Saçlarımı hatırlıyor musun
Annem saçlarımı en son açık gördüğünde on üç yaşındaydım.
O gün odamın kapısında durmuş, beni uzun uzun izlemişti. Saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Güneş pencerenin kenarından içeri sızıyor, tellerinin arasına ışık serpiyordu. Annem bir şey söylemek istedi ama söylemedi. Sadece başını hafifçe eğdi.
“Artık dikkatli olmalısın,” dedi sonunda.
Dikkatli.
Bu kelime hayatımın omurgası oldu.
Ben İsfahan’da yaşıyorum. Taş köprülerin, turkuaz kubbelerin, sarı akşam ışıklarının şehri. Dışarıdan bakıldığında zarif. Tarihi. Sessiz. Ama sessizlik her zaman huzur değildir. Bazen sessizlik, bastırılmış bir çığlığın başka adıdır.
Sabahları evden çıkarken aynanın karşısında uzun süre dururum. Başörtümü düzeltirim. Saçlarımın tek bir telinin bile görünmediğinden emin olurum. Yüzümü nötr bir ifadeye sabitlerim. Çok mutlu görünmek tehlikelidir. Çok üzgün görünmek de.
Burada dengede durmak gerekir.
Ben sosyoloji öğrencisiyim. İnsan davranışlarını inceliyorum. Toplumsal baskıyı, normları, itaati… Kitaplarda yazan her şeyi yaşıyorum aslında. Ama kitaplar, korkunun kokusunu anlatmaz. Korku kokar. Ter gibi. Metal gibi. Bekleyiş gibi.
Telefonumun ekranında hâlâ Mahsa Amini’nin fotoğrafı var. Silmedim. Silemedim. Onu her gördüğümde göğsümün ortasında bir boşluk açılıyor. Tanımı olmayan bir sızı. Onu tanımıyordum. Ama sanki kardeşim gibiydi. Sanki hepimiz onunla aynı kader çizgisinin üzerinde yürüyorduk.
O öldüğünde şehir değişti.
İsfahan’ın taşları aynıydı. Köprüler yerindeydi. Ama insanlar farklı bakıyordu. Göz göze geldiğimizde bir şey söylüyorduk aslında. Konuşmadan.
“Ben de korkuyorum.”
“Ben de öfkeliyim.”
“Ben de unutmayacağım.”
Üniversitede o gün hocamız tahtaya tek bir soru yazdı:
“İnsan ne zaman susar?”
Sınıf sessizdi. Kalem sesleri bile yoktu. Kimse cevap vermedi. Ben cevap vermek istedim. “İnsan korktuğunda susar,” demek istedim. “İnsan yalnız kaldığında susar,” demek istedim. Ama dudaklarım kıpırdamadı.
Çünkü ben susmayı öğrenmiştim.
Eve dönerken sokakta bir kız gördüm. Koşuyordu. Başörtüsü omzuna kaymıştı. Arasında mesafe olan iki görevli arkasından geliyordu. Koşmuyorlardı. Acele etmiyorlardı. Çünkü biliyorlardı. Kaçışın sonu yoktu.
Kızın gözleriyle bir anlık göz göze geldim. O bakış içime çakıldı.
O bakışta şunu gördüm:
“Beni unutma.”
Ama burada unutmak hayatta kalma yöntemidir.
Babam akşam haberleri açtı. Spiker güvenlikten, düzenden, ahlaktan bahsediyordu. Her şey kontrol altındaydı. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ben ellerime baktım. Titriyordu.
Annem mutfakta bulaşıkları yıkıyordu. Suyu gereğinden fazla açmıştı. Annem ağladığında suyu açar. Gözyaşlarının sesi kaybolsun diye.
Bir ülke, kadınlarının gözyaşlarını musluk sesiyle sakladığında çürümeye başlar.
Gece odama çekildiğimde başörtümü çıkardım. Saçlarım omuzlarıma döküldü. Aynaya baktım.
Yüzüm bana yabancıydı.
Bir kadın gördüm. Henüz yirmi iki yaşında. Ama gözlerinin altında yıllar vardı. Gülmeyi unutmuş bir ağız. Sürekli tetikte duran omuzlar.
Saçlarımı tararken düşündüm:
Özgürlük ne kadar yer kaplar?
Bir oda kadar mı?
Bir sokak kadar mı?
Yoksa sadece bir saç teli kadar mı?
Benim özgürlüğüm küçük. Ama içimde büyüyor.
Sonraki gün kampüste fısıltılar arttı. Bazı kızlar başörtülerini biraz geriden takıyordu. Bazıları saçlarının bir kısmını bilerek görünür bırakıyordu. Küçük bir meydan okuma.
Küçük şeyler burada büyüktür.
Bir grup öğrenci akşam toplanacaktı. Sessiz bir yürüyüş planlanıyordu. Slogan yok. Bağırış yok. Sadece yürümek.
Yürümek bile bazen devrimdir.
Kalbim korkuyla çarpıyordu ama gitmek istedim. Çünkü korkunun olduğu yerde kalırsam, içimdeki ses ölecekti.
Akşam olduğunda sokak lambaları titriyordu. Hava soğuktu. Ellerimi montumun cebine soktum. Toplandığımız yerde yaklaşık otuz kişiydik. Çoğu kadın.
Kimse konuşmuyordu.
Sadece yürüdük.
Adımlarımız taş zeminde yankılanıyordu. Sessizlik ağırdı. Ama o sessizlik korkudan değil, karardan doğuyordu.
Bir noktada slogan atmaya başladı biri. Tek bir kelime.
“Azadi.”
Özgürlük.
O kelime havada asılı kaldı. Sonra bir başkası tekrar etti. Sonra bir diğeri.
Göğsümün içinde bir şey yandı.
Ama uzun sürmedi.
Sireni ilk duyduğumda kalbim dondu. İnsan kalbi bazen fiziksel olarak duracak gibi olur. Göğsümde sert bir baskı hissettim. Koşuşturmalar başladı. Bağırışlar. Emirler.
Dağıldık.
Koşarken arkamı dönmedim. Dönmek cesaret isterdi. O an cesaret değil, hayatta kalmak gerekiyordu.
Bir ara ayağım takıldı. Dizim yere çarptı. Acıyı hissettim ama kalktım. Çünkü yerde kalmak burada tehlikelidir.
Eve vardığımda nefes alamıyordum. Annem kapıyı açtı. Yüzüme baktı. Gözlerimdeki korkuyu gördü. Hiçbir şey sormadı.
Bazı anneler sormaz.
Sadece anlar.
O gece uyuyamadım. Tavana baktım. Düşündüm.
Ben ne istiyorum?
Bağırmak mı?
Kaçmak mı?
Kalmak mı?
Direnmek mi?
Belki hepsi.
Ama en çok şunu istiyorum:
Bir sabah aynaya baktığımda kendimden korkmamak.
Ertesi gün üniversitede bazı sıralar boştu. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Gözlerimiz birbirine sorular soruyordu.
“Kim alındı?”
“Kim kayboldu?”
Burada insanlar bazen sadece kaybolur.
Adları anılmaz. Fotoğrafları silinir. Aileleri susar.
Ama biz unutmayacağız.
Ben unutmayacağım.
Bir akşam Zayende Nehri kıyısında yürürken rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Başörtümü daha sıkı tuttum. Ama içimde bir şey şunu fısıldadı:
“Bir gün…”
Bir gün belki sınırlar değişir.
Belki yasaklar çözülür.
Belki annem musluğu açmadan ağlayabilir.
Belki kız çocukları saçlarını güneşte özgürce savurabilir.
Belki.
Ama o gün gelene kadar ben yazacağım.
Susarak değil.
Bağırarak değil.
Hatırlayarak.
Eğer bir gün bu satırlar birinin eline geçerse şunu bilsin:
Ben sadece yaşamak istedim.
Sevmek.
Gülmek.
Korkmadan yürümek.
Bir ülkenin kadınları bunu istediğinde neden tehlikeli olur?
Saçlarımı tekrar tarıyorum şimdi.
Aynaya bakıyorum.
Ve kendime soruyorum:
“Saçlarımı hatırlıyor musun, Laleh?”
Çünkü ben unutmamaya karar verdim.
Ve bir kadının hafızası, bazen bir rejimden daha güçlüdür.