Meşgale

2179 Kelimeler
------------------------ 11. Bölüm Tarih ders başlamadan önce kütüphaneye gittim. Ama kapısı kilitliydi. Kapıya asılmış olan bildiri kağıdını sonradan fark etmiştim. Kağıtta şu yazılıydı “değerli öğrencilerimiz, kütüphanemizdeki eski kitapların bakımının yapılması ve yeni bağış yapılmış kitapların sisteme kaydedilmesi için kısa bir süre kütüphanemiz faal olamayacaktır. Ders çalışmak isteyen öğrencilerimiz için en üst kattaki eski konferans odası ayrılmıştır. Kütüphanemizin tahmini faaliyet başlangıç tarihi 23 Kasım 2015 pazartesi günü olup o tarihe kadar göstereceğiniz sabır için teşekkür ederiz. – kütüphane yönetimi”. Mecburen sınıfa çıktım gerisin geri. Arkadaş grubumdan birkaç kişinin toplandığı kümeye giderek kütüphanenin bir hafta boyunca bakım ve yenilik çalışmaları için kapalı olduğunu ve aralarında Felatun Bey ile Rakım Efendi kitabına sahip olan birinin bana ödünç verip veremeyeceğini sorma yanılgısına düşmüştüm. Henüz hiç biriyle çok tanışık sayılmazdık ama gördüğüm konuştuğumuz sırada yaptığım tahlillerim doğruydu. Ben ve Melek hariç aramızdan kimse kitap okumuyordu. Berk şaka yollu: “kanka var bende ondan beş altı tane birini veririm sana.” Dedi. “aman ya ben de kime soruyorum ki” diyip gözlerimi devirdim. Ceren ile Yaren bugün gelmedikleri için ben Melek’in yanına oturmuştum. Melek sınıfa girince onun, yarın değerlendirmesi yapılacak olan kitabı okuyup okumadığını sordum eğer elinde varsa bana ödünç vermesini rica ederek yarın toplantıya getireceğimi söyledim ama o da kütüphaneden almış ve bitirip teslim ettiğini sçyledi. - Yapacak bir şey yok. Özet okuyup gelicem o zaman yarın için.; dedim. Aklından ne geçtiyse sırıtarak bana dik dik bakmaya ve kaç göz işareti yapmaya başladı. Anlamadım ve sordum: - kızım ben anlamıyorum senin kaş göz işaretini, ne geldi aklına heh de bakim açık açık ?; dedim ben de sırıtmaya başlamıştım. kim bilir ne muzipçe bir düşünce geçiyordu aklından. - Bende yok istediğin kitap. Muhtemelen sınıftakilerde de yoktur...; dedi bakışlarını benden ayırıp arkamda bir yere dikerek. Sınıfta başka kimsede yoktur o kitap şimdi bir kişi hariç. Gösterdiği yere baktığımda tabii ki Yiğit’i işaret ettiğini gördüm. Omzuna vurup ” Kardeş, sandığın gibi bir şeyler hissetmiyom diyom anlamıyon. yani konuşmaya çekindiğim bir durum yok kastettiğin şahısla. Ayrıca benim muhabbet etmek için bahane kullanmama da gerek yok, istesem şimdi de gidip konuşabilirim.” Deyince aslan yürekli taklidi yapan bana hadi o zaman ne duruyosun dercesine kolumdan itekledi. Çok şükür ki tam o sırada tarih öğretmenimiz Mücahit hoca girmişti sınıftan içeri. “konuşurum tabii ki ama şimdi olmaz, bak hoca geldi” dedim ve yerime geçtim fark ettirmeden bir oh çekerek. Tarih öğretmenimiz Mücahit hoca okulun bir diğer müdür yardımcısıydı. Genelde on ikinci sınıflarla ilgileniyormuş. Hocamız uzun boylu, orta yaşlarının sonunda gibi görünen biriydi. Kafasının sadece yanları ve başının arkasında saçları olan, bakışlarıyla içimizi okuduğunu düşünmeme neden olan bir adamdı. Uzun boyunun yanı sıra Emrullah hocanın aksine ince dal gibi değil iri yapılı bir görünüşü vardı. Düşünceli bir şekilde girdi içeriver dersin ilk dakikalarında sessizliğini korudu. Sınıfça hoca geldi diye ayağa kalkmış bekliyorduk ama hoca eliyle oturun işareti yapıp başını eğerek adımlarını izler gibi öğretmenler masasına yürüdü. Elinde kitapları yoktu, sınıf defterini açtı ve bir süre gözlerini sabitledi ona. Sınıfa dönerek: - Arkadaşlar, bugünkü dersimizde 2. üniteye geçecektik. Konumuzun ana başlığı “beylikten devlete Osmanlı’nın siyaseti. Kitaplarınızda sayfa elli biri açabilirsiniz. Umuyorum ki ünite sonu değerlendirme sorularını yanıtladınız. Dolayısıyla ilk okul çocuğu öğretmeni gibi tek tek kontrol etmeyeceğim. Yapmayan da kendi bilir. Ne demek istediğini Melek, kulağıma yaklaşarak söylemeye çalışacaktı fakat tam o sırada “siz” dedi Mücahit hoca, bizi göstererek. “ siz, konuşmayın diye uyarmam mı gerekiyor kızlar. Kaç yaşındasınız siz sorumluluklarınızı bilmiyor musunuz? Nerede ne yapılır ne yapılmaz öğrenemediniz mi? Sen!” diye beni işaret etti. - Sen, üniforma giymeyen, sen b gel bakıyım. Korktum açıkçası. Beni üniformam ile eleştirdiğine göre yeni olduğumu fark etmemişti. Zaten ters tarafından kalkmış gibi görünüyordu. Şimdi bana ters davranırsa ilk gün Arda abiye yaptığım gibi yapardım. Şu sıralar hiç kimseye müsamaha gösterecek kadar sabırlı hissetmiyordum kendimi. Ayağa kalktım. Zaten önlerde oturduğumdan hocanın yanına gitmem üç beş adıma bakıyordu. Hoca, sinirle gözlerini devirerek: - Üniformanı giymediğin gibi bir de üstüne kitabını da mı unuttun yoksa ünite sonu etkinliklerini yapmadın da bahane mi üretiyorsun? Anlamamış bir şekilde bir hocaya bir Melek’e bakıyordum. Melek elinde benim kitabım ile yardımıma koştu hemen sağ olsun.: - Hocam, arkadaş daha yeni geldi. Bu yüzden niye çağırdığınızı bilmiyordu. Kitabı burada. Diyerek kitabımı hocaya verdi. Evde ders tekrarı yaparken çalışmayı fırsat bulamadığım tek ders tarih dersiydi. Sevmediğimden değil cidden, ben tarih okumayı çok severim. Yerli kitaplardan okuduklarım ya tarih ya da kişisel gelişim kitabıdır zaten. Yerli romanları tercih etmiyorum sadece. Neyse hoca kitaba bir göz attı, hızlı hızlı sayfaları geçerek. Ünite sonu sorularının boş olduğunu görünce kitabı kapatıp hangi okuldan olduğumu, en son ne işlediğimizi sordu. - Hocam, önceki öğretmenim derste tarih belgeseli açıyordu. Kitaptaki konuları işliyor ama kitaptan bağımsız ilerliyorduk. En son haçlı seferleri hakkında belgeseli izlemiştik ama bitirmemiştik. Dedim. Hoca, az evvelki tepkisinin aşırı olduğunu fark etmiş olmalı kitabı bana uzatırken daha nazik bir yüz ifadesiyle “tamam kızım, hoş geldin. Kusura bakma fark etmedim. Bu okuldaki öğrencilerin üzerinde sıkı dururuz. Sen de bir an evvel formanı alsan iyi olur. Ünite sonu soruları tamamlamanı tavsiye ederim. Derslerimde defterin yanı sıra kitap üzerinde de notlarınızı okursam bu size ek puan olarak döner. Ara sıra rast gele öğrenci seçer kitaplarını ve defterini yoklarım. Çağırdığımda yanıma gelecek işi defter ve kitabını da yanında getirir. Bu arada ben Mücahit hocan. Tanıştığımıza memnun oldum kızım, şimdi oturabilirsin. - Benim adım Ezgi hocam. Ben de memnun oldum. En kısa sürede kitabımı düzene sokacağım. Üniforma için de dönem ortası olduğu için beden bulamadım ama alacağım. Aynen yerime oturdum, derin bir nefes almıştım. Hoca sınıfa dönerek “milleeet, toparlanalım. Yargısız infaz yapıyordum uyaran yok. Eni bir arkadaşımız gelmiş. Hoş geldin diyelim ve hadi bakalım. yeter bu kadar goygoy millet, hadi derse. Evet okumaya kim başlıyor” dedi ve Selim’i seçerek okutmaya başladı. Dersin kalanında hoca dikkatini toplamış görünüyordu. Tenefüs zili çaldı ve biz öğlen arasına girdik. Şimdi 50 dakika boyunca boştuk. Melek’in ısrarı üzerine Yiğit’e kitabı olup olmadığını soracaktım. Ama öncesinde yemekhane dolmadan gitmemiz gerektiğini yoksa aç alacağımızı bahane ederek durumu biraz ertelemeyi başardım. Yemekhane dopdoluydu, oturacak yer bulamadığımız için bir yandan Melek’e söyleniyor bir yandan da ne yemek yiyeceğimi düşünüyordum. En son karar verdiğim şey önümdeki kişinin tercihine güvenmek gibi bir çılgınlık oldu. önümdeki kişinin yemek tercihini seçtim. Yemekhane görevlisi fark etmiş olacak ki ona çıkarttığı tabaktan aynı anda bir tane daha çıkarıp tezgaha koyunca önümdeki kişi dönüp arkasına baktı. Meğer önümdeki kişi Mustafa imiş. Yemekleri seçip aynı masaya oturduk. Ezogelin çorbası, bulgur pilavı, komposto ve 2 adet mandalina almıştım. Çeşit olsun diye üçümüzün tepsisindeki tek farklı şey meyvelerdi. Mustafa yeşil elma, Melek de üzüm almıştı. Yemek yerken bir ara kitaplardan bahsettik. Melek bir ara lavaboya kalkınca Mustafa kulağıma doğru eğilip istersem kütüphaneye yine de girebileceğimizi ama bunu Melek’e söylememem gerektiğini söyledi. Nasıl olacağını anlamamıştım. Kimse ilgilenmiyorken kütüphanenin bilmediğim kendine özgü sisteminden kitabı nasıl alacaktım ve hatta daha da ilginç olanı kütüphanenin kapısı kilitliydi, anahtar daha Melek’te bile yokken Mustafa oraya nasıl girecekti? - Sen orasını bana bırak. Sen de gel ama ben kitabı bulamazsam uzun kalmam gerekir. - Anlaştık, ne zaman gidiyoruz? - son derste sınıftan geç çıkalım. Okulda hiç kimse kalmayınca hallederiz. Eğer birimizin erken çıkması gerekirse de çatı katında buluşalım. Anlaştık mı? Melek’e bile söylemememi istediğine göre yasak bir şey yapacaktık anlamama rağmen macera öyle çekici geldi ki kulağıma, kafamı olur anlamında sallarken Melek geldi. Biz konuşmaktan yemek yememiştik zaten. Hep birlikte yiyip kalktık. Ardından Mustafa sınıfta görüşürüz derken göz kırptı ve yanımızdan ayrıldı. Sınıfın futbol kulübünün bir üyesi olduğu için antrenman yapacak sınıftaki tüm erkekler. Sınıfımızın mevcudu az olduğu için neredeyse tüm erkekler gidiyordu. Acaba Yiğit de takım üyesi miydi, merak ettim ama Melek’e sormayacaktım tabii ki. Sınıfa gittiğimizde Yiğit yoktu, benim muhabbet etme işi ertelenmişti dolayısıyla. Tarih dersinin 2., günün 6. Dersi başlamıştı ve gerçekten sınıfta 10 kişi falan kalmıştık. Tarih hocamız Mücahit hoca dersten geri kalmasınlar diye çok ilerlemedi. Alt konu başlığı olan topraklardaki genişlemelere geçmedi ve sayfa 56’da bıraktı. 2. Derste de okumayı Selim’e yaptırmıştı. Neydi hocanın Selim takıntısı anlamadım. evet sesi gürdü ve özellikle uzun boy ile fark ediliyordu ama sınıftaki her işe de çocuğu koşmaktaki maksat neydi? Selim şaşırtmayacak şekilde, futbol antrenmanına gitmemişti çünkü o okulun basketbol takımındaymış. Okullar arası müsabakalara gidiyorlarmış hatta takımca kazandıkları yarışmalarda kazandıkları kupalar giriş katta sergileniyordu, Selim’in adı orada da yazıyordu. Okuma bittikten sonra hocamız 1. Üniteden sorular sordu. Bildiğim kadarıyla ben de aktif olmaya çalıştım derste ama bir süredir bu dersin tekrarını yapmamış olduğum için genelde sessizce dinledim cevap verenleri ve veren olmayınca hocanın çektiği azarları. Baktı ki hoca sınıf dökülüyor, çok fazla zorlamadı ve yüksek ses çıkarmamak şartı ile bizi serbest bıraktı. Melek’ten izin isteyerek kitabını ve defterini ödünç aldım. Hocanın da gözüne girme maksadıyla eksik olan notlarımı yazmaya başlamıştım. Arada bir de hoca bana bakıyor mu diye göz ucuyla yokluyordum. Nihayet ders bitmiş ve tenefüs zili çalmıştı. Aynı zamanda bileklerim de feryat ediyorlardı. Bir an evvel notları bitirebilmek ve özellikle güzel yazmak için uğraşınca çabuk yorulmuştum zaten 1 haftadır doğru dürüst ders çalışmıyordum, tembelliğe alışmıştım anlaşılan. Tenefüste bahçenin çeyreğini kaplayan kapalı halı sahaya indik. Bizimkiler ile başka sınıfın takımı ısınma şutları çekiyorlardı. Esas maç Cuma günü Cuma namazı dönüşünde olacakmış. Kimse tezahurat yapmaması çok tuhafıma gitmişti. Ellerimi çember şekline getirip ağzıma dayayarak başladım bağırmaya. O an için aklıma başka bir şey gelmedi ama zaten amaç ilk adımı atmaktı, sınıfımdan daha güzel tezahüratlar çıkacağına inanıyordum. Ellerimle ritim tutup bir yanda da ayağa kalkmışhalde zıplayarak söyledim aklıma gelen ilk tezahuratı: - Üç beş yedi on Bizim sınıf şampiyon Kaça kaç bitti en son Karşının taraf yine mor Başta herkes şöyle bir durup bana baktı. Sahadakiler bile bir an için durakladılar ama herkesin hoşuna gitmişti bence ben durmayıp tekrara başlayınca bizim sınıf komple başladık hoplaya zıplaya alkış yapa yapa tezahuratı okumaya. Beklediğimin aksine yeni tezahurat gelmedi diye bir süre bununla devam ettik. Sonra zil çaldı diye sınıfa çıkmamız gerekti ama bizimkiler yine antrenmana kaldılar. Dersimiz matematikti. Matematikçimizle de daha tanışmamıştım. Anladığım kadarıyla matematikçimizin de bu okulda ilk senesiydi. Benden tek fark ile o senenin başında başlamıştı, ben gibi dönemin ortasında değil. O da bu sene bu okulla başlamış mesleğine. Hocamızın yüzü çok tanıdık gelmişti ama isim hafızamın kötü olduğunu belirttiğim üzere tam emin olamadım. Buna karşın o beni fark etmiş ve hemen tanımıştı. Yine de ben yanına çağırarak adımı sordu. Kısaca kendimi tanıttım bu hocamıza da. Sonra beni birine çok benzettiğini söyledi, lafı ağzımdan almıştı: -Ezgi ben seni birine benzetiyor olabilirim ama sen de o olabilrsin. Soyadın çok tanıdık geldi. Acaba sen Zümrüt öğretmenin kızı Ezgi olabilir misin? - evet hocam anemin adı Zümrüt, ilk ve orta okul matematik öğretmeni. - tam da tahmin ettiğim gibi abime özel ders verirken ben seninle oynardım evde sonra ben de okulda verdiği kursa katılırdım. Bugünlere gelmemde büyük payı var Zümrüt hocanın. O nasıl şu sıralar? Tabii ki bu kadar ayak üstü bir durumda babamın kayıp olduğunu, hepimizin çaresizce bir haber beklediğinden bahsedecek değildim. “İyiyiz biz hocam ama ben hala sizi ismen çıkaramadım. Yüzünüz tanıdık ama...” - Olabilir ya. Küçücük bir bebektin sen o sıralar, oyuncak gibi oynardım seninle. Sonra sınıfta olduğumuzu hatırlayarak etrafa baktı. Sınıfta bizi ipleyen yoktu, herkes birbiriyle konuşuyor, atışıyordu. - Ben Kenan, Kenan KAYMAKÇI. Hocama çok selam söyle, mutlaka ziyaretine gideceiğimi de iletirsin. Aramıza da hoş geldin. Müdür yardımcısı Hüseyin hoca sınıfıma yeni birinin geldiğinden bahsetmişti ama geçen hafta gelmeyince üstelemedim. - Nakil ile ilgili halletmem birkaç iş daha varmış hocam gelmiştim ama sonrasında dönmem gerekti. Ancak başlayabildim ben de. Hoca sınıfa dönerek bugün rehberlik dersinde matematik işlememiz gerektiğini ama rehberlik dersini de sınav haftası ders işlemeyerek telafi edeceğini söyledi. Sınıftaki mırıldanmalara aldırmaksızın tebeşiri eline alarak geçen haftanın özeti mahiyetinde ilk dersi işleyeceğimizi söyledi ve fonksiyonlar ile ilgili bir kaç temel kuralı yazdı tahtaya. Bizim hocamız ilk ünite konusu olan seçme ve olasılık konularını hızlı geçtiği için biz bu konuya giriş yapmıştık. Derste de aktiftim dolayısıyla. Zaten annesi matematik öğretmeni hele hele ki ilk ve orta öğretim matematik olan çocuklar iyi bilir ki matematiklerinin kötü olma ihtimali yok gibi bir şeydir. O kadar erken öğrenmeye başlarsın ki sanki konuşmaya başladığı andan itibaren bunlarla muhatapmışsın gibi bilirsin konuları. Annem de ben daha ana okuluna başlamadan sayıları öğretmiş, basit toplama ve çıkarmayı yaptırabiliyordu bana. İlk okula başladığımda basit çarpma ve bölme işlemlerini serice yapabiliyordum. Dedim ya biri öğretmen biri mimar ebeveynlerim vardı. Hem tarih hem sayısal öğrenerek geçmişti hayatım. Hayatımdan memnundum, pek çok arkadaşımın aksine ekstra çalışmam gerekmiyordu çünkü onlar için ekstra olan çalışma benim için bir rutindi ve severek de yapıyordum. Hocamızın önceden haber verdiği gibi rehberlik dersi değil bir ders daha matematik deresi yapmıştık. Ders çok çabuk geçmişti zaten konu fonksiyonlar olunca konuyu yavaş da anlasan emin olduktan sonra ilerlemen gerek derdi annem. Dersler bitmiş ve günün heyecan ile beklediğim zamanı gelmişti. Mustafa ile anlaştığımız gibi çok yavaş hazırlandım ve Melek’e çıkışta bir yerlere uğramam gerektiğini ve bugün de beraber durağa yürüyemeyeceğimizi, önden gitmesini söyledim. Beni beklemeyi teklif etti ama beklememesi konusunda ikna ettim. Sınıfta en sona sadece ben ve henüz antrenmanda olan futbol takımımızın çantaları kalmıştık. Oturum Mustafa’nın gelmesini beklemeye başladım. Umarım verdiği sözünü unutmamıştır. Onu beklerken Serpil ablama arkadaşlar ile birlikte olduğumu ve biraz oyalanacağımızı yazdım. Çünkü babam öyle nasihat vermişti onu son annemle eve uğurladığım gece. Gözlerim dolmuştu birden. Altıncı günü yarılamıştık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE