıyordu?
"Kaan?" dedi soru dolu sesiyle.
"Sen..." diyebildi.
"Denya sen beyazsın." dedi şaşkınlıkla.
Denya, gözlerini kapatarak bir küfür savurdu. Bedenini kamufle eden makyaj yoktu ve bir aptal(!) gibi kapıyı açmıştı. Nasıl düşebilmişti böyle bir hataya(!).
"Kaan, bak ben..." dedi ve gözlerini açtı. Karşısında ona iğrenerek bakan gözleri görmemezlikten gelerek cümlesine "ben albino hastasıyım" diyerek devam etti. Her ne kadar görmemezlikten geldiğini savunsa da gururunu kırmıştı bu durum.
"Sen... Sen çok çirkinsin." dedi yüzünü buruşturarak.
Denya...
Duyduğu cümleyle elleri titremeye, gözleri dolmaya başlamıştı.
Çirkindi.
Ve bunu biliyordu. Kolay kolay gözleri dolmazdı ama kendisini sevdiğini söyleyen bir adamdan bunu duymak ağır olmuştu.
"Siktirgit pezevenk!"
Sinirle bağırıp, kapıyı yüzüne kapatmıştı. Arkasını dönüp gidecekken Elif ile burun buruna gelmişti. Gözlerinin doluluğu ile onun nasıl baktığını göremese de acıyarak baktığını hissediyordu.
"Denya be-"
"Sus lütfen. İyi geceler." diyerek hızla yanından geçip merdivenleri tırmandı. Bir an önce odasına gidip çirkinliğinin altında ezilmek istiyordu. Çirkindi. Bunu kabul edeli yıllar olmuştu ama bunu duymak... Zordu işte. Diğer insanlardan farklı bir ten rengine sahip olmak çok zordu.
Odasına girip kapıyı hızla kapattı. Sırtını kapıya yaslayıp, aşağı doğru kayarken gözyaşlarına izin verdi. Kaan'ı sevmiyordu ama kendisini sevdiğini söylüyordu. Anlıyordu ki hiç sevilmemişti. Kimse onu, o olduğu için sevmeyecekti. Bu yüzdendi gerçek benliğini saklaması. Bilseler onun hastalıklı bir bedene sahip olduğunu, çevresinde olurlar mıydı? Yoksa az önce yaşadığı gibi 'Çok çirkinsin' diyerek hakaret edip giderler miydi? Bilinmezlik... Ama bunu göze alamazdı.
Sessiz gözyaşları yanağından boynuna doğru süzülürken, odada yankılanan mesaj sesiyle başını kaldırıp masanın üzerindeki telefonuna baktı. Anlamsız bakışları devam ederken gözyaşını silip yerden kalktı. Yorgun adamlarla ilerleyip telefonu eline aldı. Kimin mesaj attığını merak etmiyordu. Zaten mesajın kimden geldiğini biliyordu.
Mesaja bakmadan pencere kenarına doğru ilerleyip, pencereyi açtı. Soğuk rüzgar, ince pijamasından sızıp tenine işlerken hafifçe gülümsedi. Soğuğu seviyordu. Yaz mevsiminde doğmasına rağmen kışa aşık bir kızdı.
Başını pencereye yaslayarak sokağı izledi bir süre. Sokak lambasının aydınlattığı ışıktan görebildiği kadar dolandı etrafta. Amaçsızdı. Neden bakıyordu bilmiyordu ama bir süre aklının başka şeylerle meşgul olmasını istemişti.
Olmadı.
Yine bir damla gözyaşı intihar edip, yanağına süzülmüştü. Ağlamak istemiyordu ama elinde değildi. Belki de birikmişliğin acısını çıkarıyordu. Bir damla daha süzülürken hızla gözyaşını sildi ve pencereyi kapatıp içeri girecekken telefonuna gelen ikinci bir mesaj sesiyle durdu. Telefonunu açıp ilk mesajı okurken tekrar eski halini alarak cama yaslandı.
'Ağlama, kar tanesi.'
Gözlerini kapatıp derin bir nefes alırken, daha çok ağlama isteği getirdiğinin farkında mıydı gizli numara? Değilse, biri ona ağlayan insana 'ağlama' denilmeyeceğini söylemeliydi. Sahi, ağlama denilince neden daha çok ağlamaya başlar ki insan?
Gözlerini açıp, yaşı silerken merakla ikinci mesajı açtı.
'Mecnuna sorarlar, her şey bu çirkin Leyla yüzünden mi? Mecnunda vermiş cevabını, siz hiç onu benim gözümden gördünüz mü?'
Mesajın anlamını düşünmek istemese de yüzüne yayılan buruk gülümseme ile gözlerini kaldırıp karşı binanın çatı katına baktı. Gördüğü koyu kahve gözlere acı bir tebessüm sundu ve omuz silkip içeri girdi.
Hayatta da böyle değil miydi?
Biz insanlar en beklenmedik insanlardan küçük bir ilgi dahi görsek, omuz silkip görmemezlikten geliyoruz. Peki bu neden böyle hiç düşündünüz mü?
Cevabını bilen varsa söylesin, konuşalım.