---------------------------
10.bölüm
Öğretmenler zili çaldıktan hemen birkaç dakika sonra din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenimiz girdi içeriye. Belki de ilk ders olmasının verdiği kendine gelememişlik halinden olacak belki ilk bakışta görüntüsündeki ponçik hava uyandıran öğretmen hanımın sakin havasının altında bir aslan yatıyormuş. bunu dersin ilerleyen dakikalarındaki kanaatimce söylüyorum. Deneyimli arkadaşlarımın o hoca sınıfa geleceği zaman bırakın ilk okul çocukları gibi sınıfta haşaralık yapmayı , herkes yerinden kalkmadan hocayı bekliyor olması tuhafıma gitmişti zaten.
Hocamız geldiğinde hepimiz ayağa kalktık. Kısa boyu ile kendi boyumu kıyaslayınca uzun kalıyordum. Aslında böyle benden yaşça büyük boyca kısa insanlar ile bir araya geldiğimde konuşmaya biraz çekinirim. Çünkü daha önce boy kompleksine sahip insanlarla çok karşılaşmıştım. Ön yargıyla yaklaşmamak için elimden geleni yapsam da istemsizce tedirgin konuşurdum.
Hocamız hepimizi selamlayıp öğretmenler masasına oturdu ve doğruca yoklama listesine göz attı.” Yeni bir arkadaşımız gelmiş” dedi. Evet okula geleli bir haftayı resmiyette doldurmuş olsam da bu benim okuldaki 2. Tam günümdü. Hemen ayağa kalktım. Hoca da benim kendimi tanıtmamı bekliyordu. Geçen hafta yapmış olduğum gibi kendimi tanıttım ve “iyi anlaşacağımızı umuyorum” diyerek tekrar yerime oturdum tekrar. Hoca “hoş geldin Ezgi” dedikten sonra kendini tanıttı ve ders işleyiş tarzını anlattı:
-hoş geldin aramıza Ezgi. Ben Cahide TOKGÖZ. Bu sene benden din kültürü ve ahlak bilgisi dersini alacaksın. Aynı zamanda okulun disiplin kurulu baş yardımcısıyım.
Sınıftaki sessiz bekleyişin nedenini anlamııştım. Sanırım daha önce birilerinin canı yanmış ve bize kıssadan hisse çıkararak oturup kuzu kuzu beklememiz gerektiği dersini almıştık. Devam etti Cahide hoca:
- Dersimde devlet kitabından ilerliyoruz. Ben ünite sonu sorularına önem veririm ve sınavda da bu tarzda sorular sorarım. Dolayısıyla kitabı dikkatli takip etmeni tavsiye ederim. Ben konu anlatırken söz vermiyorum. İlgili konu bitince sorusu olan varsa sorması için ders içinde sizlere de söz veriyorum elbette.
- Kitapta geçen sure ve duaları ezberlediğinde dinleyeceğim en son Kunut dualarını çalıştık sınıfça. Ezberlediğin zaman bireysel olarak dinleyeceğim ve bunu ödev kapsamında notuna artı puan olarak yansıtacağım. Ezberlemediğin taktirde eksi almayacak ınavlardan ne alırsan onu göreceksin. Diyeceklerim bu kadar. Haa bir de, ders devamsızlık durumuna dikkat ederim. Dolayısıyla derslerime benden sonra girmemeye özen göstermelisin.
Sessizce anladığımı göstermek için onaylarcasına kafamı salladım. Hemen derse geçtik. Konumuz İslam dininde mezhep anlayışlarıydı. Hoca birini seçti ve yüksek sesle sınıf için okuttu. Şimdiye kadar girdiğim her din kültürü dersi gibi işledik ve ilk ders hızlıca geçip bitti.
Dersin bitmesini ve tenefüse girmeyi istemiyordum çünkü hala arkadaşlarımla ne konuda konuşacağıma karar verememiştim. ama zaman gelmişti ve hoca sınıftan çıkar çıkmaz bizim ilk tayfa etrafıma toplanmıştı. Aralarında sonradan tanıştığım müzik grubundan bazı arkadaşlar da vardı. İlk soru neden okula bir haftadır gelmediğim hakkında olmuştu. Ailemin işleri gereği henüz buraya taşınmadığını ama benim naklim bir anda olduğu için benim burada amcam ve yengem ile birlikte kaldığımı; benim bazı işlemler için ikamet adresim olarak görünen annem ile babamın kaldığı evime gitmem gerektiğini ve işin biraz uzadığını söyledim. Sonra herkes bir ağızdan bir şeyler söylemeye ve sormaya başladı. Ayakkabılarımızı çıkarıp masalar üzerine bağdaş kurarak oturmuş ve ilk gün kaynaşırken yaptığımız gibi ev hali moduna bağlamıştık. Birkaç soru daha sordular, ben de babam ile ilgili konuya çok girmeden pembe beyaz gerçeklerle cevapladım. Sonra onlar beni Çarşamba günü ağlarken görünce ne olduğunu anlamadıklarını ve beni merak ettiklerini söyleyip son soru olarak da Çarşamba günü neden ağlayarak okuldan çıktığım hakkındaydı. Zaten karnım ağrıdığı için ağrı kesici aramaya gittiğimi bir anda çarpışınca da kendimi tutamadığımı söyledim.
Sonra kiminle çarpıştığımı sordum onlara. Anın telaşlı ve panik dolu dakikalarında ortamın da kalabalığından kime çarptığımı ve nasıl düştüğünü görememiştim. Zaten o an acı içinde kıvrandığım yalanını ilk cevabımı destek maksadıyla kullanmıştım. Herkesin kafası birlikte hareket ederek orta kümenin ortanca sırasında oturan Yiğit’e döndüler. Yiğit ‘de bir anda kendine dönen bakışlardan rahatsız hissetmiş olacak ki okuduğu kitaptan kafasını kaldırıp bize baktı. Ayakkabılarımı giyip yanına gittim. Henüz bizzat tanışmadığımızı, geçen hafta Çarşamba günü için üzgün olduğumu söyleyip bir yerini çarpıp çarpmadığını sordum.
Gerçekten de daha önce görmemiştim Yiğit’i. Sivri ve kemikli çenesi, iri ama aynı zamanda da çekik şekilli kahve rengi gözleri, siyah renkli uzun kirpikleriyle masallardan çıkmış asilzadelere benziyordu. Önce bir süre yüzüme baktı. Sonrasında kaldığı sayfayı karıştırmamak için kitabının iç yüzünü sıraya yaslayarak elinde bıraktı. Sırayı iterek ayağa kalktı. Benden bir kaç santimetre uzundu. Az önce uzatıp havada unuttuğum elimi sıktı ve kendini tanıttı:
- Ben Yiğit SALMAN. Hoş geldin sınıfımıza.
- Hoş buldum Yiğit. Ben de Ezgi, her ders söylüyorum zaten. Ezgi BAŞAT. Çarşamba günü seninle çarpışmışız. Ben o an kendi derdime düştüğümden seni göremedim. İyi misin? Bir yere çarptın mı?
- Evet, sen çok yavaştın ve kapının dibindeydin. Ben de hızlıca girmeye çalışırken kapıyı aceleyle itince çarpıştık ama benim bir şeyim yok sen esas iyi misin hem kapıya hem bana çarpan sensin?
- Kendimi yerde buldum sadece, o an bir şey hissetmedim. Ağlamamı da üstüne alınmana gerek yok, az evvel de anlattığım gibi düşmem ile bir ilgisi yoktu.
Niye olduğunu anlamadığım halde bizim kızlardan Melek ve Ceren yanlarına Bilge diye bir kızı da alarak beni arkamdan dürtmeye ve çağırmaya başladılar. Bunun üzerine Yiğit’e iyi dersler dileyip yerime geçmek üzere arkamı dönüyordum ki kızlar beni tutup dönmeme izin vermediler. Ne yapmaya çalıştıklarını hala anlamamıştım, niye böyle tuhaf davranmaya başlamışlardı? Hem beni çağırıyor hem de beni bir yere çekiştiriyor ama arkamı dönüp onlara bakmama izin vermiyorlardı.
Beni çekiştire çekiştire kızlar tuvaletine soktular. Dertlerinin ne olduğunu sorduğumda bacağımı işret ettiler. Okulun formasını almaya bir türlü fırsat bulamadığımdan beyaz kilotlu çorabımın üzerine çektiğim diz boyu eteğimin dibinde bir kırmızılık gördüm. Kızlar benim regl olduğumu sanıp beni buraya kadar sürüklemiş bana yanlarında getirdikleri pedi ve telefonumu uzatıyorlardı. Önce telefonumu alıp ayın kaçıncı gününde olduğumuza baktım. Daha vakti vardı. Sonra kanın nereden geldiğini anlamıştım. Artık alıştığım için bacağıma saplanan cam parçasının açtığı yaram kanamıştı. Sanırım oturduğum sırada kanaması hızlanmış ve kıyafetime bulaşmıştı. Kızlara teşekkür edip telefonumun yeterli olduğunu söyledim ve tuvalet kabinlerinden boş bulduğum birine girdim. Kızlardan hocaya durumu anlatmalarını isteyip onları sınıfa gönderdim. Hemen bandajımı kaldırıp atındaki yarama baktım. Üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen ben sadece banyo yatıktan sonra bandajı değiştirmiştim ve gereken bakımı yapmayı ihmal ettiğimden gün ve gün şişip morardığını görsem de umursamamış ve geçeceğini düşünmüştüm sızısı artsa da artık alıştığım için hissetmiyordum. Bandajım kanayan yaramdan doayı ıslanmış ve yarama yapışmıştı, dolayısıyla ben yarama bakmaya çalışırken biraz daha kanamaya başladı. Ama o zamana kadar bu kadar şiştiğini görmemiştim. Şimdi şişmenin yanında sanırım yine oturma şeklimden kaynaklı bir morluk vardı. Serpil ablamı aradım çekine çekine. Aslında amcamla yengeme karşı çok yük olmak istemediğimden kendi işimi kendim halletmeye çabalıyordum ama bu yaramın bakımını cidden çok umursamamıştım ve şu anda yeni kıyafetlere ihtiyacım vardı:
-alo, Piloş .
Uzun zaman üzerine normal halimle konuşuverdim. Serpil ablamdan bir şey isterken alışkanlık olmuştu bu hitabı kullanmak. Bir haftadır birbirimize karşı hitap sözcüğü kullanmadan konuşuyorduk. Aniden ona böyle seslenmemi garipsemişti sanki.
- alo Ezgim, ne oldu canım bir şey mi oldu, kötü mü hissediyorsun yine, geleyim mi yanına?
O böyle panik olunca kötü hissetmiştim evet.
- Yok Serpil abla ya. Yani gelmen gerekecek de ben iyiyim.
- Ne oldu kuzum?
- Piloş, benim acilen kıyafete ihtiyacım var. Eşorfman altımı getirmeni rica etsem...?
- Getiririm kuzum. Beden dersiniz mi var, evde mi unutmuşsun?
Şimdi yaramdan bahsetmem gerekiyordu. Telefonu kapatmadan uygulamaya girip Serpil ablama bacağımdaki yaramın resmini çekip attım ve gelen bildirime bakmasını söyledim. Görünce tiz sesli ufak bir çığlık atarak ne olduğunu sordu, ben de anlattım. Bandajı değiştirmeyi ve yarama kremleri sürmeyi unuttuğumu:
- ... Normalde sadece şişlik vardı ama biraz zorladım sanırım bacağımı şimdi morarmış ve kanamış. Kıyafetime bulaştı kan, kamufle edebileceğim bir yerde de değil, kötü duruyor.
Serpil yengem bir şeyler mırıldanarak söylenmeye başladı bana. En son: “tamam kapatalım şimdi geliyorum ben. Amcam işe arabayı almadan gitmişti hemen 20 dakikaya oradayım.” dedi ve kapattı telefonu.
Tuvalette onun gelmesini beklerken kabinden çıkmış, lavaboda volta atıyordum. Yürürken sızlamıyordu ama şu an topal yürümemi sağlıyordu. Psikoloji ne kadar değişik bir yapı.
Melek yanıma geldi, herkes derste olduğu için tuvalet bom boştu, sadece ikimiz vardık. Ben dönmeyince Cahide hoca bana bakması için göndermiş. Yengemin kıyafet getirmesini beklediğimi ve bu halde sınıfa gelemeyeceğimi söyleyerek ilk dersten karşılaştırdığım bu durum için özürlerimi iletmesini istedim. Melek çıkmak üzereyken gözü bacağıma takıldı, bandajı görmüştü. Teessüflü bir bakış atarken: “şimdi dua et acelem var. Benden bir şeyler saklıyosun ama alıcam o lafları tek tek”, dedi ve çıktı.
Bir süre sonunda Serpil ablam elinde mağaza poşetiyle içeri girdi. Gelirken eczaneye de uğramış ve annemin yanına giderken götürdüğüm bakım kremleri yeniden almıştı. Telefonda söylenen yengem burada bana gık demiyor, öf bile söylemiyordu. Ağrım olup olmadığını sordu. “yok” dedim. Bandajı şimdilik değiştirip yaramı kremle yumuşamaya bıraktık. Yaram tekrar açılıp kanamaya başladığı için biraz yanma hissi veriyordu ama artık derslerime devam etmem gerekiyordu, zaten daha şimdiden çok devamsızlık yapmıştım. Akşam eve geçince iyi bir bakım yapacağımızı ve akşama kadar daha iyi olmazsa doktora göstermemiş gerekeceğini söyledi. Teşekkür edip uğurladım onu.
Derse girdiğimde dersin ilk yarım saati bitmişti. Hoca bir şey dememiş, yerime oturmama izin vermişti. Üniteyi bitirmiştik, hoca ödev olarak sorulara bakmamızı istedikten sonra bizi serbest bırakıp bir işi olduğu için erken çıkması gerektiğini söylemişti. Sabah hocayı kuzu kuzu bekleyen sınıfta şu an kıyametler kopuyordu. Neyse ki hoca geri gelmemişti. Bir kaç kişi toplanarak içecek otomatının yanına gittik. Herkes kendine birşeyler aldı ve bahçedeki kamelyalardan boş olan birine yerleştik.
Sıradaki derse daha 20 dakikamız vardı. Sağdan soldan konuştuk. Akıllarındaki her soruya cevap verdiğimden dolayı bana yöneltecekleri soru da kalmamıştı zaten. Gelmediğim günlerde neler olduğundan bahsettiler. Kaçırdığım derler için sırayla her birinden farlı derslerin defterlerini ödünç alacak ve eksik konularımı tamamlayacaktım. Okula beklediğimden daha çabuk adapte olmuştum.
Sıradaki ders edebiyat dersiydi. Türkçe hocamız Feyzullah hoca değil başka bir hoca giriyormuş. Aynı tanışma faslı geçtikten sonra edebiyatçımız Jülide hoca bana kitap kulübü hakkında öğrenmek istediğim her şeyi Melek ile konuşabileceğimi ve tenefüse yanına uğramamı söyledi.
Tanzimat dönemi yazar ve şairlerini işledik. Edebiyat dersinden bu kadar keyif alınabileceğini bilmiyordum. Bunca zamandır kitap okuyan biri olarak kitabın arkasında yazarının kendinden barındırdığı izleri seçebilmek, onun düşünce yapısını kavrayarak eserini okumanın ne demek olduğunu ilk dersimizde fark etmiştim. Tanzimat dönemi yazarlarından biri olan Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı kitabından bir kesiti açıp okuduk kitaplarımızdan. Sonrasında hocamız, yazar Şinasi’nın hayatından kesitler anlattı ve dersin sonunda kitaptaki metni kendi okudu. Bizden şairin kendi hayatından yer verdiği şeyleri bulmamızı istedi. 2. Derste kendi anlatmak üzere sınıfı kendi haline bırakarak beni yanına çağırdı. Ne zamandır kitap okuduğumu, okumaktan ne tür bir keyif aldığımı, hangi tür kitapları okuduğumu sordu. Çarşamba günü yine bir toplantı yapacağından bahsetti ve istersem kulübe üye olmadan önce kendimi denemek adına misafir olarak katılabileceğimi söyledi. Anladığım kadarıyla diğer okulumdaki kitap kulüplerinin aksine, üzerinde ciddiyetle durulan bir kulüptü. Böyle bir kulübe üye olan kişilerle bir arada olacak olmak beni çok mutlu etmişti. Bana şimdiye kadarki toplantı konularını ve konuşulan önemli noktaların yer aldığı bir deste kağıt verdi. Kağıtlarımı alıp yerime geçerken Yiğit’e gözüm çarptı. Hoca bizi serbest bırakır bırakmaz sıranın altına koyduğu kitabını çıkarıp okumaya başlamıştı. Kendini sınıftan soyutlamış görünüyordu. Melek’in yanına gittiğimde kulübün katılımcılarını sordum. yaklaşık 40 kadar öğrenci ve hepsi edebiyatçı olmasa da kitaplar hakkında bilgili 8 tane öğretmen varmış. Bizim sınıftan kimlerin geldiğini sorduğumda aslında Yiğit’in de üye olup olmadığını öğrenmek istemiştim ama bizim sınıftan sadece kendisinin olduğunu söyleyince çenemi tutamadım ve “peki ya Yiğit, o da ilgili görünüyor?” dedim.
Niye olduğunu bilmiyordum ama Yiğit’te bende merak uyandıran bir taraf vardı. Onu daha çok tanımak istiyordum. Ve maalesef ki bunu Melek’e belli etmiştim. Hemen dalga geçmeye başladı.
Hayır ama bahsettiğim merak onun anladığını sandığı tarzda bir şeyler değildi bu hissettiğim. Sadece daha yakından tanımak ve onun düşünce tarzını görmek istiyordum. Kitap kulübünde olmaması canımı sıkmıştı. Melek :
-onun anksiyeti problemi var. Topluluğa karışmak konusunda çekinceli biri olduğu için genelde grup çalışmalarında bile grup bulmakta zorlanıyor. Kendi isteğiyle kulübe üye olması mümkün değil anlayacağın Juliet” diyerek omzumu sıvazladı hala dalga geçerken.
Günün 4. Dersi olan ikinci edebiyat deresimizde hocamız dediği gibi bizden bulduğumuz otobiyografik ipuçlarını paylaşmamızı istedi, hemen ardından da eksik olan yerleri kendisi tamamlayarak sıradaki Tanzimat dönemi sanatçısı olan Muallim Naci’yi anlatmaya başladı. 2. Ders çok çabuk geçmişti. Sıradaki dersimiz tarih olacaktı. O dersin hocasıyla da tanışmamıştım henüz. Edebiyat dersimiz bittikten sonra doğrudan kütüphaneye gittim. Melek yarın değerlendirilmesi yapılacak olan kitabın Ahmet Hamdi Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi kitabı olduğunu söylemişti. Daha önce bırakın bizim ilk deneme kitaplarımızı Türk yazarların kitaplarından okumuşluğum bir elin parmağı kadardır ancak. Ben hep yabancı yazarların kitaplarını okumuştum. Acaba Yiğit ne tür kitaplar okuyordu. Yanına gittiğimde defterin ciltli yüzü gözümün önünde olmasına rağmen o anda Yiğit’in tasvirsel özelliklerini incelemekten aklıma gelmemişti kitabın adına bakmak.