Empati

2165 Kelimeler
------------ 12.BÖLÜM: Dersin bitmesinden bu yana on beş dakika olmuştu. Mustafa’dan ses seda yoktu. Sınıf futbol takımındaki herkes ikişer üçer gelip çantalarını almışlardı, Mustafa hariç herkes. Bu kadar süre beklememin sebebi belki giyinme odasındadır, üzerini değiştiriyordur falan diye düşünmemdi ama belki de sözünü unutmuştu. Hadi sözünü unuttu diyelim çantasını da mı unuttu bu çocuk. Sanırım babamdan sonra panik eşiğim düştü. Hala kimsenin telefon numarasını almamıştım, hep unutuyorduk sohbet ederken. Çantasını toparlayıp yanıma aldım ama yük arttığı için olacak bacağım sızlıyordu. O sızıya rağmen çantalarımızı giriş kattaki çay ocağına bıraktım, Hayriye abla sağ olsun, göz kulak olacağını ama işimizi acele halletmemizi, dersler bittikten sonra kurs sınıfları haricinde her odanın kapısı kilitleniyormuş güvenlik görevlisi Haydar abi tarafından. Teşekkür edip acele acele bitirip çıkacağımızı söyledim ve önce bahçede aradım Mustafa’yı. Halı saha boşalmış, sadece (Sanırım beden eğitimi hocamız) hocalardan biri sahayı toparlıyordu yanındaki bir kaç öğrencisi ile birlikte. Ama yanındaki öğrenciler büyük sınıftan gibi duruyorlardı, yakınlaşmadan bahçe turuna devam ettim. Bahçede yoktu, okulun içinde dolanmaya başladım. Sınıfları gezip kapıdan beri içlerini yokladım her katta. okulun her katında merdivenlerin yanına sabitlenmiş acil durum krokisine bakarak giyinme odasının en alt katta olduğunu öğrendim. kapısına kadar gittiğim halde içeride hala birileri olabileceğini düşündüğümden girmeye çekinmiştim. Kapıyı tıkladığımda ses veren kişi hemen kapıyı açarak arkasından kapattı. İçeride başkası kalmadığını ve son çıkan kişi olduğunu söylese de ricam üzerine sağ olsun tekrar girip başkası olup olmadığını yoklamıştı ama kimsenin olmadığını söyledi. Baştaki sinir bozukluğum yerini telaş ve endişeye bırakmıştı. Koşa koşa tekrar halı sahaya gittim. Hoca ve öğrenciler hala oradaydılar, şimdi oturmuş bir şeyler hakkında konuşuyorlardı. Yanlarına yaklaşıp: - Merhaba hocam. Sınıfın futbol takımından bir arkadaşımı arıyorum, son 3 derste ısınma maçı vardı. 10-I sınıfından Mustafa. Sahadan ne zaman ayrıldı sahadan, fark ettiniz mi? o hariç herkes çıktı ama onu bulamıyorum. - Turuncu forma 7 numara değil mi? O da cezalı, bu arkadaşları gibi. Temizlik işi bitince soğuk bir şeyler almaya gitti. Gelir birazdan dedi. Ama cezaları daha bitmedi bugün akşam 7’ye kadar okulda bana yardım edecekler. - Cezalı olduğunu söylememişti bana. Peki hocam teşekkür ederim. Rica etsem benim daha fazla beklemeyeceğimi ve çantasını Hayriye abladan alabileceğini söyler misiniz? - Tamam kızım, git sen. İyi akşamlar. - Size de hocam, deyip ayrıldım yanlarından. Durduk yere ne kadar paniklemiştim böyle. İnsan haber vermez mi cezaya kaldığını ben de saf saf bekliyorum. Mustafa gelecek de bir haltlar karıştıracağız diye. sinirli sinirli çay ocağından çantamı almaya giderken kapısı açık olan bir sınıfta geometri dersi işlendiğini görmüştüm. Kapının arkasından bakıp konuyu anlamaya çalıştım, trigonometri işliyorlardı. 9. Sınıf konusu ve çok iyi yaparım çünkü annem matematikçi olmasına rağmen geometri dersini daha çok seviyordu. Ondan geçmiş her halde, daha ilgiliyim geometriye. Müsade isteyip girdim yanlarına. Özlemiştim hem tekrar da olurdu bana. Sınıf mevcudu da az olduğundan olacak hoca izin verdi dersi dinlememe. Kimse beni tanımadığından biraz garip baktılar bana ama bence onlar daha garip bir şekilde hiç de 9. Sınıf gibi görünmüyorlardı. Hoca dağıtmış olduğu fotokopilerden birini bana uzattı. Tahtayı sadece çözümler için kullanıyordu. Çemberleri işliyorlardı. Çemberleri de severim ama benim doktora alanım üçgenlerdi. Her geometrik şeklin sorusunu üçgenleri kullanarak çözmeyi çok daha kolay buluyordum. Hoca kendimi tanıtmamı falan istememişti. Ben de doğrudan bana uzattığı kağıttaki sorulara odaklandım. Tabii ki üçgenler ile çözüyordum. İlk 2 soru bitmiş herkes 3. Soruyu çözmeye çalışırken çözümüne katılmadığım ilk 2 soruyu çözmüş ve diğerlerinin sıradaki soruya uğraştığı 5 dakika içinde ön sayfadaki toplam 6 soruyu bitirmiştim. Ön sayfayı bitirince arka sayfaya başlayacaktım ama kağıt tek yüzlüydü, arka sayfası yoktu. Ben de arkama yaslanıp sınıfta dolaşıp çözümleri inceleyen hocanın yanıma gelmesini bekledim. matematik dersim de geometri dersim de iyiydi ve bu konuda hiç de alçak gönüllü davranmaz, hocalardan iltifat duymaktan zevk alırdım. Gerçi hoca yanıma geldiğinde kağıdımı eline alıp çözümlerimi dikkatle inceleyip bir de tüm soruları bitirmiş olmama şaşırınca biraz kötü hissettim. 9. Sınıflara hava atmış olmamak için hocaya sessizce hocam ben 10. sınıfım, geçen seneki konuları çalıştığım için arkadaşlardan hızlı çözebildim diyerek kendi tarihimde ilke imza atmış ve alçak gönüllülük yapmaya çalışmıştım. Ama sonuç beklediğimden farklı oldu. Hoca emin olmak için herkesin duyabileceği şekilde tekrar etmemi istedi: -10. Sınıf mısın gerçekten? - Evet hocam, arkadaşımı bekliyordum da işi çıkınca gelemedi. Ben de geometri dersi bulmuşken gireyim dedim. Hoca şaşkın bir memnuniyetle dudaklarını kıvırıp tebessüm etti. bir ders daha olduğunu istersem derslerine katılabileceğimi söyledi. Sonra soruların çözümünü farklı yoldan yaptığım için sıradaki soruyu önce benim çözmemi istedi. Tahtada zaten çember çiziliydi. önceki sorudan kalma bilgileri silip kendi sorumu çizdim. Ardından üçgenleri oluşturup çözmeye başladım ve bitirmem 20 saniye falan sürdü. Ardından hoca farklı bir çözüm yolu izlediğimi söylediği için neyi neyden dolayı yaptığımı açıkladım ve yerime oturdum. Hoca bu çözümün çok pratik olduğunu eğer fark edebilenlerimiz olursa bu yolu tercih etmesinin sınavda işlerine yarayacağını söyledi ve ardından çember formüllerini kullanılarak çözmesi için bir başka arkadaşı kaldırdı tahtaya. Cidden bunlar hiç 9. Sınıf gibi durmuyor diye düşünüyordum içimden. ilk ders bitmeden kalan 3 soruyu cevapladık. Hoca her soruda benim kullandığım yöntemi de göstermeye başlamıştı. gençliğe faydam olduysa ne mutlu! Derse ara verdiğimizde önümde oturan kızlar aralarında üniversiteler hakkında konuşuyorlardı, garipsemiştim. arkalarından dürtüp konuşmaya dahi olmaya niyetlenirken hoca bana seslenip yanına çağırdı: “10. Sınıf, sen bi gelsene benimle.”. kızlarla konuşmamı sonraya erteleyip hocanın yanına gittim. Bugün sürekli niyetlendiğim muhabbetler erteleniyordu; Yiğit, Mustafa, ön sıramda oturan kızlar. “adım Ezgi, hocam” dedim yanına gittiğimde. “10. Sınıf” diye çağrılmak tuhaf gelmişti. Ama hoca kursun 12. Sınıflar için açılan üniversiteye hazırlık kursu olduğunu söylediği zaman kadar tuhaf değildi tabii. Hoca “benim adım Nuri” dedi. “12. Sınıfların dersine giriyorum sadece. Alt sınıflarda hangi konu ne kadar işleniyor takip etmiyorum dolayısıyla. Ama senin geometrin de iyi anlaşılan. Farklı bir bakış açın var. Sevdim senin çözüm yolunu.” diyince 12. Sınıf öğretmeninden bu sözleri duymak gururumu okşadı. Ama yine de hilemi açıkladım hocaya. Annemin matematik öğretmeni olduğunu ve özellikle geometriyi anlatmayı çok sevdiğinden konulara erken yaşlarımdan beri hakimdim ve severek yapıyordum. Nuri hoca şimdi anlamıştı oyundaki şikeyi ama yine de beni ve annemi tebrik etti. ve eğer matematiğe karşı bu kadar ilgiliysem bu senenin ortasında biz 10.sınıfların yapacağı alan tercihinde bun göz ardı etmememi ve geleceğimin parlak olabileceğini söyledi. Henüz kafamda bir ideal meslek belirlememiş olsam da zaten tercihim matematikten ayrılmaktan yana olmaacaktı. Ya eşit ağırlık ya da sayısal seçmeyi düşündüğümü söyledim. Derste de dediği gibi istersem kursa devam edebileceğimi, aslında kayıtlı öğrenciler dışında derse katılımı yasak olduğunu ama gördüğüm üzere katıımcı sayısının azlığından dolayı sıkıntı teşkil etmeyeceğini söyledi. Teşekkür edip derslere elimden geldiğince katılacağımı söyledim. Bunun üzerine “ bakaım daha başka nasıl bakış açıları göstereceksin bize, bu yoldan çemberde üçgenleri kullanmak herkesçe yapılabilir ama herkesin aklına gelmez. Tebrik ederim.” Dedi ve öğretmenler odasına doğru üst kata çıktı. O an o kadar mutluydum ki; tanımadığım, deresime bile girmeyen bir hocanın gözünde sivrilmiş, aklında kalmıştım. O mutluluğum Mustafa’nın merdivelerden yukarı çıktığını görmem ile yerini sinire bırakmıştı. Görmemiş gibi yaparak sınıfa geçerken arkamdan koştu. Terden bir su olmuştu zavallım, kim bilir neyden ceza aldı da koskoca sahayı temizlettiler çocuğa. Ama yine de beni ekmesi ve haber bile göndermemesinin acısını çıkaracaktım. - Ezgi, Ezgi. Bir dur hele. gittin sanmıştım ama gitmemişsin. Hehee, beni mi bekledin sen bu saate kadar? Baktı ki gülmüyorum espri modunu kapatıp mahcup moda büründü. - Yaa kusura bakma. Hakem penaltı vermeyince kargaşa çıktı. Bizim takımdan sadece ben gözüne battım hocanın. Hayır yani orada 20 küsür kişi girmişiz birbirimize cezayı alan hepi topu biz 3 kişi. Bizim sınıf takımından da bir tek Mustafa. Öyle bir anda ceza yiyince haber de veremedim. Antrenman çıkışında hoca üstümüzü değiştirmeye bile göndermedi bizi. Yoksa gelecektim yanına. - Bizim sınıftan izleyiciler yok muydu, biriyle haber etseydin de bunca saat beklemeseydim bari yarın kitap değerlendirmesi için toplantı yapıcaz ve ben senin yüzünden vakit kaybettim. Gider özetini bitirirdim şimdiye kadar. diye sitem ettim. Aklına gelmemiş. İnsanın zeki arkadaşı olunca onunla yarışa girilmezmiş falan diye hemen yağ çekmeye başladı tabi. Neyse bu sefer için affedecektim, yorulmuştu da hem. Zaten kim maceradan vazgeçip cezaya kalmaktan memnun olur ki. Muhtemelen o da sinirliydi hocaya karşı. Üstüne gitmedim ben de. - Neyse, bir daha ekilirsem bunun da acısını birlikte çıkarırım, yüzüne bakmam, dedim. Bunun üzerine bu saate kadar ne yaptığımı sordu. Ben de normalde katılımcı dışında kurs derslerine katılımın yasak olduğunu öğrendiğim için derse girdiğimden bahsetmedim. “ Çantamı amaya gittiğimde Hayriye abla ile muhabbete daldık” diye beyaz bir yalan uydurdum. Hala kitabı isteyip istemediğimi sordu. Aslında Mustafa çok kafa çocuk olduğu için onunla böyle gizli saklı işler acayip eğlenceli olacak ama bu seferlik iş işten geçti. Saat akşam yediye geliyordu. Şimdiden sonra alsam da yetiştiremeyeceğim için bu seferki maceramız yatmıştı. Ama yine de yöntemini merak ettiğimden sordum: - nasıl girecektin kütüphaneye? Bir daha ekilirsem dımdızlak kalmıyım bugünkü gibi, kendi işimi kendim göriyim. Dedim ama bunun bir meslek sırrı olduğunu ve tabiiki de paylaşmayacağını söyledi. Daha önce bunu denemiş miydi acaba, yakalanmış mıydı? O yüzden mi sınıfta kalmıştı, belki de aldığı bir disiplin cezası sonucuydu. Ona sorduğumda bu olayı unutmam şartıyla sınıfta kalması hakkında bir sırrı ilk kez benimle paylaşabileceğini söyledi. Kabul ettim, bence adil bir anlaşmaydı. Bir daha ekildiğimde üstüne bunun acısını eklemeyeceğime dair söz istedi, bir de onun tiribiyle uğraşmasınmış. Ekme hakkı sıfırlanmışmış. O böyle boş yapmaya devam ederse bu gidişle dersi kaçıracaktım ve bunu hiç istemiyordum. Şimdi acilen yengemi aramam gerektiğini söyleyip onun da sırrını paylaşacağına dair söz vermesi karşılığında ben de söz verdim ve ayrıldık. Beklediğimden daha uzun kalacağımı Serpil ablama yazdım. Başta yarama baktıracağımızı söyleyip itiraz etse de okulda matematik dersi için ek ders bulduğumu ve ona kaldığımı, hocanın gözüne girmek üzere olduğum için kalmamın farz gibi bir şey olduğunu yazarak onu yumuşattım ve izni kopardım. Sınıfa girdiğimde ders yeni başlamıştı. hoca yeni soru kağıtları dağıtmış ve 13 soruyu çözmemiz için bize dersin yarısına kadar zaman vermişti. 20 dakika sonra sınıfça çözmeye başlayacaktık. Erken bitiren olursa hocanın yanına gidip yeni soru kağıdı alabilecektik. İlk 10 dakika bitmeden ben ikinci kağıda başlamıştım. Benden sonra 2 kişi daha gidip 2. Kağıda başlamışlardı. 2. Ders de aynı düzende geçmişti. Dersten çıktığımda saat akşam yediyi kırk beş geçiyordu. Evdekiler merak etmesinler diye Serpil yengeme mesaj attım. Beklememi ve amcamın gelip alacağını yazmıştı cevabında. İşime de gelirdi şimdi bu saate durağa yürü, otobüsü bekle, kalabalıkta ayakta kalma çabasına giriş. Hiç çekemezdim. Ama bir yandan da derste çok keyif almıştım, akşam geç çıkıp bu saatte eve dönmeye değer bir faaliyetti bence. Amcam 20 dakika içinde okulun bahçesine geldi kırmızı Hundai aracıyla. Hemen ön koltukta yanına oturdum. Eve doğru giden yoldan sapmıştık. Nedenini sordum: - amca, beni nereye kaçırıyosun. Ben çok açım hadi eve gidelim. Serpil ablam ne yemek yaptı? - Gidicez kızım gidicez da önce şu bacağını bir doktora gösterelim, oradan geçeriz eve. Anlaşılan Serpil ablam tutmamıştı dilini. Boş yere panik yapıyorlardı bence. Önemli bir şey değildi biraz şişmişti sadece. Bugün biraz zorladığım için de morarmış ve açılmıştı, ben de kendimi ihmal eden biri değilimdir normalde ama fırsat olmamıştı ne yapayım. Eve gider gitmez doktorun dediklerini her harfiyle uygulayacağımı söylemiştim ama en ufak şeyde böylesine üzerime titremeleri kendimi onların üstünde yük gibi hissetmeme neden oluyordu. Amcama bir şeyim olmadığını söyledim ama ikna edemedim tabii ki. O hastaneye gitmeden rahatlamayacaktı içleri, ben de kuzu kuzu gittim, ne yapayım. Hastanenin otoparkı kalabalıktı her devlet hastanesinde olduğu üzere. Ben inip sıra numarası almayı teklif etim ama babamdan sonra hepimiz aynı şekilde birbirimizi göz önünden ayırmak itemez olmuştuk anlaşılan. Arabayı hastanenin alt sokağında boş bir yere park ettikten donra koluma girdi. Ben de bozmamak için topallar gibi yapıp hasta havasına büründüm hepten. Beni boş bulduğumuz sandalyeye oturtup sıra numarası almak için ortopedi bölümünün veznesinde kuyruğa girdi. Otoparktan da anladığımız üzere hastane tıklım tıklımdı. Her taraftan çığlıklar, çocuk sesleri, bebek ağlamaları, anne- baba azarlamaları geliyordu. Önümden koşuşturmakta olan bir grup hastane çalışanı geçerek telaşla bir odaya girdiler. Dakikalar boyunca içerideki gerginlik dalgaları hepimizin pür dikkatini çekmişti. Hastane personelleri odada çıkan ve ağlamaktan konuşamayan hasta yakınlarını içeriye dalmamaları için kollarından tutup girişlerini engelliyorlardı. Maalesef ki kısa süre sonra doktorlar içeriden üzgün şekilde çıktılar ve hasta yakınlarına acı haberi verdiler. Hastane personelinden iki kişi kalıp hastayı taşımaya hazırlanırken diğerleri odayı boşalttılar. Hasta yakınları hemen onları tutan kollardan kurtulmuş ve odanın içine girmişlerdi. Tahminen 7- 8 yaşlarında bir oğlan çocuğu ve 30’lu yaşlarının başında görünen bir kadındı bu hasta yakınları. Normal giyimli insanlardı, kadının bakımlı bir yüzü vardı. Taki acı haberi alana kadar. Az önceki otuz yaşlarındaki kadın gitmiş ve yerine 20 yaş yaşlanmış biri gelmiş geçmişti sanki. Ağlarkenki coşkunluğu geçtikten sonra boşluğa düşmüşçesine susup oğluna sarılır vaziyette oturan kadın dakikalar önceki kadından çok farklıydı. Kadın artık tepkisizdi, oğlan çocuğu da başta ağlamıştı ama annesinin ani sessizliği üzerine nasıl tepki vereceğini şaşırmış şekilde etrafa bakıyordu. Ölüyü morga götürmek üzere odadan çıkardıkları sırada ölünün eli sedyeden sarkacak şekilde yana düştü. O sırada çocukla göz göze geldik. Kolu görmesiyle çocuğun dudakları minnacık olmuş, büzüşmüş, gözlerinde deryaları biriktirmişti. Annesine hissettirmemek için çaba harcarcasına sessizce hıçkırıyordu minik. o an aklıma Serkan amcamın bize haber vermeden ölü teşhisine gittiği gün geldi aklıma. Kim bilir neler hissetmişti. Ya teşhis tutsaydı da babamın ölüm haberini alsaydık. tekrar kadına döndü gözlerim. Annemin yüzünü görür gibi olmuştum. Amcam yanıma gelip yanağımdaki damlayı silene kadar ağladığımın farkına bile varmamış, transa girmiş gibiydim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE