bc

Takıntılı Aşk +18

book_age18+
80
TAKİP ET
1K
OKU
revenge
dark
love-triangle
contract marriage
one-night stand
family
HE
time-travel
fated
forced
opposites attract
second chance
badboy
kickass heroine
stepfather
mafia
gangster
heir/heiress
drama
tragedy
sweet
bxg
lighthearted
serious
kicking
vampire
campus
city
mythology
office/work place
small town
another world
childhood crush
disappearance
enimies to lovers
war
musclebear
love at the first sight
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

"Bazı ateşler vardır; dokunursan yanarsın. Bazı adamlar vardır; dokunursan küle dönersin."

​Mira için o gece, sadece 18 mumluk bir pastadan ve bir gecelik özgürlükten ibaretti. Babasının baskıcı dünyasından, lisenin boğucu koridorlarından kaçıp kendini şehrin en karanlık, en günahkar mekanına, Inferno’ya attığında; özgürlüğün tadının bu kadar sert olacağını tahmin etmemişti.

​O gece, sadece bir kadeh içki içmedi; bir canavarın dikkatini çekti.

​Ateş Karan.

Şehrin yeraltı dünyasının sessiz hükümdarı. Adımları korku, bakışları mülkiyet içeren bir adam. Onun dünyasında tesadüflere yer yoktu, sadece avlar ve avcılar vardı. Mira, o gece Ateş’in mekanına girdiğinde sadece bir misafir değil, Ateş’in hayatı boyunca aradığı o "yasak meyve" olmuştu.

​Mira kaçmaya çalıştıkça, Ateş’in gölgesi daha da büyüdü.

Mira "Hayır" dedikçe, Ateş’in takıntısı bir zincire dönüştü.

​"Küçük kuşlar geceleri dışarı çıkmamalı Mira," diye fısıldadı adam, genç kızın boynuna sıcak nefesini bırakırken. "Çünkü karanlıkta seni benden başka kimse bulamaz. Ve ben... seni asla geri vermem."

​Bir tarafta henüz hayatı tanımayan, arzularıyla korkuları arasında sıkışmış bir genç kız.

Diğer tarafta, sevdiği şeyi korumak için gerekirse dünyayı yakacak, sınır tanımayan takıntılı bir adam.

​Bu bir aşk hikayesi değil; bir mülkiyet savaşı. Ve bu savaşta sadece kalpler değil, ruhlar da esir alınacak.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
İlk Başlangıç 🍷💃🪩
Dijital saatteki rakamlar sessizce değişti: 00:00. ​O an, damarlarımdaki kanın akışının değiştiğini hissettim. Artık 18 yaşındaydım. Kağıt üzerinde özgür, ruhumda ise hala o baskıcı evin, babamın bitmek bilmeyen kurallarının esiriydim. Kalbim göğüs kafesimi döverken, odamın kapısını bir kez daha dinledim. Sessizlik... Annem ve babamın derin uykusu, benim en büyük suç ortağımdı. ​Seda’nın verdiği o çantayı yatağın altından çıkardım. Elleri titreyerek üzerimdeki bol tişörtü sıyırıp attım ve o elbiseyi giydim. Siyah, saten ve vücuduma bir yılan gibi dolanan o elbiseyi... Aynadaki yansımama baktığımda kendimi tanıyamadım. Göğüs dekoltesi alışık olduğumdan çok daha aşağıdaydı, sırtım ise tamamen çıplaktı. Kendimi bu kadar çıplak ve savunmasız hissetmek beni korkutsa da, aynadaki o yabancı kızın gözlerindeki ışıltı hoşuma gitmişti. ​Ayakkabılarımı elime alıp pencereye yöneldim. Bahçedeki yaşlı ağacın dalları, her zamanki gibi kaçış yolum oldu. Ayaklarım yere değdiği an, özgürlüğün soğuk havası yüzüme çarptı. ​Köşeyi döndüğümde Seda’nın parlak kırmızı arabası beklediği o nokta görüş alanıma girdi. Direksiyon başında sabırsızca parmaklarını vuran Seda, beni görür görmez camı indirdi. ​"Nerede kaldın Mira? Ağaç oldum burada!" diye tısladı, ama gözleri üzerimde gezindiğinde ıslık çalmadan edemedi. "Vay canına... Bu kız benim arkadaşım olamaz, resmen yıkılıyorsun!" ​Nefes nefese koltuğa çöktüm. "Çok zor çıktım Seda, babam uyanacak diye ödüm koptu." ​Seda, şikayetlerimi umursamadan gaza bastı. "Unut babanı, unut o evi! Bu gece senin gecen. Şehrin en ünlü barına, 'Inferno'ya gidiyoruz kızım. Ünlüler, zenginler, en tehlikeli ve en yakışıklı tipler... Hepsi orada." ​Şaşkınlıkla ona döndüm. "Inferno mu? Oraya girmek imkansız diyorlar. Sen o barı nasıl ayarladın? Rezervasyonlar aylar öncesinden doluyormuş." ​Seda dikiz aynasından bana bakıp muzipçe gülümsedi ama sorumu cevapsız bıraktı. "Sadece bu gecenin tadını çıkar Mira. Bazı kapılar, doğru anahtarlara her zaman açılır." ​Barın önüne geldiğimizde gördüğüm kalabalık nefesimi kesti. Kapıdaki devasa korumalar, Seda’nın sadece ismini söylemesiyle bize yol verdiler. İçeri girdiğim an, ağır bir parfüm, pahalı içki ve ter kokusu genzimi yaktı. Müziğin bas sesleri sadece kulaklarımda değil, doğrudan kemiklerimin içinde yankılanıyordu. ​Etrafa bakarken yutkundum. Birbirine dolanmış bedenler, loş ışıkta çekinmeden sevişen çiftler, ellerinde kristal bardaklarla kahkaha atan insanlar... Her şey o kadar uç noktadaydı ki, kendimi bir rüyada gibi hissettim. Üzerimdeki açık kıyafet yüzünden herkes bana bakıyormuş gibi geliyordu; hem saklanmak istiyordum hem de bu ilginin verdiği o gizli tatminle başım dönüyordu. ​Bilmiyordum... O an, kalabalığın en karanlık noktasından, bir çift avcı gözünün üzerime mühürlendiğinden ve hayatımın geri kalanının o saniyede değiştiğinden tamamen habersizdim. ​ İçerisi bir insan denizi gibiydi. Seda, kapıdan girdiğimiz andan itibaren sanki buranın kraliçesiymiş gibi adımlarını güvenle atıyordu. Ben ise hala lise son sınıfın o sıkıcı, tek düze koridorlarından yeni çıkmış gibi hissediyordum. Bir yıl sınıfta kalmış olmanın verdiği o "her şeye geç kalmışlık" hissi, bu gece burada, 18 yaşımın ilk dakikalarında son bulmalıydı. Ama yine de ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum. Seda, barın en kalabalık kısmına doğru beni çekiştirdi. "Hadi Mira! Şu suratındaki endişeyi at artık!" diye bağırdı müziğin gürültüsü arasından. Bir barmen, biz daha