Yargısız İnfaz

2293 Kelimeler
--------------- 16. bölüm Gülnur hoca sadece konuşmaya ara verdiği bir kaç dakikalık boşluklarda öğrencilerin konuşmasına izin vererek toplam 2 saate yakın süren bir konuşma yaptı. Renkli boncuk dolu gözlük ipiyle kombin yapmaya çalıştığı renkli pullarla kaplı çantasından çıkardığı bir desteye yakın kağıt çıkararak konuşmasında takıldığı yerlerde destek almış ve kitabın yorumuna geçmeden önce uzun soluklu bir tanıtımını yapmıştı. Konuşmasının bittiğini son sayfaya gelmesinden anladığımda geldiğimizin 2. saatini devirmiştik ve benim artık ayrılmam gerekiyordu. Açıkçası bir kitap kulübü toplantısından beklediğim kadar dolu dolu geçti diyemezdim. Bir kere sırf Gülnur hoca konuşmuştu. Oysaki ben toplantıya katılan kimya ve biyoloji hocalarının da fikirlerini duymak isterdim. Sayısal okumuş biri ve aynı zamanda da birer kitap düşkünü olarak neyi nasıl yorumlayacaklarını dinlemeyi merakla beklemiştim. Ama anlaşılan onlar bile Gülnur hocanın yapmış olduğu 10 sayfalık konuşma planını bölmeye cesaret edememişlerdi. İlk gördüğüm zaman koyduğum tanım doğruydu. Umarım edebiyat dersime ileride Gülnur hoca girmezdi. Toplantının daha süreceği ortadaydı ama benim Serpil ablam ile planım olduğu için erken ayrılmam gerekti ve sadece Gülnur hocayı dinlemiş halde ayrılmam gerekti toplantıdan. Elimi kaldırıp söz hakkı aldım. Gülnur hoca o zaman hatırladı ve gruba kendimi tanıtmam için söz verdi bana: - Aa, evet arkadaşlar. Ben grubumuzun yeni üyesini tanıtmayı atlamışım. Ezgi’ydi değil mi? Ezgi arkadaşınız okul değiştirerek bizim okula kaydını nakil aldırmış. Ezgiciğim, ben geçen hafta katılmanı bekliyordum aslında ama okula gelmemişsin sanırım. Bizim okul her konuda olduğu gibi devamsızlık konusunda da disiplinlidir. İlk haftadan yapmış olduğun bu devamsızlığı umarım devam ettirmezsin. Şimdi, bize biraz kendinden bahseder misin? Kitap okumaya hangi kitap ile ve ne zaman başladın mesela. Ne tarz kitapları ve hangi yazarları okumaktan hoşlanırsın? Aile bireylerin de senin gibi okumayı seven insanlar mı, ailende okuma yazmayı bilmeyen birileri var mı? Bizler ilk toplantımızda bu konular hakkında konuşmuştuk ve gelen yeni arkadaşlarımızın da zevkini merak ediyoruz. Aynı zamanda eğer ailende okuma yazmayı bilmeyen birileri var ise okulumuzda buna dair bir çalışma var, oraya kayıt edebiliriz. “Merhaba saygı değer öğretmenlerim ve sevgili arkadaşlar” diye söze girdikten sonra neden bu kadar resmi bir başlangıç yaptığıma anlam veremdim. Toplantıdan ayrılmayı düşünürken bir anda herkese kendimi tanıtmam istenince tam karşımdaki hocalara hitaben başlamış ve saçma bir giriş yapmıştım konuşmama. - Hehee. Biraz resmi oldu sanırım. Ben Ezgi BAŞAT. 10 sınıfa gidiyorum kitap okumaya orta okul yıllarında başladım. Evde kütüphanemiz vardır bizim. Annem matematik öğretmeni, babam ise mimardır. Dolayısı ile kitaplığımız daha çok teknik kitaplar ile doludur. O zamanlar benim kitaplığımıza yeni kitaplar koyacağımız için kitapları ayıklamaya başlamıştık ve elime rast gele aldığım bir kitabın okuma kitabı olması merakımı cezb etmişti. Bu kitap daha önce ne kitabın ne de yazarının adını duymadığım bir kitaptı, Ali Burhan EREN’in “Yıldızlı Atlas” adlı kitabıydı. Eski basımlı olmasına rağmen çekici bir kapak resmi vardı. Atılacak kitaplar arasındaydı, alıp kenara ayırdım. O zamana kadar ilk okulda hocamın okumayı zorunlu kıldığı kitaplar haricinde kitap okumayan ben o kitabı 2 gün içinde bitirdim. Ardından tekrar tekrar okudum. Sonra başka kitaplara geçtim ve Türk eserlerine başladım. Aşk ı memnu ve Sait Faik ABASIYANIK’ın hikayelerini okumuştum sonrasında Christ BROWN’ın Sol Ayağım kitabını, Reşat Nuri GÜNTEKİN'in Çalı kuşu kitabını, Şule YÜKSEL ŞENLER'in Huzur Sokağı kitabını, Victor HUGO'nun Sefiller kitabını, Miguel de CERVANTES'in Donkişot kitabını, Edmondo de AMİCİS'in Çocuk Kalbi, Fydor DOSTOYEVSKİ'nin Kumarbaz kitabını, Paulo COELHO'nun Simyacı kitabını,... sıralamaya başlayınca bir yerde durmam gerektiğini fark ettim. kendimi aniden Gülnur hoca gibi hissetmeme sebep olmuştu yapmış olduğum bu uzun sıralama. Tabii ki bunlar kült eserler olduğu için özel bir beğeni ile değil okumam gerektiğini düşündüğüm için okumuştum. Ne tür kitapları okumaktan hoşlandığım konusuna gelince; okumaktan en zevk aldığım kitap Dan BROWN’un Melekler ve Şeytanlar isimli kitabıydı. Tam bir Dan BROWN hastasıyım, tüm kitaplarını okudum ve özellikle Jack LONDON serisine bayılıyorum. Bence modern gerilim ve polisiye türünün günümüzde en önemli temsilcisi sayılabilir. İngiliz yazar sadece kendi kültürüne odaklanmıyor ve dünya çapında kendini bulduğu yerlerde gündem sıkıntılarıyla boğuşuyor. Polisiye olmasına rağmen çok realist bir yaklaşımı var. Elbette uçukluk havasını sezinletiyor insana ama genelde heyecanı doruklarında hissediyorsunuz. Yanımda oturan Melek’in bacağımı arkadan dürmesiyle lafı çok uzattığıma aydım ve o konuyu orada kapattım. “Ailemde okuma yazma bilmeyen kimse yok ama tercihleri genel olarak olay kitaplarından ziyade mesleki teknik kitaplardan yana olur. Dediğim gibi annem ilk okul ve orta okulda matematik öğretmenliği yapıyor, babam ise özel bir şirkette mimar olarak çalışıyor. Ailemde okuma yazma bilmeyen biri yok.” Sonrasında kalkarken kanepeye bıraktığım kapüşonlu sweetimi elime alarak, bugün için verilmiş bir sözüm olduğu için kalkmak için müsade istedim ve bir dahaki toplantının sonuna kadar takipçisi olacağımı vaad ederek çıktım. Kafenin kapısında Serpil ablama “çıktım” diye mesaj attım. “15- 20 dakikaya geliyorum” yazmıştı. Kapşonlu sweetimi giyip beklemeye başladığım sırada biri daha çıktı ama arkam dönük olduğu için kim olduğunu görmedim. Telefonumda dolanıyor, Serhat’a yazsam mı diye düşünüyodum. Tek koluma astığım sırt çantamı biri hızla çekip benden alınca şaşkınlıktan hareket edemedim başta, arkamı döndüğümde çantamın koşan birinin sırtında hız ile benden uzaklaştığını gördüm ve ben de peşinden koşmaya ve bağırmaya başladım “heeey, hırsııız, ver çantamı” koşarken kesik kesik nefes alıp bir yandan bağırmaya devam ediyordum “öğrenciyim ben, çantamda ne olablir ki” Çantamı gözden kaybettiğimde okulun kapısına kadar gelmiştim. Koşacak takatim kalmamıştı. Telefonumun elimde olmasına seviniyordum. Şu an tek tesellim buydu. Çantamda değerli br ey olmadığı için peşine düşüp polisi aramak ile uğraşmayacaktım. Onlar bana babamı bulup getirsinler yeter. Okul kapısının önünde şimdi ne yapacağımı düşünürken yanımdan geçen kişi bana çarptı ve o sırada benimki ile aynı olan bir çanta yere düştü. Hatta aynı benim çantamda olduğu yerde bir keçeli kalem lekesi vardı. Çantanın benim olduğunu anladığım gibi kapıp yerden aldım ve bana çarpıp yanı başımda dikilen kişiye baktım. O an gözlerimden alev çıktığına hatta lazer attığına eminim. Yanımda bekleyen kişi Veysel’di. Üzerimdeki şaşkınlığı atınca yerini öfke almıştı. “sen miydin? derdin ne senin, uzak dur benden demedim mi? Neden aldın neden getiriyorsun çantamı? Saplantılısın işte, psikopat gibi davranıyorsun, çantamı çaldıktan sonra mı fark ettin çok ileri gitmiş olabileceğini?” diye sayıp içimdeki öfkeyi kusarken bir yandan omzuna vura vura kapıya dayamıştım onu. Hiç bir şey demeye çalışmıyor sadece beni izliyor, yaptıklarıma katlanıyordu. Bunların hepsini suçluluk duygusuna yormuş ve omzuna vurayı bırakmıştım ama hala göz hizasında duruyor duvardan sırtını kaldırmasına izin vermiyordum. “açıkla” dedim. “aşıklar isen bu kez için bir şey olmamış sayacağım”. Hala susuyordu. “sana diyorum. Niye aldın çantamı, itiraf et ve burada kapatalım bu konuyu” - Ben almadım. - Sen almadın mı, ne işin var öyle ise burada, üstelik benim çantam ile birlikte geliyrsun. Nereden bildin benim çantam olduğunu da sen getiriyorsun bana? Çalındığından nereden haberin oldu, peşmizden koştun da ben mi görmedim, ben de çantamın peşi sıra koşuyordum. Bebek mi var karşında, doğruyu söyle işte. - Neden yapayım ki, sana suçsuzluğumu mu kanıtlamam gerekiyor. Ben yapmadım diyorum işte. Sert çarptığından mı yoksa o an hazırlıklı olmadığı için omzum mu çabuk incinmişti bilmiyorum ama omzu ağırıyordu. Bir yandan omzum mu çıktı acaba diye endişelenirken bir yandan da hala cevap alamadığım takıntılı arkadaşımı sıkıştırıyordum. Ama hiç bir şey demiyordu. Haklıydı birinden suçsuzluğunu ispat etmesini istemek hiç de adil bir davranış değildi ama böyle bir durumda ne diyebilirdim ki? -inanmazsan yapabileceğim bir şey yok? Senden önce toplantıdan çıktım ve telefondaydım. Senin çantanı alanı görünce kapkaççının peşinden koşup çantanı aldım ama şimdi.. başta eğlenceliydi ama... bak beni psikopatın, saplantılı herifin biri sanabilirsin ama ben hırsız değilim. Tamam mı? Çok değişik bir minnet gösterme tarzın var gerçekten. Üzerime vazife olmayan işe karışıp çantanı getirdim ve hırsızlık ile suçlanıyorum, güzel. Ben gidiyorum. Dedi ve hala ovuşturduğum omzuma tiksinti ile bakıp “sert çarpmadım, abartma. Geçer birazdan ağrısı” diyerek doğruldu ve uzaklaştı. Şaşırmıştım. Böyle bir tepki beklemiyordum. Gerçekten hem suçlu hem güçlü tavır takınmayı iyi beceriyordu, kendimi sanki suçlu olan benmişim gibi hissettirmişti. Onu her ne kadar takıntılı biri olarak düşünsem de bunu yapacak biri olduğunu düşünmemiştim gerçekten. Hele ki amcam ile dahi o kadar yakınken. Üstelik onu ilk gördüğümde o kadar saf ve doğal bir havası vardı ki. Ama şu anki durumun mantıklı bir açıklaması ne olabilirdi, gerçekten anlattığı hikayeye inanabilir miydim ki? Bir kere onu toplantıda görmemiştim. Telefonumdan saate baktım 15 dakika olmuştu bile, Serpil ablam büyük ihtimalle gönderdiğim konuma gelmişti ama ben yoktum. Babamın kayıp olmasının ardından hepimizi etkisine alan endişeyi düşünerek hızlı adımlar ile tekrar kulüp toplantısını yaptığımız kafenin önüne yürüdüm. Düşündüğüm gibi Serpil ablam gelmiş ve beni göremeyince içeriye girip Gülnur hoca ile konuşmaya başlamıştı. hemen yanlarına gidip bir sıkıntı olmadığını, endişelendirdiğim için üzgün olduğumu söyledim. Serpil ablam ile arabaya binerken bana ne olduğunu neden orada olmadığımı sordu. Geçiştirdim. Veyse’in söyledikleri kafamı karıştırmıştı çünkü. Emin olmadan kimseye bir şey anlatmak istemedim. İlk iş üniformayı satan kırtasiye dükknına gittik. Beden ölçüme uygun üniforma gelmişti, üzerime tutup ayna karşısında durdum. Babamın beni amcam ile Serpil ablamın evine bırakıp gittiği gece okul masraflarım için bıraktığı harçlıktan ödeyecektim ama Serpil ablam izin vermedi ve önce davranıp kendi satın aldı. “ sen tatlıları ısmarlarsın” dedi. Üniforma işini hallettikten sonra hastane yoluna düştük. Parayı unutmuştum aslında. Eğer çantam çalınsaydı babamın bıraktığı parayı da kayıp edecektim. Serpil ablam yolda benim ile konuşmaya çalıştı ama kafamın başka bir yerde olduğunu anlayınca üzerime çok varmadı ve radyoyu açtı. Haber kanalı açık kalmıştı, gündemde hala 1 kasım 2015 genel seçimleri konuşuluyordu. Kanalı değiştirip yabancı bir müzik açtı Serpil ablam. Ben o sırada iç hesaplaşmamda tepiniyordum. Hayır, Veysel’i o toplantıda görmemiştim. Ama bir yandan da düşününce ben kare biçiminde dizilmiş masalarda, hocaların karşısında kalan kenardaki kanepedeydim. Ve grup kalabalık olduğu için herkes sığmamış bazılarımız sandalye çekip oluşturulan kare oturma düzeninin etrafına yerleşmişlerdi. Kalktığım zaman etrafta boş sandalyeler de vardı. Demek ki bir şey demeden çıkıp gidenlerden biri olabilirdi. Peki ama koşarken onu görmemiş olmam normal mi, madem peşimizde daha doğrusu benden önde koşarak kovalıyordu kapkaççıyı, neden görmedim benim ile aynı istikamette koşan kişiyi? “ Piloş” iç dünyamdan tekrar dış dünyaya geçmeme sevinmiş şekilde bana baktı, nihayet onun ile konuşuyordum. “bir şeye çok odaklandığımızda fark edebileceğimiz şeyleri fark etmemişolmamız mümkün mü?” - Mesela? - mesela koşuyorsun. Sokakta insanlar normal yürüyor ama sen bir şeyin peşinden koşuyorsun. Sonra biri çıkıp diyor ki ben de koşuyordum, senin önündeydim. ama sen onu fark etmemişsin. Bu mümkün mü yoksa seni kandırıyor mu? - Psikoloji okumuştu, az çok bilgisi vardı bu konuda. Bana ”insan kendi ile birlikte aynı faaliyet içinde olan birini fark etmeyebilir. Bunun için odaklanmasına bile gerek yok. Yapımız gereği genelde bizden farklı olan şeyi seçer beynimiz. Sayısı ne kadar genele yayılsa da bizden farklı olan şeyler dikkatimizi çeker. Bu çok normal. Kendine benzemeyeni anlamaz çünkü insan ve anlamadığı şey yer eder hafızasında, meşgul eder aklını. Bu sırada kendine benzeyeni es geçebilir, görse de fark etmez.” Serpil ablamın dedikleri bir yandan içime su serpmiş bir yandan da kendimi çok kötü hissetmeme sebep olmuştu. Ben şimdi bu çocuğa inanmalı mıydım, yoksa halı mıydım? İlk seçenek doğruysa çok büyük bir haksızlık yapmış ve gerçekten eşeklik etmiştim. Yine de Serpil ablam ile geçirdiğimiz günün geri alanında bu ruh halimi çok dışarı vurmamaya çalıştım. Hastanede pansuman içi bu kez sıra beklememize gerek kalmamıştı. Pratisyen doktorun vermiş olduğu sarı kağıdı göstererek hemen boş bir pansuman odasına almışlardı beni 10 dakika bile sürmeden çıktık hastaneden. Bir kaç Kilometre ötede büyük bir avm vardı. Babam bizi bu yakaya getirdiği zaman hep uğradığımız ve pastalarına bayıldığım bir kafenin bu avmde şubesi vardı. Serpil ablama o adar çok anlatmıştım ki o da merak etmişti. Ben de bir gün götüreceğime söz vermiştim. Babam ile benim en sevdiğimiz pasta kara orman meyveli olanıydı, annem beyaz çikolata ve karamel taraftarıydı. Pastalarımızı sipariş ettik, Piloş da annem gibi beyaz çikolata ve karamelli olanı tercih etmişti. Terastaki masalardan iki kişilik olan birine oturduk. Pastalarımızı yiyince evde de birer kahve içeriz deyip kalktık. Serpil ablanın alacağı bir kaç parça eşya için bir yerlere uğraması gerekiyormuş. Ben de kitapçı dükkanlarından birine girdim. Gerçekten insan psikolojisi çok değişik bir kavramdı. Sanki duyduğum pişmanlık her yerde karşıma çıkıyordu. Kitapların isimleri bana kafe çıkışında Veysel ile olan tartışmamızı hatırlatıyordu; “hatalıydım, Sen İnandır, Kapkaç, Suç ve Ceza, Suçluluk Psikolojisi, Kesin hüküm, Yargısız İnfaz,..” sanırım gerçekten de beynimiz ne istiyorsa onları seçiyordu gördüklerimiz içinden. Hemen telefonuma baktım. Kitap kulübü grubuna eklendiğime dair bir bildirim aldım uygulamadan. Beni ekleyen numara kayıtlı değildi, muhtemelen Melek eklemişti. Hemen numarayı kaydedip özelden yazmaya başladım. Önce kendimi tanıtım selam verdim, ardından ona toplantıda yoklama tarzı bir şeyin alınıp alınmadığını sordum. tam tahmin ettiğim gibi beni ekleyen kişi Melek’ti. Şu an rehberimde kayıtlı tek yeni arkadaşım. Katılım zorunlu olduğu için yoklama alınmıyormuş ama kulübe ekli herkes uygulama grubunda ekliymiş. Aradığım biri varsa oradan ulaşabileceğimi yazdı. Hızlıca ekli üyelere göz gezdirdim ama çoğunda profil fotoğrafı veya kullanıcı adı yabancıydı. Tekrar Melek ile olan sohbete dönerek ona Veysel adında bir üyenin olup olmadığını sordum. neyse ki çok kullanılan bir ad değildi bizim okulda. Grupta bir tane Veysel olduğunu söyleyerek bana bir grup fotoğrafı gönderdi. Aradığım kişiyi bulup işaretleyerek ona geri gönderdim. Bana numarasını gönderdiğinde teşekkür edip bu numarayı da kaydettim rehberime. Şu an cümlelerimi toplamam gerektiğini düşünerek sonra aramaya karar verdim. Belki de mesaj atardım çünkü ne konuşacağıma karar vermeye çalışırken suratıma telefon kapansın istemiyordum. Evet, sanırım kafe çıkışı fazla ön yargılı davranmış ve yargısız infaz ile çok keskin bir tutumla hüküm vermiştim. Çok kızmış olmalıydı. Ama hayır, uzaklaşırken kızgınlıktan çok kırgın ve tiksinmiş bir hali vardı.şu an o kadar pişmandım ki utancımdan yer yarılsa keşke diye düşünüyordum. Kitap mağazasında çalışan görevlilerden biri önünde durduğum kitaplara ve benim halime bakarak ne düşündüğümü sezmiş olacak ki “neden kendimi affettirmek için özür niteliğinde bir kitap alıp kırdığım kişiye vermediğimi” sordu: - Ben kitap okumayı çok severim en çok da yakınlarımın bana verdiği kendi kitaplarını hediye etmelerinden hoşlanırım. Çünkü onların içinde altı çizilmiş yerler, ufak tefek not tutulmuş kişisel görüşler ve daha bir sürü o hediye aldığım kişinin iç dünyasını yansıtan anahtar bulurum. Bence siz de denemelisiniz, en fazla ne kaybedersiniz ki? Haklıydı, şu an onun gözünde düştüğüm durumdan daha ne kadar düşebilirdim ki?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE