Acı çekmek nedir?
Acı çekmek, deyime göre; uzun süre üzüntü içinde bulunmaktır. Ama biz insanlar bunu çok daha farklı bir şekilde dile getirebiliriz. Hatta öyle bir şey ki dilden dile göre değişik ve anlamlı açıklamalarla karşılaşabiliriz.
Peki ya biz insanlar neden acı çekmek için hevesliyiz hiç düşündünüz mü?
Eminim, bir çoğunuz düşünmemiş hatta umursamamıştır. Acı ama gerçek.
Biz insanlar, acı çekmeye o kadar meraklıyız ki... Bir şekilde, ufacık bir sebepten bile kendimizi acıyla buluşturuyoruz. Düşüyoruz, bir tarafımız çiziliyor acı içinde kıvranıyoruz. Sınava giriyoruz, kötü sonuç alıyoruz acıyla ağlayıp üzülüyoruz. Sevgiliden ayrılıyoruz depresyona giriyoruz. Daha bir çok acıyla baş başa kalıyoruz, boğuluyoruz. Neden sürekli acı etrafımızda?
-Bizim yüzümüzden.
Neden mi?
Çok çalışarak, sınava girip kötü sonuç alabiliriz. Üzülmek yerine "Çok çalıştım, demek ki eksik olan bir şeyler var. Bir daha çalışıp en yüksek notu almalıyım." diyerek kendimizi motive etmek yerine canımız çıkana kadar ağlıyoruz.
Düşüp, bir yerimizi çizebilir ya da kırabiliriz. Tekrar ayağa kalkıp ucuz atlattım çok şükür diyerek sevinmek yerine isyan edip, üzülüyoruz.
Sevgiliden ayrılabiliriz. "Demek ki benim için hayırsız biriymiş ve bitmiş." demek yerine sanki hayatımızın sonu O'ymuş gibi davranıp kendimizi parçalıyoruz.
Oysa düşmek, sınavdan kötü not almak, sevgiliden ayrılmak... Hepsi bizim birer bahanemiz. Biz acı çekmeye bağımlı olmuşuz. En mutlu ânımızda bile acaba sonunda ne olacak da üzüleceğiz diyerek anında enerjimizi düşürüyoruz. Dedim ya, biz insanlar cidden acıya bağımlı olarak her ânımıza bir kulp buluyoruz.
Denya'da farklı değildi aslında. Yatağına uzanmış, bulanık gözlerini, sokak lambasının aydınlattığı kadar tavana dikerek bakıyordu. Amaçsızdı. Sadece bakmak istediği için bakıyordu ve bir haftadır olduğu gibi birazdan yatağından kalkacak, rutin işlerini halledip geri yatacaktı.
Siz şimdi neler olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Ya da bir çoğunuz onun kendisine acı çektirdiğini çoktan anlamışsınızdır.
Evet tam olarak kendisine acı çektirmekle meşguldü. Üstelik bu tam olarak bir haftadır sürüyordu.
Acı çekmek istemişti ve bahanesi de hazırdı. 'Çirkindi. Gerçek kimliğini bilen kimse onu sevmeyecekti.'
Bu düşüncede saatlerce hatta günlerce durup kendisine acı çektirmişti. Her gün yanına yemek getiren Elif, onunla konuşmak için uğraşıyor ama sonucu koca bir sessizlik olunca gidiyordu. Arkadaşının haline üzülüyordu. Onun için bir şeyler yapmak istiyor ama bir türlü yapamıyordu. Denya kendisi yapabilir, kendi kendine motive edebilirdi. Ama uğraşmak istemiyordu.
Neden böyleydi?
Şeref yoksunu Kaan'ın dedikleri yüzünden miydi?
Belki de çok daha farklı bir sebebi vardı. Kim bilir, günün birinde belki bizlere nedenini söylerdi.
Ve...
Bingo.
Yatağından usulca kalkarak banyoya girmiş, günlük rutinini halletmişti. Elini, yüzünü yıkayıp aynaya baktı. Amaçsızdı. Saniyeler dakikaları, dakikalar birbirini kovaladı ama o hala kendi yüzünü inceliyordu. Her bir karışını gördükçe kendisinden tiksiniyordu. Kendisine olan öfkesi artıyordu.
Neden?
Niye?
Koca bir bilinmezlik.
Ayna karşısında kendisine daha fazla bakmaya dayanamayarak banyodan çıkıp odasına girdi. Yatağının kenarına bırakılan yemeği umursamadan tekrar yatağına girdi. Gözlerini kapatıp günlerce yaptığı gibi uyumak istedi ama odasının açılan kapısıyla bu mümkün olmamıştı. Kapıya arkası dönüktü ve gelen kişinin Elif olduğunu düşündüğü için hareketsiz yatarak uyumuş numarası yapıyordu. Şu an kimsenin sesini duymak istemiyordu.
Kulağına adım sesleri ilişti ve ardından kapının kapanma sesini duydu. Gelenin geri gittiğini sanarak rahat bir nefes verecekken adım seslerini tekrar duyuldu. Arka tarafında oluşan hareketlilik ile gözleri bir el tarafından kapatıldı ve yüreği ağzında, hareketsiz durdu.
Gelen kimdi?
Ne istiyordu?
Elif olmadığını gözlerine siper olman parmakların kalınlığından anlamıştı. Bedeni zangır zangır titremek için can atarken o uyuyormuş numarasını bozmamak için uğraşıyordu. Aklından çığlık atmak bile geçmiyordu. Beyin fonksiyonu işlevini kaybetmişti sanki.
"Uyumadığını biliyorum kar tanesi."
Beline dolanan kolla titredi. Sırtı, sert sayılabilecek göğse yapıştırıldığında nefesini tuttu. Neden hâlâ hareket etmiyordu? Sesini çıkarıp çığlık atmıyordu? Çünkü... İSTEMİYORDU.
...
Azrail, kolları arasında duran ince bedene sokuldu biraz daha. Burnunu kaç gündür yıkanmayan saçların arasına daldırdı. Oradan da boynuna doğru ince bir yol çizdi. Kaç gündür yıkanmamasına rağmen hâlâ güzel kokuyordu.
"Kokun..." dedi boynuna dudaklarını sürterken.
"Cehennemde, cenneti yaşatıyor."
İnce bele sarılı olan ellerini yavaş bir ritimle, ince bedenin kıvrımlarında dolandırdı. Bu esnada kolları arasındaki bedenin titrediğini fark etti ama durmadı. Her bir kıvrımını ezberlemek istercesine turladı parmakları.
"Tenin." dedi pijamadan açık kalan omuza öpücük kondurarak.
"Beni günaha davet ediyor."
İnce bedenin titremesi artarken, onun korktuğunu anlıyordu. Son kez omuzuna öpücük kondurup, burnunu saçlarının arasına daldırdı. Mümkünmüş gibi ince bedenin belinden tutup kendisine daha çok çekti.
"Şimdi uyu kar tanesi."
"Uyu ve sabah okula git, kimsenin seni üzmesine asla izin verme."
Duyduğu son sözlerin ardından gözünden bir damla yaş süzüldü, gözlerinin üzerindeki elin avucuna. Hissetmiş olmalı ki arkasındaki beden, kasılmıştı. Yüzüne yerleştirdiği buruk gülümseme ile omuzlarını silkti. Arkasında varlığını hissettiği bedenin Azrail olduğunu anlamıştı. Onu neden dinlemek istiyordu? Bilmiyordu ama ilk kez birisinin varlığını hissederek uyumak istiyordu. Sorgusuz sualsiz düşüncelerden uzak, yüzünde buruk bir tebessümle uykuya dalmak için karanlığın içindeki gözlerini yumdu.
Elinden fazlası gelebilecekken, acının içinde bir ilki yaşatmak istercesine sadece o anda uyuyarak mutluluk istedi.
....
Sabahın ilk saatleri, içinde oluşan enerjiye anlam veremeyerek gözlerini açmıştı. Yüzünde bugüne kadar görülmemiş bir gülümseme ile etrafına bakıp, aptalca sırıtıyordu.
Enerji doluydu.
Somurtmak yok.
Kaş çatmak yok.
Uzun zaman sonra ilk kez mutluydu.
Yataktan kalkarak hızla banyoya ilerledi. Kokuşmuş bedenini bir an önce temizlemesi gerekiyordu, aksi halde kendi kokusuna kendisi dayanamazken yanından geçenlerin tepkilerini düşünemiyordu.
Günlerdir üzerinden çıkarmadığı pijama takımını hızla çıkardı. Kendisini aynı hızla küvete atıp suyu ayarladı. Saçlarından omuzlarına, omuzlarından bedenini keşfeden suyla gülümsedi. Elleri, saçlarının arasından omuzuna dokundu ve dün geceyi hatırlarken buruk bir tebessüm daha sundu.
Azrail...
Dün gece ona ilaç gibi gelmişti.
Evet, evet... Adını dahi bilmediği adam ona iyi gelmişti. Kendisini uyuttuktan sonra gitmişti. Başka açıklama bulunmuyordu.
Hızla duşunu alıp banyodan çıkarak üzerini giydi. Ne giydiği önemli bile değildi. Ayna karşısına geçerek kendisini kamufle eden makyajı yaparak gülümsedi. Ne olursa olsun, kimse bu moralini bozamayacak gibiydi.
Üzerine hırka alarak giydi ardından eline çantasını ve şapkasını alıp evden çıktı. Bugün haftanın ilk günüydü ve dersin başlamasına yaklaşık bir saat vardı. Rahatlıkla yetişebileceği için acele etmiyordu.
Dağınık ve nemli saçlarını ikiye ayırarak omuzlarına düşürdü. Şapkasını ters bir şekilde başına geçirerek yoluna devam etti. Bir kaç adım ardından telefonuna gelen mesaj bildirim sesiyle telefonu cebinden çıkartarak açtı.
'Gülümse, çekiyorum.'
Mesajın anlamını düşünürken ardından bir mesaj daha geldi. Hızla o mesajı açarak, gözlerine ulaşan mutluluğu engelleyemeden bakmaya devam etti.
Gelen bir mesaj değil, fotoğraftı.
Fotoğrafta kendisini görünce gülümseyerek başını kaldırdı. Fotoğraf, sol çapraz açıdan çekilmişti. Her ne kadar baksa da bulamayacağını bile bile o tarafa baktı. Tahmin ettiği gibi yoluna devam eden insanlardan başka kimse yoktu. Omuzlarını silkip telefonu cebine koyarak yoluna devam etti.
İçinde artan mutluluğun tarifi yoktu.
Neden mutluydu bu kadar?
Peki, her zaman mutluluğun sonu olur muydu? Peki ya sonlarda neler bizi beklerdi?
..
Adımlarını, derin bir nefes alarak kampüsün içine attı. Dersin başlamasına az bir vakit kaldığı için bahçede pek fazla kişi yoktu ama bunda farklı bir gariplik vardı. Her adım attığında, her yanından geçen insanın dudakları arasında farklı sözler duyuyordu.
"O mu?"
"Sevgilisi mi?"
"Yeni gelen kişinin sevgilisi o olamaz değil mi?"
Kaşlarını çatarak yoluna devam etti. Farklı sözlerdi, belki de anlamsızdı ama her cümle kuran kendisine bakarak konuşuyordu. Anlamsız bakışları, yanlış anladığını düşünerek yoluna devam etti. Derse girmeden önce sıcak bir kahve içmek için kantine doğru ilerledi. Şapkasını düzelterek kantinin kapısını açıp içeri girdi.
Tuhaf.
Neden herkes bir masanın etrafında toplanmıştı? Üstelik bunların hepsi kızdı.
Neden herkes ona bakıyordu?
Kaşlarını çatarak kalabalık yere doğru ilerledi. İlerledikçe kalabalık kenara çekilerek ona yol açıyordu. Derin bir nefes alarak bir kaç adımda masanın başında durdu.
Gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Elleri sinirden titredi.
Öyle ki çevredeki herkesi duymuyor sadece karşısındaki kişiye bakıyordu.
"K-Kaan?"
Titrek sesine karşılık gülümseyerek yerinden kalktı Kaan. Bir kaç adımda yanına geçerek kalabalığa döndü ve Denya'yı daha da şaşkına sokacak -sadece kendisinin anlayacağı alaylı- sözleri söyledi.
"Evet kızlar, bu benim sevgilim Denya ve aramızda geçen küçük bir tartışma sonucu bir hafta benden uzak kaldı. Üzgünüm, onu üzmemeliydim."