ağzımızı açmadan önümüze iki bardak koydu. Seda bardağını havaya kaldırıp bana göz kırptı ve kendi içkisinden büyük bir yudum alıp bardağı dudaklarıma yasladı. "Hadi, sadece bir yudum! Sonunda 18 yaşındasın Mira! Hayatın tadını çıkar artık!" İçki boğazımdan aşağı bir lav tabakası gibi indi. Önce yaktı, sonra o yakıcı his yerini tuhaf bir uyuşukluğa ve sıcaklığa bıraktı. Seda, bardağı tezgaha bırakıp ellerimi tuttu ve beni kalabalığın tam ortasına, dans pistine doğru sürükledi. "Seda, ben yapamam! Bilmiyorum böyle dans etmeyi!" diye bağırdım ama sesim müziğin devasa basları altında ezilip gitti. Seda çoktan ritme kapılmıştı bile. Gözlerini kapatmış, ellerini havaya kaldırmış, vücudunu müziğin o vahşi temposuna bırakmıştı. İlk başta kaskatı kesilmiş halde ona bakarken, o ikinci yudumu aldığım bardağın etkisi kanıma karışmaya başladı. Müziğin sesi artık sadece kulaklarımda değil, karnımın içinde yankılanıyordu. Işıklar, renkler, terleyen bedenler... Her şey flulaşmaya başladı. Yavaşça kollarımı gevşettim. Saçlarımı serbest bıraktım ve ben de o ritme eklemlendim. Üzerimdeki açık kıyafetin tenime değen kumaşı, etrafımdaki insanların sıcaklığı ve müziğin şiddeti beni bambaşka bir boyuta taşıdı. Hayatımda ilk defa kontrolü kaybetmek bu kadar tatlı geliyordu. Gözlerimi kapattım. Kendimi bir boşlukta, sadece ritimle var olan bir varlık gibi hissettim. Liseyi, o karanlık odayı, babamın öfkeli sesini... Hepsini o dans pistine gömüyordum. Kendimi tamamen müziğin kollarına bırakmış, başımı geriye atmış savrulurken, birden belimde yabancı ve soğuk bir elin temasını hissettim. O temas, uyuşmuş sinir uçlarıma elektrik çarpması gibi etki etti. Biri arkamdan bana fazla yaklaşmış, arsızca bedenini bedenime bastırmıştı. O anki sarhoşluğun içinden bir öfke ve korku fışkırdı. Aniden kendimi geri çekip arkama döndüm ve tüm gücümle bağırdım: "Dokunma bana! Geri bas!" Sesim müzikten daha yükseğe çıktı mı bilmiyorum ama o an etrafımdaki dünya bir anlığına durdu. Karşımda bana sırıtan o adamın bakışlarındaki leş ifadeyi gördüğümde midem bulandı. Ama fark etmediğim bir şey vardı; bu kargaşa, barın en üst katındaki loş ışıklı locadan izleniyordu. Ve oradaki bakışlar, karşındaki bu adamınkinden çok daha karanlık, çok daha tehlikeliydi. Bağırışım, müziğin o sağır edici gürültüsünde bir çatlak oluşturmuştu ama karşımdaki adam geri adım atmak yerine daha da arsızlaştı. Gözleri alkol ve şehvetle bulanmıştı. "Hadi ama tatlım," dedi, sesindeki o mide bulandırıcı tınıyla üzerime doğru bir adım daha atarak. "Bu kıyafetle buraya geldiysen, sadece dans etmek istemediğini ikimiz de biliyoruz." Tam o anda, tarif edilemez bir şey oldu. Sanki barın içindeki oksijen bir anda çekildi. Müziğin ritmi değişmedi ama ortamdaki enerji buz kesti. Dans eden bedenler yavaşladı, fısıltılar kesildi ve bir korku dalgası pistin en ucundan başlayarak bize doğru yayıldı. İnsanların sanki görünmez bir el tarafından kenara itildiğini gördüm. Bir yol açılıyordu; denizin ikiye ayrılması gibi... Ve o yolun sonunda, O vardı. Siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamış, adımları yere her bastığında sanki altındaki betonu titreten bir adam... Yüz hatları o kadar sert ve kusursuzdu ki, sanki öfkeyle yontulmuş bir heykel gibiydi. Bakışları doğrudan bize kilitlenmişti. Hayır, bana değil; arkamdaki o adama. Herkesin adımlarından bile korktuğu bu adamın kim olduğunu bilmiyordum ama mekanın ona ait olduğunu, havadaki o ağır sessizlikten anlamıştım. O yaklaştıkça, az önce bana aslan kesilen adamın omuzlarının çöktüğünü, elindeki kadehin titremeye başladığını gördüm. "A-Ateş Bey..." diye fısıldadı adam. Sesi artık bir fısıltıdan ibaretti, dizleri birbirine çarpıyordu. "Ben... ben sadece şaka yapıyordum. Bir yanlış anlaşılma..." Ateş, tam önümüzde durdu. Aramızda sadece birkaç santim vardı. Ondan yayılan o yoğun tütün ve soğuk orman kokusunu aldığımda, az önceki sarhoşluğumun bir anda uçup gittiğini hissettim. Boyu o kadar uzundu ki, ona bakmak için başımı kaldırmak zorunda kaldım. Ama o, bir saniye bile bana bakmadı. Gözleri, avını köşeye sıkıştırmış bir kurt gibi adamın üzerindeydi. "Benim mekanımda," dedi Ateş. Sesi bağırmıyordu ama o kadar derinden ve tehditkar geliyordu ki, omuriliğimden aşağı bir titreme indi. "Benim misafirlerime dokunmak için önce benden izin alman gerektiğini unuttun mu?" "Ben... özür dilerim, gerçekten bilmiyordum," dedi adam. Artık tir tir titriyordu, neredeyse ağlayacak gibiydi. Ateş, yavaşça elini uzattı ve adamın yakasını sanki bir çöpü tutuyormuş gibi kavradı. Onu kendine doğru sertçe çektiğinde adamın ayakları yerden kesilir gibi oldu. "Özür dileme," dedi Ateş, buz gibi bir sesle. "Bir daha bu kapıdan içeri girmeye çalışırsan, özür dileyecek bir dilin kalmayacak." Ateş, adamı sanki hiçbir ağırlığı yokmuş gibi kenara doğru savurdu. Korumalar, sanki bu anı bekliyormuş gibi anında belirip adamı yaka paça dışarı sürüklediler. Pistteki herkes donup kalmış, nefesini tutmuş bu sahneyi izliyordu. Kalbim öyle sert atıyordu ki, elbisemin altından dışarı fırlayacak sanıyordum. Korkudan mı yoksa bu adamın yaydığı o tuhaf, karanlık çekimden mi olduğunu ayırt edemiyordum. Ateş, sonunda bakışlarını o adamdan çekip bana çevirdi. İşte o an, gerçek tehlikenin hangisi olduğunu anladım. O siyah gözlerde gördüğüm şey, o adamın basit tacizinden çok daha derin, çok daha sahiplenici bir karanlıktı. Sanki beni sadece o an görmemiş, sanki günlerdir, aylardır bu anı bekliyormuş gibi bakıyordu. "Mira..." dedi adımı fısıldayarak. Dizlerim bağı çözüldü. Adımı nereden biliyordu? Hiç tanımadığım bu adam, nasıl oluyordu da ruhumun en derinlerine kadar sızan o sesle ismimi söyleyebiliyordu? ​Adımı bilmediğini o an anlamıştım. Oysa az önce ismimi fısıldadığını sanmıştım; belki de sadece zihnimin bana oynadığı sarhoş bir oyundu. Karşımda bir heykel gibi duran bu adam, bakışlarını bir kanca gibi üzerime takmıştı. Gözleri, tepeden tırnağa kadar üzerimde gezindi. Giydiğim o emanet, açık elbiseye, titreyen dizlerime ve muhtemelen korkudan büyümüş göz bebeklerime... Bakışları tenimi yakıyordu. Sanki bir insanı değil de, suç mahalini inceler gibiydi. ​"Gel benimle," dedi. Bu bir rica değildi. Bir emir, hatta bir hüküm gibiydi. ​Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan, çelik gibi sert parmakları bileğimi kavradı. Canımı acıtacak kadar sıkmıyordu ama kaçmamın imkansız olduğunu hissettirecek kadar sıkıydı. Kalabalık, biz geçerken sanki bir fırtına önünde eğilen başaklar gibi yana açıldı. Müziğin uğultusu arkamızda kalırken, barın o loş ve gürültülü kısmından uzaklaşıp daha önce fark etmediğim gizli bir koridora girdik. ​Seda’yı aradım gözlerimle ama o çoktan kalabalığın içinde kaybolmuştu ya da bu adamdan o kadar korkmuştu ki sesini bile çıkaramamıştı. ​Beni siyah, deri kaplı ağır bir kapıdan içeri soktu ve aynı sertlikle kapıyı arkamızdan kapattı. Ses, odanın içinde patladı. İçerisi dışarının aksine ölümcül derecede sessizdi. Duvarlar ses yalıtımlıydı, kitaplar, büyük bir çalışma masası ve ağır bir koku vardı: Tütün, eski kağıtlar ve onun o baskın, baş döndürücü kokusu... ​"Kaç yaşındasın sen?" diye gürledi. Sesi odanın duvarlarında çarparak üzerime geldi. Öyle sinirliydi ki, alnındaki damarın hafifçe seğirdiğini görebiliyordum. "18 yaşından küçükler bu mekana giremez. Kim aldırdı seni içeri? Nasıl başardın o kapıdan geçmeyi?" ​Korku, bir buz kütlesi gibi boğazıma oturdu. Ağlamamak için kendimi zorluyordum ama alt dudağımın titremesine engel olamıyordum. Görünüşümden dolayı beni lise öğrencisi sanıyordu ve bu mekana girmem onun kurallarını ihlal etmişti. ​"Ben... Ben..." diye kekeledim. Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, kendi kulağıma bile yabancı geldi. ​"Konuş!" diye bağırdı. Masaya doğru bir adım attığında istemsizce geriledim. "Karşında çocuk yok senin! Benim kim olduğumu, bu mekanda neler döndüğünü biliyor musun da buraya elini kolunu sallayarak giriyorsun?" ​"Ben 18 yaşındayım efendim," dedim, sesimi biraz daha toparlamaya çalışarak. "Yemin ederim 18 yaşındayım." ​Elim refleks olarak çantama gitti ama çantamın yanımda olmadığını, barda, Seda ile oturduğumuz masada kaldığını fark ettiğimde panik katlandı. Kimliğim oradaydı. O an kendimi öyle çaresiz hissettim ki, gözlerimden bir damla yaş süzülüp yanağımdan aşağı indi. ​Ateş, tehlikeli bir sakinlikle bana doğru yaklaşmaya başladı. Aramızdaki mesafe kapandıkça, yaydığı o yırtıcı enerji beni nefessiz bırakıyordu. Avcı ve av gibiydik; o ise köşeye sıkıştırdığı kurbanının çaresizliğinden besleniyor gibi görünüyordu. ​"Boşuna beni kandırmaya çalışma küçük," dedi, fısıltısı bir bıçak kadar keskindi. "Gözlerindeki o korku, üzerindeki o emanet elbise... Sen buraya ait değilsin. Benim kim olduğumu biliyor musun sen? Tek bir işaretimle hayatını karartabilirim." ​Hayatım zaten bir zindandı. Babamın kuralları, okulun boğucu havası, o dört duvar... kaybedecek bir şeyim kalmadığı hissi birdenbire damarlarımdaki korkuyu öfkeye dönüştürdü. Titreyen ellerimle elbisemin gizli cebindeki telefonumu çıkardım. Ekranı hızla kaydırıp galeriye girdim. Daha dün, her ihtimale karşı fotoğrafını çektiğim kimliğimi bulup ekranı onun yüzüne doğru tuttum. ​"Bakın!" dedim hıçkırıklar arasından. "Bugün benim doğum günüm! 1 Şubat... Tam 18 yaşındayım. Saat 12’yi geçti, yani artık yetişkinim! Buraya sadece... sadece biraz eğlenmeye geldim. İlk defa kendim olmak istedim. Kim olduğunuz da, bu yerin kuralları da umrumda değil!" ​Gözlerine meydan okuyarak baktım. Ekrandaki tarihe ve fotoğrafıma uzun uzun baktı. O sert yüz hatları bir anlığına gevşer gibi oldu ama hemen ardından daha da koyu bir ifadeye büründü. ​"Eğlenmek mi?" dedi alayla. Telefonu elimden sertçe alıp masaya fırlattı. "Sen buna eğlenmek mi diyorsun? Az önce o pisliğin elleri üzerindeydi. Eğer ben orada olmasaydım, o eğlence dediğin şey bu gece senin kabusun olurdu." ​Elini kapının koluna attığımda, kolumu tutup beni tekrar kendine çevirdi. Göğsü göğsüme değecek kadar yakındı. Nefesi yüzümü yalıyordu. ​"Sana buralar doğru yerler değil küçük," dedi sesi bu kez daha derinden, daha karanlık bir tınıyla geliyordu. "Burası bir bataklık. Eğer bir kez ayağın kayarsa, yaşayacağın hayat bambaşka bir yer olur. Kaybolursan seni kimse bulamaz." ​Gözlerinin içine baktığımda, o takıntılı ve karanlık parıltıyı ilk kez o kadar net gördüm. Bu bir uyarı mıydı yoksa bir kehanet mi, emin olamadım. Kalbim, onun avuçlarının içindeymiş gibi sıkışıyordu. ​"Şimdi git," dedi, kolumu bırakırken. "Ve bir daha sakın karşıma çıkma. Çünkü bir dahaki sefere seni dışarı atan ben olmayabilirim." ​Arkamı dönüp o odadan nasıl çıktığımı, koridoru nasıl koşarak geçtiğimi hatırlamıyorum. Tek bildiğim, hayatımın o kapı kapandığında ikiye ayrıldığıydı. Öncesi ve Ateş'ten sonrası... ​ Ateş’in odasından çıktığımda ciğerlerim oksijenle değil, saf bir öfkeyle doluydu. Herkes üzerimde hak iddia ediyordu. Babam ne giyeceğime, Ateş ise nerede duracağıma karar verebileceğini sanıyordu. Koridoru adeta koşarak geçtim ve az önce oturduğumuz masaya geri döndüm. Seda ortalıkta yoktu; muhtemelen bir yerlerde dans ediyor ya da çoktan başka birinin radarına girmişti. Ama umurumda değildi. Masadaki yarım kalmış şişeyi kavradım. Boş bardağa, ellerim titreyerek ama kararlılıkla içkiyi boşalttım. Boğazımdaki o yanma hissi, kalbimdeki ezilmişlikten daha az acıtıyordu. Bardağı bir dikişte bitirdim. Ben kimsenin istediği gibi biri olmayacaktım. Eğer 18 yaşındaysam ve buradaysam, kuralları bu sefer ben koyacaktım. İçki saniyeler içinde zihnimi bulandırdı ama bu sefer korku değil, tuhaf bir güç hissettim. Müziğin basları yeniden yükseldi. Adımlarım beni tekrar dans pistine, o kalabalığın kalbine doğru sürükledi. Saçlarımı savurarak dans etmeye başladım. Etrafımdaki yüzler belirsiz birer gölgeye dönüştü. Dünyanın geri kalanı siliniyordu; ta ki o sert gövdeye çarpana kadar. Sert bir duvara çarpmış gibi sarsıldım ama bu duvar sıcaktı ve tütün kokuyordu. Başımı kaldırdığımda o tanıdık, karanlık çehreyle karşılaştım. Ateş, kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir heybet heykeli gibi tam karşımda dikiliyordu. Gözlerimi kısıp, yüzüme yayılan o sarhoş ve meydan okuyan gülümsemeyle ona baktım. "Yine mi sen?" diye mırıldandım, sesim müziğin içinde dalgalanıyordu. "Bakıyorum da, yine sert bir kayaya çarptım." Ateş’in yüzü bir fırtınadan hemen önceki gökyüzü gibiydi. Dişlerini öyle sıkıyordu ki, çene kemiğinin belirginleştiğini görebiliyordum. "Sana gitmeni söyledim küçük," dedi. Sesi artık sadece bir uyarı değil, açık bir tehditti. "Sınırlarını zorluyorsun." Hala müziğin ritmine uymaya çalışarak omuzlarımı silktim. Bir o yana, bir bu yana yalpalarken dengemi sağlamak için ona biraz daha yaklaştım. "Parasını ödedim, içeri girdim," dedim, her kelimenin üzerine basarak. "Burası senin mekanın olabilir ama ben senin mülkün değilim. Bana karışamazsın." Cesaretimin zirvesindeydim. Ellerimi kaldırdım ve parmaklarımı onun siyah gömleğinin üzerinden sert göğsüne yasladım. Kalp atışını parmak uçlarımda hissedebiliyordum; hızlı ve güçlüydü. "İstediğimi yaparım," diye fısıldadım, gözlerinin en derinindeki o kara deliğe bakarak. Ateş kımıldamadı bile. Sadece nefes alışverişi ağırlaştı. Ben ise alkolün etkisiyle dengemi kaybeder gibi olup ellerimi göğsünden aşağıya, destek almak istercesine kaydırdım. Ancak parmaklarım kemer hizasının biraz daha aşağısına, o gergin ve sert bölgeye çarptığında dünya bir anlığına durdu. Ellerim, sanki yeri tam orasıymış gibi, onun erkekliğinin üzerindeydi. O an ne müziği duydum ne de etrafımızdaki kalabalığı. Sadece Ateş’in boğazından yükselen o hayvani hırıltıyı işittim. Bedeni bir yay gibi gerildi, gözleri bir avcının vahşetiyle parladı. "Siktir!" diye gürledi Ateş. Sesi bir küfürden çok, patlamak üzere olan bir volkanın ilk sesi gibiydi. Bileğimi öyle bir hızla kavradı ki, nefesim kesildi. Beni kendine doğru o kadar sert çekti ki, kasıklarımız birbirine çarptı. Eğilip kulağıma, her kelimesi tenimi yakacak kadar sıcak bir nefesle fısıldadı: "O ellerin bedelini nasıl ödeyeceksin Mira? Çünkü bu gece o kapıdan öylece çıkıp gitmene asla izin vermeyeceğim." Artık kaçacak bir yer kalmamıştı. Ateş’in gözlerinde gördüğüm şey sadece öfke değil, o andan itibaren hayatımı mühürleyen karanlık bir takıntıydı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
542.1K
bc

AŞKLA BERDEL

read
89.9K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
83.8K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
54.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
19.7K
bc

HÜKÜM

read
228.9K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
34.5K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook