----------------
13.Bölüm
Babamın kayıp ilanları yarından itibaren ilan levhalarına konulacaktı. Metro istasyonlarında, metrobüste, otobüs duraklarında, belediye ilanlarında; her yerde karşıma çıkacaktı. Babamdan haber alamamamız mı kötü yoksa ölmüş olmasının haberini almamız mı? Hayatta mı değil mi onu bile bilmiyoruz şu an ve bu öyle yorucu bir his ki. Gün boyu aklıma getirmemeye çalıştım. Sadece okul ile ilgili şeylere kafamı yormaya çalıştım. yeni insanlar tanımayı denedim, futbol maçı antrenmanı izledim, disiplin cezası alma riskine girme pahasına macera planları kurdum, hocadan övgü dinledim, ek derse girerek normalde zevk aldığım şeyleri yapmaya çalıştım, birine karşı hislerimi düşündüm ama olmuyordu. Bu arada cidden kendimi yokladım ama şu an yaşamdan bile zevk alamıyor, tek yaşamsal faaliyetimin istemsizce gerçekleştirdiğim nefes alıp vermek olduğunu düşünmeden edemezken birine karşı hoşlantı duymak aklıma bile gelmemişti. Arkadaşımın ısrarı üzerine muhabbet başlatmayı denesem de kaderin oyunu mudur, talihsizlik mi yoksa içimin el vermeyişi mi beni durdurdu; artık her neyse ertelendi durdu. Aklım sürekli hala bildirim telefonumu yoklamak veya birilerini arayıp haber aldınız mı diye sorma dürtüsüyle telefona bakmam için tetikliyordu beni.
Şimdi, hastanede az evvel tanık olduğum birini kayıp etme sahnesi öyle uyandırıcı bir gerçekti ki, hala kendime gelememiştim. Amcam yanağıma aktığını bile fark etmediğim göz yaşlarımı soğuk elleriyle silene kadar gözlerim hala kadının çehresinde annemi görüyordu. Amcama bakmadan önce gözlerim tekrar çocuğun gözleriyle buluştuğunda gözlerindeki deryaları akıtmaya başlamış ama annesi bakınca görmesin diye kafasını hepten annesinin omzuna dayıyordu.
Amcamın yanıma geldiğini anlamam ile birlikte onun buz gibi soğuk ellerini henüz yanağımdan çekmeden yakaladım. Hissettiğim soğuk normal bir üşümekten değildi sanki. O da benim gördüklerimi görmüş, yerlerine kendini koymuştu. Hani ruhun çıkar gibi hissedersin ya bazen bir titreme gelir ve ürperirsin. Tüm vücudun o gelen üşüme hissinden buz keser bir anda ve sen titremeye başlarsın. Amcamın da aklında karakoldaki polislerin onu teşhis için morga götürdüğü gün canlanmıştı muhtemelen. “bu abim değil” derken üzerinden kalkan tonlar ile birlikte yeniden abisine, yani babama kavuşabilme umutları çiçeklenmişti taki aynı odadan çıkan başkalarının feryat figanlarını dinleyene dek.
İşte öylece haber bekleyerek her şüpheli durumda dünyanın başına yıkılması mı daha korkunçtu yoksa ölüm haberini alıp bir daha onu göremeyecek olmanın boğduğu keder mi, bilemiyor insan.
Amcam ellerini beni avuçlarından kurtarıp benim ellerimi avuçları içine aldı ve ısıtmak ister gibi ağzına yaklaştırıp hohladı. İkimiz de birbirimizi anlıyor, neler hissettiğini biliyorduk. Birbirimize yaslanacaktık. Aynı o kadın ve oğlunun yaptığı gibi. Birbirimize dayanacaktık.
Bakışlarımızla rahatsız etmek istemiyordum ama sıranın bize gelmesini beklerken arlıklarla gözüm onlara kayıyordu. Çocuk annesinin omzunda uykuya dalmıştı. Annesi hala sessiz sessiz hıçkırıyor, oğlu fark etmesin diye kendini sıkmış görünüyordu. Kalabalık bir grup geldi ve kadını görünce gelirkenki durgun halleri yerini ağlamaya bıraktı. Birbirlerine sarıldılar. Hiç bir şey konuşmadan sadece ağladılar.
Sıra bize geldiğinde amcam beni kolumdan destek olarak götürdü muayene odasına. Pratisyen doktor sabah aceleyle takıştırdığım bandajı çıkartıp altındaki mosmor ve ceviz büyüklüğünde şişmiş yaramı görünce izin isteyip odadan çıktı. Bir şey anlamamıştık. Amcam yarama yaklaştı ve “ ne yaptın sen kızım be, acıyor mu canın çok?” diye sordu. Acımadığı anlamında kafamı bir sağa bir sola salladım. Normalde böyle durmadığını bugün biraz zorladığımı söyledim. Az sonra kapı açıldı ve saçları aklaşmış bir doktor girdi, peşi sıra da bizim pratisyen doktor. “kızımız rahat durmamış anlaşılan” dedi yarama yaklaşırken. “bakımını anlattığını söyledi doktor Cihan bey ama bir de sen söyle bakalım. Anlatmadıysa vay haline”
- Anlattı, dedim. “Anlattı ama benim anlattığı bakımı uygulayacak çok vaktim olmadı doktor bey.
- Yavrum, ne meşgalen vardı da bu yara bu kadar kötü hale geldi? Siz babası mı oluyordunuz beyefendi?
“ben amcasıyım. Okulu değiştiği için bir süre ben ve eşim ile birlikte kalıyor yeğenim. Şu sıralar seyahat etmemiz fala gerektiği için biz de çok ilgilenemedik. Ciddi bir şey mi doktor bey, ne yapabiliriz, daha dikkatli olacağız?”
Doktor maviş gözlerinden burnunun ucuna indirmiş olduğu gözlüğünü parmak hareketiyle tekrar boncuk gözlerine yaklaştırdı. Daha kötü olabilirmiş. Fark eder fark etmez gelmeniz iyi olmuş tabii ama şimdi bir de enfeksiyon riskine karşı bir aşı yazması gerekecekmiş. Kullanacağım merhemleri de daha kuvvetli olanlarla değiştirmemiz gerekecekmiş ama bu yeni kremleri almamıza gerek olmadığını az sonra elimize vereceği sarı kağıt ile birlikte her gün gelip burada kendileri yapacaklarını söyledi. Hastane eve çok uzak sayılmazdı ama okulum ile ters yönde kalıyordu ve her gün beni buraya germeleri için amcam veya Serpil ablamı yormak istemiyordum. Ev tam da okulum ile devlet hastanesinin ortasında kalıyordu.
Uygulamayı bizim yapabileceğimizi söyleyecektim ama amcam lafımı bölerek doktor beylere teşekkür etti ve itiraz etmeme izin bile vermeden beni kolumdan çekiştire çekiştire odadan çıkardı. Doktor ne dese en iyisini bilirmiş. Zaten sırada bekleyen insanları görmüyor muymuşum, doktor lafa tutulmazmış da vesaire vesaire aşı odasına gidene kadar beni kendinin haklı olduğuna dair ikna etmeye çalıştı. Aşı odasının önünde de önceki kadar olmasa da sıra vardı. Minik minik bebekler ne olduğunu anlamada ağlıyorlardı. Hastanelerin en sevmediğim yanı şu rahatsız edici derecede aşırı keskin kokusu var ya. O kaplamıştı içimi. Bir an evvel çıkmak istiyordum hemşirenin eli hafifti neyse ki. Sıra çabucak ilerledi, aşımı olup çıktım. 2 gün banyo yapmak yasak dedi. Emir anlaşıldı diyerek çıktım dışarı. Arabaya kadar yürümemi istememişti amcam çıkışta güvenlik görevlisinin yanında onu beklememi istemişti, o da gidip arabayı getirecekti. Evet, cidden babamdan sonra birbirimizin üzerinden ayıramıyorduk gözlerimizi. 17 yaşındaki beni güvenlik görevlisine emanet etti amcam 2 dakika yanımdan ayrılacağı için. Anlayabiliyordum. Sessizce gelmesini bekledim amcamın. Eve dönerken ağzımız tatlansın diye babamın kaybolmasından önceki gece amcam ile gittiğimiz lahmacuncunun yanındaki büfeye gittik. Amcam arabadan inmememi söyleyip büfenin önüne park etti arabayı. Kapıya çok yakındım ve dükkanın içini görebiliyordum. Beyazlı amca orada yoktu, kasada beyazlı amcanın camiden çıkarken yanında olan çocuk vardı. Okulda onu hiç görmemiştim.
Amcam gelmeyince içerideki çocukla muhabbet döndüğünü anladım canım sıkımıştı. Ben de içeriye laf attım. “Benim neli dondurma istediğimi umursayan yok tabi, ne olucak canım yerim ben bir iki kaşık bir şeyler.”
Amcam beni arabada bıraktığını anca hatırlamış olacak ki dondurmaları tezgaha bırakıp koşa koşa 2 adımda yanıma geldi. Haniydi beni hastanede bir başıma bırakamayan amcam, tabii ki gerçekten takıldığımdan değildi laf olsun, benim meşgale bulsun diye saçmalıyordum işte.
Amcam gelip “senin neli dondurma sevdiğini bilmem mi güzelim?” diyip parmaklarının arasına sıkıştırdığı yanağımı yavaşça serbest bıraktı. Hiç sevmiyordum bu hareketi. Babam bile yapmıyordu ama amcam da vaz geçmiyordu işte. “hmm, son zamanlarda ısrarla vanilyalı dondurmayı bana ayırmana bakılırsa bilmiyon amcacım.” Dediğimde durup ciddi ciddi düşünerek “öyle mi yapmışım kaprisli prenses? De bakiim neyli dondurma alayım sana?”
-fıstıklı al dayı fıstıkllı kornet, dedim. Kafasını sallayıp tekrar büfeden içeri girerken “fıstıklı dondurma m, fıstıklı dondurma mı olur, onu kim, niye, nasıl sever ben anlamıyorum” diye söyleniyordu. Seviyordum işte. Farklıydı ve rengi çok hoştu. Sevmem için yeterliydi.
Amcam geri dönünce tam gaz eve geçtik. Eve çıktığımızda Serpil ablam akşam yemeğini hazırlamış, mutfaktaki masayı kurmuştu. Dondurmaları hemen buzluğa koyduk ve ellerimizi yıkayıp masaya geçtik. Amcam, doktorun söylediği her kelimeyi not almış gibi Serpil ablama aktardı. her gün aksatmadan onlardan biri eşiğinde hastaneye gidecektim. Onların eşliğinde gitme nedenlerden biri tek başına “sakat” ayak ile onca yolu yürümemeli ve bacağıma dinlenmesi için zaman vermeliymişim. İkinci neden de unutup aksatmamam gösterilmişti.
Yemeğe oturduk ama benim canım bir şey çekmiyordu. Aslında bir an evvel dondurmamı yemek istiyordum ama Serpil ablam kırılmasın diye bir tabak mercimek çorbası sonrasında biraz pilav yedim ve annemi aramak istediğimi söyleyip kalktım sofradan, Serpil ablama ”ellerine sağlık Piloş, yemek için teşekkürler” demeyi unutmadan. Sonra telefonumu da alıp odama geçtim. Cidden annemi özlemiştim. Bacağımdaki yaradan ve dolayısıyla hastaneden habersizdi. Bir şey söylemeyecektim.
Annemi aramak için telefonu elime aldığımda saat on bire çeyrek vardı, annemi bu saatte aramaktan vaz geçip önce anneme iyi geceler mesajı yazıp sonrasında Serhat’a mesaj attım. Bugünün nasıl geçtiğini ve ne zaman geleceğini sordum. bugün de ev bakmaya gidecekti, baktığı evlerden biri arkadaşının evi çıkınca bu karşılaşmanın şerefine biraz takılacaklarını ve bu gece eve gelmeyeceğini yazmıştı bana. Çevrim içi görünmediği için cevap beklemedim ve telefonu şarja takıp bıraktım. Aklıma yapmam gereken şeyleri henüz yapmaya başlamadığım geldi. Hemen laptopumun başına geçtim. Yarın kitap kulübünün toplantısı vardı ve ben en azından konuşulanları anlamak için konuya ve karakterlere hakim olmak istiyordum. Şinasi’nin Şair Evlenmesi adlı kitabının tahlilini yapacaktık. Kitap zaten çok ince bir tiyatro eserinden oluşuyormuş. Özeti de kısaydı dolayısıyla hemen kitap tahlilcilerinin yorumlarından birkaçını da okuyuverdim.
Yarın benim okula gittiğim ilk gündü. Yani ilk iki ders sınıf yine müzik grubu ve resim grubu olarak ikiye ayrılacaktı. Bizim öğretmenimiz doğum izninde demişti Arda abi. Yani ilk iki saatki dersimiz boştu. Sonrasında coğrafya, kimya ve felsefe derslerimiz vardı. Yarınki derslere hazırlık yapmaya karar vermiştim. Önce coğrafya hocasının işlediği habitatlar konusunu devlet kitabımdan bir kere daha okudum. Kitabın yanına aldığım notları temize geçtimç coğrafya için yapacağım bir şey kalmayınca kimya dersinde Hüseyin hocanın bize izlettiği deneyi videosundan aklımda kalanları yazdığım defterime ve bize dağıttığı fotokopi ders notlarına göz attım. Sonrasında felsefe dersinde Firuze hocanın şans konusunda bahsettiklerini hatırladım. Sonraki dersi iple çekiyordum. O kadar etkilenmiştim ki gün boyu babamın kayıp haberini alana kadar alımdan çıkmamıştı hocanın söyledikleri. Sahi, bir ödev vermişti bize, bir şeyi düşünüp “haftayaki dersimizde beyin fırtınası yapacağız” demişti.
“ Tesadüf birbiri arasında bağlantı bulunmayan veya kurulamayan olayların eş zamanlı ortaya çıkması veya sıradışı şekilde öngörülememiş olayların bir arada meydana gelmesi olarak tanımlanıyor. Şans ile benzer olsalar da benim değinmek istediğim konu bilinmeyen zamanda, şu anda veya gelecekte insanlar arasında eşitliğin varlığı, var olabilirliği mevzusu.
Aksi olan görüşte yani şansın elde edilebilecek bir vasıf olduğu, doğuştan gelmediği, ayrıcalıklı doğulmadığı ve ancak arayan ve çabalayan insanın şansı elde edebildiği durum mümkün olabilir mi? Eğer çok emek harcayan kişi çabalarının sonucunda şansı elde edebiliyorsa buna şans denebilir mi? Eğer öyleyse başarı dediğimiz şeyin şanstan farkı nedir?” diye sormuştu hocamız son derste. Sınıfın ilgisi olmadığı için hocanın ders motivasyonu kaçmış olacak ki burada bırakıp erken bitirmişti dersi.
Ders tekrarlarım bitince çalışma masamın dibinde duran pencereye daldı gözüm. Durup dururken aklıma küçük Mahir eldi. Özlemiştim keratayı. 1 hafta olmuştu tanışalı. Yarın kitap kulübünün toplantısı erken biter ise Merve ablalara uğramaya niyet ettim. O sırada Serpil abla odama gelip dondurmamı şimdi yemek isteyip istemediğimi sordu, hep birlikte salonda dondurmaları yedik. Ağzımız tatlıydı ama hiç birimizin ağzından tek bir laf bile çıkmamıştı. Sessizliği bozmak için bugün kaldığım ek derste hocanın tepkisini anlattım. Sonra yarın Merve ablalara uğrayıp Mahir’i sevmek istediğimi söyledim Serpil ablama. O da yarın arayıp konuşacağını, müsait ise hastane çıkışı birlikte uğrayabileceğimizi söyledi.
Dondurmalar bitince ikisine de ayrı ayrı sarılıp iyi geceler diyerek salondan çıktım. Salondan çıktım ama odama geçmeyip hemen salon kapısının koridora bakan duvarına çömüp kafamı dizlerime yasladım. Başta sessizlik oldu ama sonra Serpil ablam ile amcam konuşmaya başladılar alçak sesle. Serpil ablam gün boyu benim sormak istediğim soruyu sormuştu. “ hiç arayan olmuş muydu?”. “polisten bir gelişme haberi veya ilanı gören birileri aramamış mıydı?” amcam içini derin bir iç çekmiş ardından sessizliğini sürdürmüştü. Telefonunun tuş seslerini duyunca telefonunu açıp oradan bir şey göstereceğini anlamıştım ama yanlarına gidersem sessizleşebileceklerini bildiğimden olduğum yerden kulak kesilmek ile kalmıştım. Kendime hakim olup onların anlatmasını bekleyecektim çünkü eminim ki onlar da biliyordu bnim haberi ne kadar çok beklediğimi. Çıt çıkarmamaya özen göstererek odama geçip bu kez de yatağımın ayak dibine çömdüm. Tavuklu saatimi bu sefer saat sekize çeyrek kalaya kurmuştum. Nasıl olsa ilk iki ders boş olduğundan okula da erken gitmenin lüzumu yoktu. Mümkün olduğunca uyanık olmamak istiyordum zaten özellikle rüyamda babamı gördükten sonra. Saati baş ucumda duran baş ucu sehpasına bırakıp telefonumu aldım şarjdan. Ne Serhat’tan bir dönüş vardı ne de annemden. Üzerimi değiştirip yatağa girmemle uyuyakalmıştım.
Ertesi sabah saatimin sesiyle saat yediyi kırk beş geçe uyandım. Gün yeni yeni ışıyordu. Üzerimi değiştirip (hala üniforma almaya gitmemişti. Öğlen arasında yengeme mesaj atıp hastaneden önce forma bakmaya çıkmamız gerektiğini hatırlatacaktım.) kot pantalon, beyaz bluz ve yeşil ceketimi giyip saçımı timsah toka ile dağınık bir biçimde topladım. Dün gece masada bıraktığım kitaplarımı toparlayıp kırmızı canvas çantamı da alıp durağa doğru yürümeye başladım.
Durak boş sayılırdı. Muhtemelen okulun normal saati olmadığı içindi. Durakta hareketli reklam panosundaki ilanlarda bir anda babamın kocaman gülümsemesi göründü. Şimdi babam her yerdeydi.
Kayıp başvurusunu yapalı5 gün olmuştu. Bu süre içinde polisler babamın telefonunu incelemeye almış diğer iki aramadan birinin hayalet kullanıcı olduğunu ve reklam anketi olduğunu diğerinin ise yabancı kaynaklı olduğu için vakte ihtiyacı olduğunu söylemişlerdi. Güvenlik kamerası görüntülerinden de işimize yarayacak bir şey çıkmamıştı. Hala umudumu koruyan ve beni haber beklemeye teşvik eden son şeydi bu reklamlar ve kayıp ilanları.
Okula gittiğimde sınıf boş sayılırdı, aynı geçtiğimiz hafta bugün gibi. Millet yavaş yavaş toparlanıyordu.